PSİKOLOJİDE GELENEKSEL ALGI YAKLAŞIMLARI VE GIBSON’IN EKOLOJİK YAKLAŞIMI


1. Geleneksel Yaklaşımlar

 

Geleneksel yaklaşımlar uyaranların dünya hakkında bilgi edinmemiz için yeterli olmadığını savunur ve algının çıkarımsal bir süreç olduğunu öne sürer. Bunun tam tersini savunan Gibson’ın yaklaşımını incelemeden önce bu geleneksel yaklaşımın algıyı nasıl ele aldığını daha ayrıntılı inceleyelim. İlk ele alacağımız nokta algının nasıl başladığıdır. Geleneksel kuramlar görsel algının imgelerin retinaya düşmesiyle başladığını savunur. İkinci nokta ise dünyadan alınan bilginin yeterli olup olmadığı konusudur. Algının retinal imgede başladığını savunan kuramlar bu imgenin dünya hakkında bilgi vermek için yetersiz olduğunu savunur (Fiore & McConnell, 2017, s. 262). Bunu savunanların çoğu süreklilik argümanını öne sürer. Örneğin nesne uzaklaştıkça retinal imge küçülür fakat nesnenin küçülmediğini biliriz. Bu değişmeyen bilgiyi retinal imgeden alamayız, ancak çıkarımsal süreçler ile bu bilgiye ulaşabiliriz (Gordon, 1989, s. 133). Üçüncü nokta ise algının pasif mi yoksa aktif mi olduğu meselesidir. Yani özne uyaranlara maruz mu kalır, yoksa uyaranların algılanmasında aktif bir rolde midir? Geleneksel kuramlara göre algı uyaranların belirlemesiyle meydana gelen pasif bir süreçtir. Dünyaya dair bilgi pasif olarak alınır, uyaranlar dönüştürülür ve beyne gönderilir (Gibson, 1979, s. 50–51). Dördüncü nokta ise algının işlevine bakıştır. Geleneksel kuramlara göre algının işlevi dünya hakkında farkındalık sağlamaktır. Görsel algı sayesinde nesnelere, insanlara, hareketlere dair izlenimlere sahip olabiliriz (Bruce, Green, & Georgeson, 2003, s. 301). Bu izlenimi sağlamak dışındaki işlevler, bu kuramlara göre tali işlevlerdir ve bu işlevlerin üzerinde durulmaz. Şimdi de algının başladığı nokta, uyaranların yeterliliği, algının pasifliği-aktifliği ve işlevi konularında Gibson’ın yaklaşımını inceleyelim.

 

 

2. Gibson’ın Ekolojik Yaklaşımı 

 

Gibson’ın ekolojik yaklaşımı doğrudan algıyı savunur ve algı-eylem ilişkisini vurgular (Kadıhasanoğlu, 2018, s. 1790). Yukarıda yer verdiğimiz noktaları Gibson bu yaklaşımla farklı şekilde ele alır. Örneğin Gibson’a göre algı retinal imgede değil, çevresel optik düzende –yani, çevre tarafından yapılandırılmış, öznenin etrafını saran ışık düzeninde — başlar (Gibson, 1979, s. xiii). Algının temelinde olan şey duyu-verileri ya da imgeler değil, optik düzendeki bilginin kendisidir. İkinci olarak, dünyadan alınan bilgi, Gibson’a göre dünya hakkında bilgi vermek için yeterlidir. Bunun nedeni bu bilgiye doğrudan ulaşılmasıdır. Bilgi, dünya hakkında bilgi vermede yetersiz kalan retinal imge değildir ve çıkarımla elde edilmez. Bilgi, optik düzendeki sabitlerdedir ve doğrudan alınır [pick up]. Kısaca, özne hareket ettikçe optik düzen değişse de, değişmeyen sabitler vardır ve bu sabitler dünya hakkında bilgi içerir (Kadıhasanoğlu, 2018, s. 1790). Optik düzen başlığı altında bu kısmı ayrıntılı inceleyeceğiz. Üçüncüsü, algının aktif ya da pasif oluşu meselesi. Gibson’a göre organizma [animal] uyaranlara maruz kalmaz, bilgiyi aktif bir şekilde toplar [pick up] (Gibson, 1979, s. 207). Optik düzende bilgiyi sağlayan sabitler, öznenin hareket etmesiyle ortaya çıkar. Bu sabitlerin alınması olan algı sürecinde, öznenin de aktif rol aldığı görülür. Gibson’ın ifadeleriyle; ‘algılamak için hareket edilmelidir’ (Gibson, 1979, s. 223). Doğrudan algının nasıl gerçekleştiğini açıkladığımızda algı-eylem ilişkisi daha net anlaşılacaktır. Geleneksel yaklaşımlarda alınan uyaranların çıkarımsal süreçlerle dünya hakkında bilgi verebileceğini iddia ettiğini söylemiştik. Bu iddia aynı zamanda deneyim ve gerçeklik arasında bir ayrıma sebep olur. Gibson’ın ayrıştığı dördüncü nokta da budur. Gibson’a göre uyaranların farklı bir forma dönüştürülerek beyne gönderilmesi ve burada bilişsel süreçlere dahil edilmesi gibi bir süreç yoktur. Uyaranların gönderilmesi ve alınması yaklaşımına Gibson karşı çıkar. Bilgiye bir iletişim ortamında gönderilen ya da alınan bir şey olarak bakmaz. Ona göre zihnin (head) dışında bir gönderici ya da içinde bir alıcı yoktur (Gibson, 1979, s. 51,57). Bu yaklaşımla Gibson zihinsel süreçleri algı sürecinin dışında bırakır. Geleneksel yaklaşımların yaptığı deneyim-gerçeklik ayrımı Gibson’da yoktur. Deneyim ve gerçeklik arasındaki ayrımı özne ve çevre arasında yapılan bir ayrım olarak yorumlayabiliriz. Ekolojik yaklaşım ise bunun tam tersini savunur: Özne ve çevre birbirinden ayrılmaz bir bütündür ve birbirlerinden bağımsız düşünülemez. Bunun nedeni Gibson’ın çevre kavramıdır. Özne olmadan bir çevreden bahsedilemez ve özne de bu çevrenin içinde evrimleştiğinden çevreden ayrı düşünülemez (Gibson, 1979, s. 4). Organizmaların yapısını şekillendiren içinde bulundukları çevredir (Gibson, 1979, s. 156). Çevresel yaklaşımı tekrar ele alacağız. Ayrıştığı beşinci nokta isealgının işlevine bakışıdır. Gibson’a göre algı sadece çevreye karşı farkındalık oluşturmaz. Çevrede hareket etmeyi de sağlar. Bu hareket ile bilgi doğrudan algılanabilir. Yani, algılamak için hareket ederiz ve hareket etmek için ise algılarız.

 

 

2.1. Ekolojik Yaklaşımda Algının İncelenmesi

 

Toparlayacak olursak, Gibson’a göre algı eylemden, çevreden ve özneden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yüzden algı çalışmak istiyorsak içinde bulunduğumuz çevreyi de incelememiz gerekir (Elliot, 2019, s. 6). Algı diğerlerinin iddia ettiğinin aksine retinada değil çevrede, çevresel optik düzende başlar ve çıkarımsal, varsayımsal bir süreç değil; optik düzendeki bilgilerin doğrudan alındığı aktif bir süreçtir. Gibson, doğrudan algıyı ve algı-eylem ilişkisini vurguladığı bu yaklaşımını ’ekolojik yaklaşım’ olarak isimlendirmiştir (Fiore & McConnell, 2017, s. 266). Bu yaklaşımda algı üç aşamada incelenir. Birinci aşamada algının içinde gerçekleştiği çevre incelenir. Burada çevre ile fiziksel dünya kast edilmektedir fakat inceleme düzeyi fizik biliminin inceleme düzeyinde değil, ekolojik düzeydedir. Bu düzeyde canlılar [animal] da ele alınır (bitkiler bu kategoride değildir). (Gibson, 1979, s. 3). Canlı ekolojik düzeyde fiziksel dünyanın bir nesnesi değil onu algılayan ve ona göre eyleyen aktif bir konumdadır (Gibson, 1979, s. 4). İkinci aşamada ise canlının algıladığı bilgi incelenir. Geleneksel yaklaşım algının retinada başladığını fakat retinadaki imgenin tamamlanmamış ve yetersiz olduğunu bu yüzden de algısal bilginin çıkarımsal süreçlerle elde edindiğini savunur. Fakat Gibson’a göre bilgi çevresel optik düzenden doğrudan alınır (Fiore & McConnell, 2017, s. 265).

 

Burada Gibson’ın optiği de çevresel bir yaklaşımla ele aldığını görüyoruz. Burada fiziksel optik ve çevresel optik arasındaki farka dikkat çekmemiz gerekir. Fiziksel optik manyetik enerjiyi; çevresel optik ise ortamda yansımış ve yapılanmış, bir noktayı çevreleyen ışığı inceler (Gibson, 1979, s. 44,57). Gibson’a göre fiziksel optik ışığın yapısını incelemek için uygun değildir. Işık ancak çevresel bir optik ile incelenebilir. Gibson kitabında çevresel optiğin fiziksel optikten ayrıldığı yönleri ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bizim için burada önemli olan Gibson’ın fiziksel nitelikleri çevresel düzeyde incelemesidir. Çevre ve özne birbirinden bağımsız olmadığından, ışık düzeni de özneden bağımsız değildir. Ve özne için yeterli, doğrudan bir bilgi kaynağıdır. (Gordon, 1989, s. 149). Üçüncü aşamada ise, algı sürecinin nasıl işlediği incelenmelidir. Geleneksel yaklaşımlarda algının pasif bir süreç olarak ele alındığından bahsetmiştik. Buradaki pasiflik öznenin uyarana maruz kalması ve algıya neden olması gibi düşünülebilir. Bu yaklaşımda duyu organları anlamsız duyumsamalar alır ve bu duyumsamalar çıkarım ve eski bilgilerin kullanılması ile dünya ile örtüşen bir temsile dönüştürülür. (Fiore & McConnell, 2017, s. 262). Burada uyarıcı bilgi [stimulus information] gönderenin ve alıcının olduğu bir iletişimin parçasıymış gibi görülür. Bilgi beyne gönderilir, belli bir sınırı [threshold] aşar ve algıya neden olur. (Gibson, 1979, s. 56–57). Algıya pasif bu yaklaşımın aksine Gibson, algının bilgiye maruz kalma değil bilgiyi toplama eylemi olduğunu savunur (Gibson, 1979, s. 81).

 

Şu ana kadar genel olarak geleneksel yaklaşımın algıyı nasıl ele aldığından, Gibson’ın hangi noktalarda ayrıştığından bahsettik. Ve Gibson’ın ekolojik yaklaşımında algının incelenmesinde üç aşama olduğunu söyledik. İlk aşamada çevre, ikinci aşamada bilgi ve üçüncü aşamada da algı-eylem ilişkisinin incelendiğini gördük. Ekolojik yaklaşımın temeli olan bilginin doğrudan alındığı iddiasının ise nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için bazı teknik konulara değinmemiz gerekmektedir. Nesneler ve çevre ilişkisini anlamak için zemin kavramını, bilginin doğrudan nasıl edinildiğini anlamak için bilginin bulunduğu optik düzeni, bilginin ne olduğunu anlamak için ise optik düzende bulunan sabitleri [invariants] ve eylem potansiyellerini [affordance] incelememiz gerekmektedir. İkinci bölümde bu kavramlar ele alınacaktır.

 

 

GIBSON’IN EKOLOJİK YAKLAŞIMININ TEMEL İLKELERİ


1. Doğrudan Algıda Bilgi

 

Ekolojik yaklaşımın doğrudan algı ve algı-eylem ilişkisini içerdiğini söylemiştik. Bu bölümde doğrudan algının gerçekleşmesini mümkün kılan koşulları ve algının nasıl gerçekleştiğini ele alacağız. Bunun için öncelikle zemin kavramından, daha sonra çevresel optik düzen, sabitler ve eylem potansiyellerinden bahsedeceğiz.

 

 

1.1. Zemin

 

Geleneksel kuramlar boyut ve uzaklık algısını incelerken nesneleri havada asılı geometrik şekiller olarak alırlar. Gibson ise bu incelemelerin nesnelerin zeminle olan ilişkisi göz önüne alınarak yapılması gerektiğini vurgular (Bruce, Green, & Georgeson, 2003, s. 304). Zemin, bilginin doğrudan algılanmasında önemli rol oynar. Bunu görmek için Gibson’ın İkinci Dünya Savaşı’nda pilotların eğitimi sırasındaki gözlemlerini ve 1998’de Sinai, Ooi ve He’nin konuyla ilgili deneyini örnek verebiliriz. Bilginin doğrudan algılanmasındaki rolüne ise optik düzende değineceğiz.

 

Gibson İkinci Dünya Savaşı’nda pilotların eğitimiyle ilgili bir çalışmada yer alır. Daha sonra bu çalışmadaki gözlemleri algı kuramının temelini oluşturur. Bu gözlemlerinden bazıları harekete karar verilmesi ve nesnelerin algılanmasıyla ilgilidir. Örneğin bulutlu havalarda pilotlar uçağa yön veremezken, zemin görülmeye başlandığında uçağa yön verebildikleri gözlemlenmiştir. Diğer uçakların pilotlar tarafından algılanması da zeminle ilişkili bir şekilde meydana gelen eylem örüntülerinin bilgi olarak kullanılması şeklinde gerçekleşmiştir (Gordon, 1989, s. 144). Uçakların iniş-kalkışı için pilotların iyi bir derinlik algısına sahip olmaları beklenirken, uygulamada bunun gerekli olmadığı görülmüş, eylemler zemine göre gerçekleştirilmiştir. (Bruce, Green, & Georgeson, 2003, s. 302)

 

Sinai, Ooi ve He’nin deneyinde -zeminin bütün ve tek bir yapıda olduğu bir zemin üzerinde -katılımcılardan kendilerinden birkaç metre uzaklıktaki nesne ile aralarındaki mesafeyi tahmin etmeleri istenmiştir. Bu tahmini ya aynı mesafeyi yürüyerek ya da başka bir nesne ile olan mesafeleri karşılaştırarak yapmaları söylenmiştir. Bu ilk durumda tahminler genel olarak doğru çıkmıştır. Fakat zeminde bir delik olduğu ya da zeminin beton, çimen gibi yüzeylerle engellendiği ikinci durumda, tahminlerin doğruluk oranı sistematik bir düşüş göstermiştir (Bruce, Green, & Georgeson, 2003, s. 304). Bu da algının zemin ile ilişkisine işaret etmektedir.

 

 

1.2. Çevresel Optik Düzen

 

Zeminden yansıyarak yapılanan çevresel ışığın oluşturduğu düzene Gibson, çevresel optik düzen adını verir ve algı süreci bu düzende başlar. Temelde, saçılan [radiant] ve çevreleyen [ambiant] ışık arasındaki farka dayanır. Saçılan ışık, bir ışık kaynağından etrafa yayılan ışıktır (Gibson, 1979, s. 41). Sonsuz sayıda ışınlardan oluşur ve bu ışınlar kaynakta da, dağıldığı farklı yönlerde de aynıdır ve bir enerji kaynağıdır. Çevresel ışık ise bir bilgi kaynağıdır. Saçılan ışığın aksine bir noktadan yayılmaz, yansıdığı yüzeylere göre yapılanarak gözlemcinin olduğu noktayı çevreler. Bir örüntüye, bir biçime sahiptir (Gibson, 1979, s. 45).

 

Gibson’a göre bilgi kaynağı da bu örüntüdür (Kadıhasanoğlu, 2018). Optik düzendeki bilgi ile geleneksel olarak ele alınan bilgi kavramı arasında fark vardır. Geleneksel algı yaklaşımlarında bilgi, bir iletişim ağı içinde ortamda göndericiden alıcıya gönderilen bir şey olarak görülür. Fakat bu, algıya pasif bir yaklaşımdır. Peki aktif yaklaşımda optik düzenden bilgi nasıl elde edilir?

 

Çevreleyen optik düzenin bir gözlemci etrafını çevreleyen yapılanmış ışık düzeni olduğunu söylemiştik. Bu optik düzen gözlemci hareket ettikçe değişir. Fakat bazı özellikleri sabit kalır. Gibson optik düzenin değişen ve değişmeyen bu yapılarını perspektif ve sabit [invariant] yapılar olarak isimlendirir. Bir düzenin perspektif yapısı, yani optik düzeni oluşturan ışıkların açıları özne hareket ettikçe değişir (Gibson, 1979, s. 84). Sabit yapılar ise bu değişim içinde değişmeyen örüntü ve özelliklerdir. Optik düzende bilgiyi sağlayan da bu yapıdır (Kadıhasanoğlu, 2018, s. 1797).

 

 

1.3. Sabit yapı [Invariants]

 

Sabit yapı, görsel algı çalışmalarında oldukça çalışılan bir konu olan süreklilik [constancy] meselesinde özellikle karşımıza çıkar. Süreklilik meselesi nesnelerin özellikleri değişir gibi görünse de bizim değişmediğini algılamamızı ele alır. Örneğin hareket ettikçe cisimlerin boyutlarının değişir gibi görünmesi fakat bizim cisimleri aynı boyda algılamamız, bir nesnenin renginin olduğundan farklı görünse de nesnenin hala aynı renkte olduğunu bilmemiz, ya da yürürken çevrede değişen şeylere rağmen belli bir noktaya doğru yürüyebilmemiz… Bunların hepsi değişen şeylerle birlikte değişmeyen bir sabitin olduğunun göstergesidir. Bu sabit yapılar hareketle birlikte ortaya çıkar. Optik düzendeki perspektif yapı değişir ve böylece değişmeyen sabit yapı algılanır. Yani bilginin algılanması öznenin hareketine bağlıdır. Burada bizim için önemli olan nokta optik düzende eylemle birlikte algılanabilen bu sabitlik ve algı-eylem ilişkisinin önemidir.

 

 

1.4. Eylem Potansiyelleri [Affordances]

 

Algı-eylem ilişkisinin tamamen netleştiği nokta Gibson’ın eylem potansiyelleri (sağlarlık ya da edinebilirlik olarak da çevrilmektedir) kuramıdır. Gibson bu kuramıyla optik düzende bilgiyi sağlayan sabit yapılardaki bilginin özgülleştiğini öne sürer (Kadıhasanoğlu, 2018, s. 1795). Bu özgülleşme sadece çevreye değil, öznenin bedensel özelliklerine ve konumuna göre gerçekleşir.

 

Eylem potansiyelleri dediğimiz şey çevrenin özneye sunduğu olanaklardır (Kadıhasanoğlu, 2018, s. 1792). Örneğin katı, yuvarlak bir nesne tutul-abilir, su içil-ebilir, merdiven çıkıl-abilir, sandalye oturul-abilirdir. Eylem potansiyelleri çevrenin ve öznenin fiziksel nitelikleri ile öznenin hareket yetisi tarafından belirlenir (Gibson, 1979, s. 119–120).

 

Örneğin çevrenin özellikleri bağlamında konuşacak olursak; bir yüzey katı ise, düz ise, belli bir genişliğe sahip ise destek sağlar: üzerinde durulabilir, koşulabilir, kendisine yaslanılabilir. Ya da bir nesneyi ele alalım. Eğer bu nesne katı ise, düz geniş bir yüzeye ve bu yüzeyi belli bir yükseklikte tutacak ayaklara sahip ise bu nesne oturulabilirdir. Fakat dikkat etmemiz gereken nokta, özellikle ikinci örnekte, bu eylem potansiyellerinin bazı özelliklerinin özneye göre belirlendiğidir. İlk örnekte belli bir genişlik derken öznenin sığabileceği belli bir genişlikten; ve ikinci örnekte belli bir yükseklik derken öznenin boyutuna göre değişen bir yükseklikten bahsederiz. Ya da bir merdiven çevrenin fiziksel özellikleri dolayısıyla çıkılabilir olarak görülse de, öznenin çıkabileceği bir yüksekliğe sahip ise çıkılabilirlik sağlar. Bir nesnenin tutulabilirliğinden bahsettiğimizde; nesnenin fiziksel özellikleri, öznenin fiziksel özellikleri ve öznenin hareket yetisinden bahsederiz. (Kadıhasanoğlu, 2018).

 

Sadece nesneler değil; ortam, madde, yüzey, insanlar, hayvanlar ve mekanlar da eylem potansiyeli sağlar. Hava solunum sağlar, sıvı maddeler ve katı maddeler yapılarına göre içilme, dökülme, tutulma, yenme gibi; yüzeyin dikey ya da yatay olması tırmanma, uzanma gibi sağlarlıklar sunar. Anne-çocuk, kadın-erkek, satıcı-alıcı arasında da karşılıklı eylem potansiyelleri vardır. Mekan da sığınma gibi eylem potansiyelleri sunar (Gibson, 1979, s. 127).

 

Bu bölümde, algıya geleneksel yaklaşımlardan ve bu yaklaşımların genel özelliklerinden bahsettik. Gibson’ın temelde bu yaklaşımlardan farkını açıkladık. Ekolojik yaklaşım içinde algının retinal imgede değil optik düzende başladığını, algılanan bilginin yeterli olduğunu ve çıkarımsal bir sürece gerek olmadığını, algının pasif değil aktif bir süreç olduğunu, yani uyaranlara maruz kalmadan ziyade bir bilgi toplama süreci olduğunu, deneyim ve gerçeklik arasında bir ayrım olmadığını ve algının işlevinin sadece farkındalık sağlamak değil, aynı zamanda eylem ile birbirinden bağımsız ele alınamayacak bir ilişki içinde bulunduklarını söyledik. Algının eylem için bilgi sağladığını, eylemin de algı için gerekli olduğunu vurguladık. Ekolojik yaklaşımın temeli olan doğrudan algının nasıl gerçekleştiğini ise zemin, çevresel optik düzen, sabit yapı ve eylem potansiyelleri ile açıkladık.

 

 

GIBSON’IN EKOLOJİK YAKLAŞIMI VE BİLİŞSEL BİLİMLER


Gibson’ın algının doğrudan olduğunu –yani çevrede yeterli bilgi olduğunu, algı için çıkarımsal ve bilişsel süreçlerin gerekmediğini- (Solso, 2010, s. 136) ve ekolojik bir yaklaşım ile ele alınması gerektiğini savunduğunu söylemiştik. Gibson’ın ekolojik yaklaşımının temel prensiplerini hatırlayacak olursak,

 

  1. Çevre kavramı fiziksel düzeyde ele alınmaz, ekolojik düzeyde yani içinde yaşayan hayvanlarla birlikte ele alınır. Hayvan, sahip olduğu algı sistemiyle çevreyi algılar ve bu algı sistemi de bu çevre ile evrimleşmiştir
  2. Çevresel gerçeklikler de bu yaklaşım ile alınır. Yani sadece fiziksel düzeyde değil, çevresel düzeyde. Örneğin ışık sadece dalga boylarıyla vs. incelenmez, çevre-organizma ilişkisi çerçevesinde incelenir.
  3. Algı ve eylem birbirinden ayrı düşünülmez, bu ikisi devamlı ve döngüseldir. Algısal sistemler pasif değil, aktiftir ve bilgi edinimi sağlar.

 

Bu bölümde, genelde Gibson’ın ekolojik yaklaşımının, özelde ise eylem potansiyeli kuramının bilişsel bilimlerdeki yerine bakacağız. Öncelikle genel bir bakış verip, daha sonra nörobilim, psikoloji ve özellikle robotik alanında eylem potansiyellerinin nasıl ele alındığına bakacağız. Bu bölümün amacı, makalenin genelinde olduğu gibi, teknik bilgi vermekten ziyade, genel bir bilgi vererek farklı bir bakış açısı kazandırmak ve bu bakış açısının bilişsel bilim alanındaki çalışmalara katkısına dair bir fikir kazandırmaktır.

 

 

1. Eylem Potansiyeli [Affordance] kavramı

 

Her ne kadar Gibson eylem potansiyeli kavramını çevrenin özneye sunduğu şey olarak tanımlasa da (Gibson, 1979, s. 119), kavramın deneysel olarak incelenmesi ya da farklı disiplinlerdeki çalışmalarda kullanılması söz konusu olduğunda aslında bu tanımın çok net olmadığı görülür. Gibson daha çok eylem potansiyellerinin algılanılmasına odaklandığından, bu potansiyellerin algılanmasının nasıl öğrenildiği ya da davranışla ilişkisinin tam olarak nasıl kurulduğu gibi noktalara açıklık getirmemiştir (Uğur & Jamone, 2018, s. 1). Bu ise farklı disiplinlerde bu kavramın farklı şekillerde ele alınmasına neden olmuştur. Örneğin psikolojide bu kavram ortaya çıkan bir nitelik ya da çevre-özne arasındaki bir ilişki olarak ele alınmıştır. Bilgisayar biliminde ise nesne-eylem ilişkisine ve bu ilişkisinin sonucuna odaklanılmış, davranış ve etki ilişkisi olarak görülmüştür. Nesne tasarımı ya da oyun tasarımı gibi alanlarda ise kavram kullanıcı-odaklı tasarımlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu alanlarda ise şeylerin nasıl kullanılacağına dair bilgi veren nitelik olarak ele alınmıştır (Uğur & Jamone, 2018, s. 2).

 

 

2. Bilişsel bilimler

 

Bilişsel bilimlerde ise kavram ya eleştirilmiş ya da Gibson’ın yaklaşımından farklı şekilde ele alınmıştır. Örneğin üç önemli ismin bu kavramı nasıl yorumladığına bakalım. Görme üzerine hem disiplinler-arası hem de algıyı düzeyler ile ele alan çalışmasıyla bilişsel bilimlerde öncü bir role sahip olan David Marr bu çalışmasında top-down bir yaklaşım sergilemiştir ve çalışmalarında eylem potansiyellerine yer vermemiştir. Vera ve Simon ise “Situated action: A symbolic interpretation’’ isimli çalışmalarında eylem potansiyeli kavramına yer vermiş, fakat eylem potansiyellerinin algılanması için algısal sembollerin inşa edilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Her ne kadar Gibson algıda bilişsel süreçlere yer vermese de, Vera ve Simon eylem potansiyeli kavramını semantik bir haritalama olarak ele almıştır. Bilişsel psikolojinin babası olarak anılan Neisser ise algı çalışmalarında hem doğrudan algı yaklaşımını hem de geleneksel (kurucu) yaklaşımı birleştirerek bütüncül bir yaklaşım sergilemiştir (Uğur & Jamone, 2018, s. 3). Fodor ve Pylyshyn ise optik düzenden doğrudan alınan [pick up] bu eylem potansiyellerinin algıyı açıklamak için yetersiz olduğunu; hafıza, çıkarım ve diğer zihinsel süreçler olmadan algının tam olarak açıklanamayacağını savunmuştur.

 

 

3. Nörobilim

 

Her ne kadar eylem potansiyeli kavramını farklı şekillerde ele alanlar olsa da, genel olarak kuramın iddiası algının doğrudan olduğu ve yeniden inşayı gerektirmediğidir (Uğur & Jamone, 2018, s. 3). Her ne kadar psikoloji ve robotik alanlarında temsil ve inşa fikri yine karşımıza çıksa da, nörobilim alanındaki çalışmalarda eylem potansiyellerinin doğrudan algılandığına dair bize kanıt sunan çalışmalar mevcuttur. Bunlardan bazıları ikili görsel yolakla ilgili çalışmalar, F5 nöronları üzerindeki çalışmalar ve nesne tanıma ile semantik akıl yürütme üzerindeki çalışmalardır.

 

İkili görsel yolak [Two visual streams] kuramına göre görsel bilgi ventral ve dorsal yolaklarda işlenir. Ventral yolakta sınıflandırma, tanıma gibi nesneye dair semantik bilgi işlenirken; dorsal yolakta ise nesnelere dair uzanma, tutma gibi eylemler (nesnenin eylem potansiyelleri diyebiliriz) için gerekli olan bilgiler işlenir. Çalışmalar da dorsal yolaktaki bilgilerin daha önce işlenmeye başlandığı görülmüştür. Bu da eylem potansiyellerinin algılanılması için semantik bilgiye ihtiyaç olmadığını gösterir. F5 nöronlarıyla ilgili çalışmalarda da farklı eylem potansiyellerine göre davranışlarda farklı nöronların işlendiği görülmüştür. (Uğur & Jamone, 2018, s. 7). Örneğin muz ve elma tutulduğunda ateşlenen nöronlar ile bir elmanın sağ el ya da sol elle tutulması durumunda ateşlenen nöronlar farklıdır ki bu da eylem potansiyellerinin düzeysel bir şekilde algılandığını gösterir. Bununla birlikte, nesne tanımayla ilgili çalışmalar da görsel algı-eylem arasındaki ilişki ile ilgili bilgiler sağlamaktadır. Örneğin nesnenin ismini söyleyemeyen bazı hastalar bu nesneyi tutma gibi eylemleri yerine getirebilmiş ve işlevine göre kullanma davranışı göstermiştir. Bu da Humphreys’e göre görsel girdi ve eylem arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir (Uğur & Jamone, 2018, s. 8).

 

 

4. Psikoloji

 

Psikoloji alanında da eylem potansiyellerinin varlığının delilleri, eylem potansiyellerinin öğrenimi ve eylem potansiyeli-eylem ilişkisine dair çalışmalar yapılmıştır. Eylem potansiyellerinin varlığı konusundaki çalışmalarda hayvanların ve insanların davranışları gözlemlenmiş ve bazı davranışların eylem potansiyellerine göre gerçekleştirildiği görülmüştür (Uğur & Jamone, 2018, s. 4). Örneğin hayvanların bir engelin üstünden atlama, bir deliğe girme gibi davranışlarını kendi bedenleri ile çevrenin niteliklerinin karşılaştırılması/oranlanması sonucu gerçekleştirdikleri gözlenmiştir. İnsanların da benzer bir oranlama kullandıkları, hatta bu oranlama ile en uygun seçeneğe gittikleri görülmektedir. Örneğin bir insan basamağın çıkılabilir olup olmadığını bedensel nitelikleri ile basamağın niteliklerini oranlayarak algılar ve ona göre bir eylemde bulunur.

 

Eylem potansiyelleri öğrenimi üzerine yapılan bir deneyde yetişkin ve çocukların nesnelerin eylem potansiyellerine göre davrandıkları fakat erken-çocukluk dönemindekilerin hata yaptıkları, eylem potansiyellerine göre davranmadıkları gözlenmiştir. Bu ve benzeri çalışmalar sonucunda eylem potansiyellerinin zamanla öğrenildiği iddiası savunulmuştur. Eleanor Gibson özellikle bu konu üzerine çalışmış, eylem potansiyellerinin algılanmasının gelişimsel bir süreç olduğunu, hatta öğrenmenin de eylem potansiyellerinin keşfedilmesi olduğunu savunmuştur. Bu tutumu bugün bilişsel bilimlerde görsel algıyı aktif eylem olarak ele alan görüşle eşleşmektedir (Uğur & Jamone, 2018, s. 5)

 

 

5. Robotik

 

Bu kısımda algının robotik çalışmalarındaki önemi, bu alandaki klasik yaklaşımın getirdiği sorunlar, ekolojik yaklaşımın sunduğu çözümler ve robotik çalışmalarında eylem potansiyellerinin yerini ele alacağız.

 

 

5.1. Geleneksel yaklaşımların sorunları

 

Robotik alanı akıllı sistemlerin dünya ile etkileşimi üzerine çalışır. Fakat alanda klasik/sembolik yapay zeka yaklaşımı bu etkileşimle ilgili bazı sorunlara neden olur. Bunlardan birincisi sembol bağlama [symbol-grounding] , yani sembollerin anlamlandırılması problemidir (Bermúdez, 2010, s. 166). Her ne kadar semboller sistem tarafından anlamlandırılabilse de, bu anlamlandırma için dışsal bir anlamlandırıcının sürece müdahil olması gerekir. Örneğin sistemi tasarlayan kişi tarafından bu anlam, sisteme işlenmelidir. Fakat insanlarda durum farklıdır. Anlamlandırma içseldir, düşünceler ve anlamları arasındaki bağ doğrudandır. Yani anlam, sistemimize başka biri tarafından dahil edilmez (Pobil, 1995, s. 431). Buradan şu yorumu çıkarabiliriz; eğer insanlar gibi dünyayla etkileşime giren akıllı sistemler üretmek istiyorsak, anlamlandırmanın robot tarafından içsel olarak gerçekleştiği bir sisteme ihtiyacımız var –ki bu da bize anlamlandırmada öğrenmenin yerine işaret etmektedir. Buna ileride değineceğiz.

 

İkinci sorun ise yetkinlik ile ilgilidir. Akıllı sistemler her ne kadar soyut zekasal [intellectual] işlemleri çok iyi yapabilse de, dünya ile etkileşime geçip eylemde bulunmayı iyi düzeyde gerçekleştirememektedir. Örneğin satranç gibi akıl oyunlarını çok iyi oynayan sistemler ya da bir konu hakkında çok iyi bilgiye sahip uzman sistemler olsa da, doğal sistemler gibi hareket edebilen bir sistem hala inşa edilememiştir. Zekasal ve duyu-motor yetkinlikler arasındaki bu fark sistemin dünyada eyleme yetisindeki eksikliğe işaret etmektedir. Pobil bu eksikliğin, robotlardaki sistemlerde modüler bir sistemin kullanılması, yani algı-eylem ilişkisinin birlikte alınmaması olduğunu savunmaktadır (Pobil, 1995, s. 432).

 

Bu iki sorun bize Gibson’ın ekolojik yaklaşımının temel ilkelerini işaret etmektedir: robotların algı sistemleri içsel anlamlandırmayı sağlayacak şekilde doğrudan olmalıdır ve dünyada eylemde bulunmaları için algı ve eylemin bütünleşik olduğu bir yaklaşım kullanılmalıdır.

 

 

5.2. Bir çözüm olarak ekolojik yaklaşım

 

Robotik alanındaki anlamlandırma probleminin çözülmesi için algı sistemlerinin doğrudan algı ile çalışması gerektiğini söyledik. Robotik sistemlerde doğrudan algı eylem potansiyellerinin robot tarafından içsel ve karmaşık bir temsile gerek olmadan algılanması demektir. Bu sistemlerde temsil yerine duyu-motor eşleşmeleri [sensory-motor mappings] kullanılır (Uğur & Jamone, 2018, s. 8). Temsil kullanıldığı zaman ortaya çıkan problemlere şunları örnek verebiliriz: temsillerin karmaşık yapıda olması, davranışın bu temsile göre oluşturulmaya çalışılması, çevre değişim içinde olduğunda davranışı çevreye göre ayarlamada oluşan eşzamanlılık. Ekolojik yaklaşımın temellerinden biri olan doğrudan algı yaklaşımı kullanıldığında ise bu problemler ortadan kalkmaktadır. Temsilin olmaması robotların çevreyle daha kolay etkileşime geçmesini ve daha esnek, eşzamanlı davranışlarda bulunmasını sağlar (Horton, 2012, s. 79–80).

 

Doğrudan algıda algılanan şeyin eylem potansiyelleri olduğunu söylemiştik. Eylem potansiyelleri kuramının robot tasarımına uygulanmasının alana önemli katkıları olmuştur. Temelde dört tane sıralayabiliriz. Birincisi, eylem potansiyeli kuramı algıda sadece çevrenin niteliklerini değil eyleyenin bedensel niteliklerini de göz önünde bulundurduğu için robot tasarımlarında önemli bir rol oynamıştır. Bu da, önceki paragrafta verdiğimiz zekasal ve duyu-motorsal yetkinlikler arasındaki farkın azaltılması yolunda atılmış bir adım olarak görülebilir. İkincisi, eylem potansiyellerinin algılanmasının öğrenimsel bir süreç olmasının getirdiği katkıdır. Bu yöntem sayesinde duyu-motor öğrenimi ile nesnelerin niteliklerinin algılanması robotlara öğretilebilmektedir. Bu da üçüncü ve dördüncü katkıyı getirmektedir. Niteliklerin temsil olmadan, öğrenme yoluyla algılanması robotların hızlı bir şekilde eyleme geçebilmesini ve eylemlerinin sonuçlarını tahmin edebilmesini sağlamaktadır (Uğur & Jamone, 2018, s. 8–9).

 

 

5.3. Uygulanma alanları

 

Son yirmi yılda eylem potansiyelleri kuramı bu gibi katkılarından dolayı alan içinde birçok bölümde uygulanmaya başlanmıştır. Robotlarda nesne algılama, eylem sonuçlarını tahmin etme, robotlarda kavrama problemi, alet kullanımı, sonuç tahmin etme ve problem-çözme ilişkisi, insan-robot etkileşimi gibi alanlarda çalışmalar yapılmıştır. Biz burada kısaca birkaç tanesine değineceğiz.

 

Bunlardan ilki nesne algılama çalışmaları. Bu çalışmalarda, robotların eyleme geçme ve etkisini gözlemleme ile nesnelerin özelliklerini algılayıp algılamayacakları üzerine yapılan deneyleri görüyoruz. 1995’te Krotkov bu yöntem ile robotların nesnelerin özelliklerini ve hangi maddeden yapıldıkları bilgisini algılayabileceklerini ve bunun da nesnelerin işlevlerine dair akıl yürütme gerçekleştirmelerine imkan sağlayacağını savunmuştur. Örneğin robot bunu yapabildiğinde bir topuklu ayakkabının çekiç görevi göreceğini çıkarsayabilir (Krutkov, 1995, s. 89). 2003’te ise Fitzpatrick ve çalışma arkadaşları bu yöntemi kullanarak deneyler yapmışlardır. Örneğin robotun bir nesneyi farklı açılardan iterek ve sonucunu gözlemleyerek nesnenin yuvarlanabilir olup olmadığını öğrenip öğrenemeyeceği üzerine çalışmışlardır (Uğur & Jamone, 2018, s. 9).

 

Bir diğeri ise robotlarda kavrama sorunu alanında yapılan çalışmalar. Bu soruna dair eylem potansiyeli algılamanın dışında birçok farklı yaklaşım uygulanmıştır. Bunlardan bir tanesi nesneyi tanıma ve nesneye dair bilgilerden kavranıp kavranamayacağı bilgisinin çıkarılmasıdır. Bir diğeri nesnenin benzer nesnelerle karşılaştırılıp, benzer nesnelerinin kavranma özelliğine göre çıkarım yapılmasıdır. Eylem potansiyeli algılama yaklaşımında ise nesne tanıma olmadan eylem potansiyelleri doğrudan algılanır. Robot görseldeki alt seviye [low-level] özelliklere (kenarlar, köşeler, biçim vb.) bakar ve kavranıp kavranmayacağını buna göre belirler (Uğur & Jamone, 2018, s. 11).

 

Sonuncu örneğimiz ise alet kullanımına dair. Bu alanda yapılan çalışmalarda robot öncelikle aletin eylem potansiyellerini öğrenir ve buna göre bir eylemde bulunur. Eyleminin etkisini gözlemleyerek aletin işlevine dair çıkarımda bulunur. Burada bir genelleştirme problemi olsa da, yani bu eylem potansiyeli-işlev ilişkisi sadece üzerinde çalışılan alete uygulansa da, duyu-motor deneyimleriyle robot aşamalı olarak bu genelleştirmeyi de yapabilmektedir (Uğur & Jamone, 2018, s. 12).

 

Şu ana kadar robotik çalışmalarında klasik yaklaşımın bazı problemlere neden olduğundan ve doğrudan algı yaklaşımının bu problemlere çözüm olabileceğinden bahsettik. Ayrıca robotik alanında doğrudan algının –özelde de eylem potansiyellerinin algılanmasının- uygulamada nasıl kullanıldığına değindik. Çalışmalar bu yaklaşımın olumlu sonuçları olduğunu gösterse de; taklit etme, problem-çözme, sözsel iletişim gibi karmaşık davranışların gerçekleştirilmesi, davranışların gözlemlenen etkilerinin kullanılabilmesi gibi durumlar için robotik alanında doğrudan algı ve algı-eylem ilişkisine odaklanan ekolojik yaklaşım ile bilişsel süreçleri de içeren bütünleşik bir yaklaşıma ihtiyaç duyulmaktadır (Uğur & Jamone, 2018, s. 15–16)

 

 

SONUÇ


Psikolojide geleneksel yaklaşımlar algının retinal imgede başladığını ve bu imgenin dünya hakkında bilgi vermek için yetersiz olduğunu ve dünya hakkında bilgi edinmek için çıkarımsal süreçlerin zorunlu olduğunu savunur. Algının işlevini ise dünya hakkında farkındalık sağlamak olarak görür. Gibson’ın ekolojik yaklaşımı ise doğrudan algıyı savunur ve algı-eylem ilişkisine vurgu yapar. Çevre ve içinde yaşayan öznelerin birbirinden bağımsız alınamayacağını savunur ve fiziksel dünyaya, fiziksel dünyanın niteliklerine çevresel bir bakış getirir. Örneğin ışık incelenirken sadece fiziksel düzeyde ele alınmamalı, özneyle ilişkisi de incelenmelidir. Bu düşüncesi çevresel optik düzenin temelini oluşturur. Gibson, doğrudan algının bu optik düzende başladığını savunur. Özenin hareket etmesiyle bu düzendeki perspektif yapılar değişir ve sabitler algılanır. Yine özneyle ve çevreyle ilişkili olarak bu sabitler özgülleşir ve şeylerin eylem potansiyellerini oluşturur.

 

Gibson’ın bu ekolojik yaklaşımı, özellikle de eylem potansiyeli kuramı, bilişsel bilimlerde hem eleştirisi konusu olmuş, hem de bazı çalışmalara öncülük etmiştir. David Marr bu yaklaşımı eleştirirken, Vera, Simon, Neisser gibi isimler bu yaklaşımın eksik olduğunu söylemiş ve bilişsel süreçlerle birlikte alarak bütünleşik bir yaklaşım geliştirmişlerdir. Nörobilim ve psikoloji alanlarında eylem potansiyellerinin varlıklarına dair kanıt olabilecek çalışmalara imza atılmış, robotik alanında ise bu kuramın uygulandığı birçok çalışma yapılmıştır. Daha esnek ve hızlı davranış sergileme, nesneleri algılama, kavrama gibi alanlarda kuramın uygulanması olumlu sonuçlar veren alternatif bir yaklaşım sunmuştur. Bununla birlikte alanda çalışan isimler, yüksek bilişsel faaliyetlerin daha etkili uygulamaları için ekolojik yaklaşımın ve diğer yaklaşımların birlikte ele alınması gerektiğini söylemektedir. Alanların ve alan içinde farklı düzeylerin birlikte çalışmasını gerektiğini gösteren bu sonuçlar, algının hem farklı alanlarla birlikte çalışmayı mümkün kılan, hem de birlikte çalışması için bir çerçeve sunmayı amaç edinen Bilişsel bilimler için önemli bir çalışma alanı olduğunu hem de aslında bu alanının da bilişsel Bilimlerin bütünleşik yaklaşımı ile çalışılması gerektiğini göstermektedir.

İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık mezunu. Bir yıldır zihin felsefesi ve bilişsel bilimlerle ilgileniyor, çeviri yapıyor. Bu üçünün peşini bırakmayı düşünmüyor. Kafasını toplamak için notalarla oynamayı seviyor.

İstanbul Üniversitesi Dilbilimi Bölümü son sınıf öğrencisi olarak lisans eğitimine devam ediyor. Yüksek lisansında insan belleğinin işlemsel modelleri üzerine çalışmak istiyor.

Salvador Dali – Dairelerin Galatea’sı

  • Alonso H. Vera, H. S. (1993). Situated Action:A Symbolic Interpretation. Cognitive Science , 7–48.
  • Bermúdez, J. L. (2010). Cognitive Science.
  • Bruce, V., Green, P. R., & Georgeson, M. A. (2003). Visual Perception. New York: Psychology.
  • Elliot, N. L. (2019). James Gibson and the Ecology of Perception. Bristol: Delome .
  • Fiore, S., & McConnell, D. (2017). A Place for James J. Gibson. Place, Space and Hermeneutics, Contributions to Hermeneutics 5 , 261–273.Gibson, J. (1979). The Ecological Approach to Visual Perception (Classic. New York: Psychology.
  • Golstein, B. (2004). Cognitive Psychology.
  • Gordon, I. E. (1989). Theories of Visual Perception. Psychology.
  • Horton, T. E. (2012). Affordances for robots: a brief survey. AVART , 70–84.
  • Juricevic, I. (tarih yok). https://www.youtube.com/watch?v=cPokPP__0Vw adresinden alınmıştır
  • Kadıhasanoğlu, D. (2018). A Discussion of James J. Gibson’s Theory of Visual Perception in the Context of Embodied Cognition. DTCF , 1788–1810.
  • Krotkov, E. (1995). Robotic Perception o f Materia l. 88–94.
  • Pobil, P. d. (1995). The role of perception and action in intelligent systems. Transactions on Information and Communications Technologies , 429–436.
  • Solso, R. (2010). Cognitive Psychology.
  • Uğur, E., & Jamone, L. (2018). Affordances in psychology, neuroscience and robotics: a survey. IEEE TRANSACTIONS ON COGNITIVE AND DEVELOPMENTAL SYSTEMS .

Konuyu ilginç bulan okurlar referanslardaki çalışmalara başvurabilirler. Bunların yanı sıra Daniel S. McConell ve Stephen M. Fiore’nin “A Place for James J. Gibson” makalesi de Gibson’ın yaklaşımına bir giriş niteliği yaşımaktadır. Kuramda önem taşıyan çevre, bilgi, öğreme gibi kavramların ayrıntılı bir incelemesi için Jan Van Eemeren’ın “Ecological Psychologies as Philosophies of Perception” adlı tezinin ilk iki bölümü incelenebilir. Alva Noe’nin Action in Perception kitabı da algı-eylem ilişkisi ile ilgilenen okuyucular için iyi bir kaynak olacaktır. Ayrıca doğrudan doğruya Gibson’ın kuramıyla ilgili olmasa da, meraklı okur, uyaran-zihin-eylem ayrımına ilk karşı çıkışlardan biri olduğu ve perspektif olarak Gibson’la yakın bir noktada konumlandığı için filozof John Dewey’in 1896 tarihli “Reflex Arc Theory” makalesini okuyabilir. Ortaya çıkışında Gibson’dan beslenmiş olan bedenlenmiş biliş literatürüne ve bilişsel bilimdeki eylem tabanlı teorilere giriş maiyetinde Andy Clark’ın 1998 tarihli “Being There: Putting Brain, Body and World Together Again”, 2007 tarihli “Supersizing the Mind: Embodiment, Action and Cognitive Extension” kitapları ayrıca 2013 tarihli “Whatever next? Predictive brain, situated agents and the future of cognitive science” başlıklı makalesi önerilebilir.