Bu yazı Flaps Club ve CogIST arasında 2020-2021 boyunca gerçekleşen
FLAPSHIP iş birliği bağlamında yayınlanmıştır.

Bu yazıya başlarken işaret dili ile neden ilgilendiğimi çok kısaca anlatmak istiyorum. Aslında küçük yaşta işaret diliyle bir tanışıklığım oluştu, mahallemde bir tane sağır arkadaşım vardı. İşaret dili bilmediğim için iletişimimiz kısıtlı idi. Yıllar sonra üniversiteye ilk girdiğimde yapılan bölüm toplantısında sağır1 hocamızın olması ve işaret dili için yapılan çalışma laboratuvarının olmasıyla beraber işaret dilleri üzerine, hem dilbilim okuyacağımı bilmiyor oluşum hem de aradaki zaman sebebiyle, daha önce hiç aklıma gelmeyen şeyleri düşünmeye başladım, ve işaret dillerine olan ilgim kabarmaya başladı. Bunun belki de en büyük sebebi işaret dilinin, işitsel yoldan iletişim sağlanamayınca, tamamiyle farklı bir modalite2 ile aynı işlevi belli farklılıklarla sağlayabiliyor olması. Çünkü bu benim nazarımda insan zihninin çalışma prensiplerinin nasıl bir temele sahip olduğunu görmemiz anlamına geliyordu.

 

İşaret dilini öğrenirken ve üstüne düşünürken, işaret dilleri konusunda bazı yanlış anlamaların olduğunu gördüm. Bu yüzden, işaret dilleri üzerine olan yanlış anlamalara dair birkaç açıklama yapmayı doğru buluyorum3.

 

Öncelikle büyük bir yanlışı düzelterek başlayalım; İşaret dilleri konuşulan dillerin karşılığı olan diller değillerdir. İşaret dilleri, üzerinde konuşulduğu ülkelerin konuşulan dillerinin işarete çevrilmesi ve her kelimeye bir işaret atanması gibi bir süreç sonucu ortaya çıkmazlar.

 

Buna istinaden belirtmem gereken diğer şey de, işaret dillerinin doğal diller olduğudur. Doğal dil insanların kendi aralarında iletişimsel amaçlarla ortaya çıkan dillere denir. Bu diller, Esperanto gibi yapay dillerin aksine, insanların ortaya çıkarırken kurallarını bilinçli olarak koymadığı dillerdir. Son zamanlarda ortaya çıkışına şahit olduğumuz Nikaragua İşaret Dili (aşağıda daha detaylı bahsedeceğim) gösteriyor ki, sağır çocuklar arasında iletişim olduğu sürece, daha önceden bir dil edinmemiş olsalar bile, bir dil ortaya çıkmaktadır. Ve bu ortaya çıkan dilin kendi gramatik yapısı, anlamsal öğeleri ve daha bir sürü dilsel olgusu bulunmaktadır. Yani bu dillerin kendilerine özgü cümle dizimleri, bilgi yapıları, biçimsel işlemleri bulunur.

 

Son olarak, Nikaragua İşaret Dili dememle beraber, söylemem gereken bir şey daha var. Doğal dillerden bekleyeceğimiz üzere, İşaret dilleri de konuşulan ülkeye, hatta bazen köye4, özeldir; evrensel doğal bir işaret dili yoktur. Evrensel bir işaret dili vardır fakat yapay bir dil olduğu için uluslararası konferanslar haricinde pek kullanılmaz. İşaret dili, kendi konuşulduğu ülke sınırları içinde bile az da olsa değişiklik gösterebilmektedir. Türk İşaret Dili’nin en büyük üç diyalekti İstanbul, Ankara ve İzmir’dir (Bu tarz bir lehçelere ayrılmanın, doğal dillerle paralellik gösterdiğine dikkat çekmek istiyorum). Çok büyük farklılıklar olmamakla beraber, sağır okullarına gitmiş olan sağırlar bu farklılıkları bilmektedir.

 

Bu bilgilerden yola çıkarak şunu sorgulamak ya da şu soruyu sormak mantıklı olacaktır: “Eğer işaret dilleri ile konuşulan diller arasında doğal dil olmaları açısından bir fark yok ise, işaret dillerini konuşulan diller gibi bilişsel olarak incelememiz de gerekmez mi?”. Bu soruya vereceğim cevap kesinlikle olumlu yönde.

 

İşaret Dili Bilişi (Sign Language Cognition) 1960’lardan itibaren çalışılmaya başlanan fakat 90’larda hakkında çalışmaların iyice arttığı işaret dillerinin, bilişsel bilimlerde bize şu ana kadar gördüğümüz şeylerin aslında hem modalite farketmeksizin aynı olabileceğini ve temel bir takım yapıları paylaştığını, hem de temel yapıların modalite farklarına göre nasıl bir adaptasyon sürecinden geçebileceğini gösteriyor. Bu alanın gelişmesiyle beraber bilişsel bilim, insan zihninin tek kanallı dil çalışmalarına bir alternatif buldu. Şu anda gittikçe popülerlik kazanan bu alandaki tartışmalar genellikle dil evrimi, dil işlemlemesi, ve dil edinimi çalışmalarıyla devam etmektedir.

 

Ben de bu yazımda işaret dillerinin bilişsel olarak incelendiğinde bize insan bilişi açısından ne gösterdiğini, ne gibi tartışmaları getirdiğini, ve son olarak kendi naçizane fikirlerimi aktaracağım. Umarım bu yazının sonunda bilişsel bilimin pek de popüler olmayan bir dalı hakkında size bir perspektif sağlamış olurum.

 

 

Dil Edinilmezse Ne Olur?


Eski çağlardan beri bebekleri izole bir halde bırakma fikri ilgi çekici olmuştur. Bu tarz “deneyler” tarihte de kendine yer bulmuştur, Heredot’un tarih anlatısında da bunun örneğini görmekteyiz. Firavun insanlığın esas dilini öğrenmek için bazı yenidoğanları bütün ihtiyaçlarıyla beraber izolasyona sokmuştu ve çocukların ilk kelimelerini söylediğinde insanlığın esas dilini bulacaktı. Fakat modern dilbilimin ve bilişsel bilimin gelişmesiyle, çocukların izolasyonda kalınca ve dil girdisi almayınca ne olduğunu anlamaya başladık ve hiç de Firavun’un beklediği gibi bir sonuca ulaşmadık.

 

Dil girdisini yeterince alamayan çocukların en başında işiten ebeveynlerin sağır çocukları gelmektedir. Bu çocuklar anne babalarından almaları gereken dil girdisini genellikle dil edinimi için kritik olan periyoddan5 sonra almaktadırlar. Bu edinim konusunda iki büyük eşik bulunur, 5 ve 8 yaş. Beyin plastisitesinin6 yüksek olduğu ve dil ediniminin en kolay zamanları olan bu eşikler eğer yine düzgün dil girdisi olmadan geçerse, kişi hiçbir zaman kendi konuştuğu işaret dilinde ustalaşamayacak, buna ek olarak, herhangi yeni bir dili öğrenmek için de yeterli temeli oluşmadığından (Skotara ve diğ. , 2012) kendi yetkin olmadığı ve olamayacağı dilde konuşmak zorunda kalacaktır. 

 

Yapılan çalışmalar bu kişilerin dili sonradan öğrendiklerinde, işaret dillerini, beynin dili işlemlediği yerlerden ziyade, görsel girdi olarak işlemlediğini gösteriyor. (Fakat işaret dilini herhangi bir aksama olmadan edinen bir çocuğun beyninde, dili konuşan insanlarınkindeki işlemleme ile paralellik gösteriyor.) Bu da kabaca bir biçimde şu demek oluyor; dil bu kişiler için aslında bir emojiden farksız olmaya başlıyor, çünkü fırsat penceresi (window of oppurtunity) denilen, dil ediniminin kritik periyodu geçildiği için, beyinde dilin görevini üstlenen mekanizmalar düzgünce artık işlevini yerine getiremez duruma geliyor.

 

Ayrıca, bu tarz kişilerde, dil yoksunluğundan kaynaklı olarak, beyindeki gri maddede azalma (Penicaud ve diğ. , 2013), psikolojik rahatsızlıklar ve bilişsel problemler ortaya çıkmaktadır.

 

Bu araştırmaların hepsi bize şunu gösteriyor, dil girdisi olduğu sürece, bebeğin elinde olmadan, istem dışı edinmeye mahkum olduğu dil, biliş ve zihnimizin temel bir parçası haline gelmiş durumda. Dil mevcut olmayınca insan olarak beynimizin bize sunduğu potansiyeli tam olarak kullanamıyoruz7, hatta dil yoksunluğu, beynimizin kendi gelişimine de büyük ölçüde ket vurmuş oluyor.

 

Sağır çocuklar, eğer konuşan çocuklar gibi doğuştan itibaren dil girdisine maruz kalırlarsa, konuşan çocuklarla aynı edinimsel aşamalardan geçmektedir. Bu da insan beyninin dil edinimi sürecinde, dilin de bir örüntü olduğunu varsayarsak örüntü edinimi, dili modalite farketmeksizin aynı gördüğü ve bunun için aynı taktikleri kullandığını gösteriyor. Örneğin, bir bebeğin dili öğrenmesindeki kilit noktalardan biri olan agulamayı işaret dillerinde de görmekteyiz. İşaret dili edinen bebekler, kasların gelişiminden dolayı, o işaret dilinde genellikle en temel olan el şekillerini ellerini açıp kapamayla yapmaya çalışırlar. Sonraki gelişimsel dönemler (isimlerin edinimi, fiillerin edinimi vs.) de aynı paralellikte hiçbir eksik olmadan devam etmektedir.

 

 

Dil Üretimdir


Yukarıda bahsettiğim Nikaragua İşaret Dili (ISN) bize insan beyni hakkında bir şeyler söylüyor. Bu dilin en önemli özelliği, oluşumunun tam olarak gözlerimizin önünde gerçekleşmesi çünkü konuşulan diller üzerine yapılan çalışmalar, doğal olarak, dil ortaya çıktıktan ve tarihsel bir yol katettikten sonra yapılabiliyor. Bu dil 70 ve 80’lerde homesign8 konuşan çocukların aynı ortamda (bu durumda okullarda) bulunmasıyla oluşan bir dildir.

 

Chomsky’nin ortaya attığı Evrensel Gramer (Universal Grammar – UG), insanların evrensel olarak beyin/zihinlerinde ortak bir gramer yapısını, dolayısıyla dil anlayışını, paylaştığını ve bu doğrultuda bütün dillerin aynı temeli paylaştığı iddiasını savunur. Dilin zihinde insanlar arasında evrensel temeller üzerine kurulduğunu varsayan teori, bu temellerin dışavurumda ve beyinde bize belli ortaklıklar göstereceğini de belirtmektedir. Bu teorinin test edilmesi için ISN bize güzel bir fırsat sundu, çünkü insan zihninin sözdizimsel, sesbilimsel, ve biçimsel geniş bir sistematik bütünlüğü olmayan homesign sistemlerinden yola çıkıp geniş bir kurallar bütününe sahip bir dili üretirken bu varsayılan evrensel kurallara ne kadar bağlı kalıp kalmadığını göstermiş oldu.

 

Hem homesign sistemleri, hem de ISN bize insan bilişi hakkında şunu söylemekte; insan beyni topluluk halinde bulunduğu halde birbiriyle anlaşmak için belli bir sisteme ihtiyaç duymaktadır ve bu sistemler belli kurallarla gerçekleşmektedir. Yani insan zihni, ortaya kuralları olan (sözdizim, anlambilim vb.) bir örüntü sistemi çıkarmak zorunda. Örüntü sistemi, hem diğer sistemler ile ortak noktalara sahipken, hem de insanlara özgü bir şey olarak bir kez daha karşımıza çıkmakta.

 

Bu hem dilin aslında zihinde nasıl işlendiğini, hem bu işlemlerin sonucunda bir dilin nasıl sosyal biliş etrafında ortaya çıkabileceğini, hem de diğer bilişsel ve beyinsel yapıların bize biliş açısından, özellikle de sosyal biliş açısından, insan beyninin nasıl çalıştığını gösterebilecek potansiyele sahiptir.

 

Sağır çocuklardan öğrendiğimiz kadarıyla, gördüğümüz şey dilin kurallı ve kavramsal bir şekilde oluşması için bir topluluğa ihtiyaç duyduğudur. Bir kişi tek başına kritik dönemleri geçirdiğinde, ya homesign gibi dil kadar geniş kapsamlı olmayan temel ihtiyaçları karşılayan basit bir imgeleme sistemi oluşuyor, ya da bilişsel eksiklikler baş gösteriyor. Bu da sosyal bilişte dilin nasıl bir yer edindiği hakkında bilgilendirici.

 

 

Dil Hangi Modaliteden Evrilmiştir?


Dil evrimi, beyinin bir organ olarak fosil kayda sahip olamamasından kaynaklı olarak, bilişsel bilimin en büyük sorularından bir tanesidir. Bu soruya çözüm ararken, evrimsel çalışmaların temellerinden biri olan karşılaştırmalı metottan yararlanıp, diğer hayvanların bilişsel ve dilsel yetilerini hem bizimki, hem de kendi aralarında karşılaştırmaktayız.

 

Evrimsel çalışmalarda, özellikle incelediğimiz türler arasında evrimsel olarak en yakın olduğumuz türler, şempanzeler ve maymunlar incelenmektedir. Şempanzeler şu ana kadar yapılan çalışmalar sonucunda, sessel dil olarak büyük bir başarı göstermemişlerse de, iş işaret diline gelince şempanzeler, kuyruklu ve kuyruksuz maymunlar9 umut verici sonuçlar sağlamışlardır. Bunun sebebi olarak da en büyük biyolojik farklılığın, insan ağız ve gırtlak yapısının dile diğer türlerden daha yatkın olması gösterilir10. 

 

Bu bulgular bizi, karşılaştırmalı evrimsel çalışmaların doğası gereği, şu sonuca götürmüştür; Eğer evrimsel olarak bize en yakın türler bizim dili işitsel yolla kullandığımız gibi kullanamıyor, fakat bizim kendi türümüzde belli komplikasyonlar sonucunda kullandığımız işaret dilini kullanabiliyor ise, işaret dili aslında iletişimin temeli olabilir, ve yine onlarda olmayıp bizde olan inik gırtlak11 da son ortak atamızın bir özelliği olmayıp bizde sonradan gelişmiş bir şey olabilir.

 

Bu çeşit biyolojik evrimin bize verdiği ipuçlarına bakarak bizim iletişim dilimizin hakkında bir sonuç çıkarmaya çalışmak, yeni yeni gelişen işaret dili bilişiyle de daha fazla sohbet ve tartışma konusu haline gelmiştir.

 

Şu an bile görebildiğimiz bir kanıt ise, üstte de örneğini verdiğim, dil edinimi sürecinden gelmektedir. El kaslarımızın kullanımı dil kasından daha erken yaşta gerçekleşir, örneğin bebeklerin doğuştan itibaren bir şeyi kavrama refleksi vardır. Dil hem ağızda çok yer kaplayan hem de kontrolü zor bir organdır, bu yüzden işaret dilinin agulama süreci, konuşulan dilin agulama sürecinden daha önce gerçekleşir. Bu da dilin işaret dilinden, yani daha temel bir kas sisteminden, konuşma diline geçiş yaşadığını söylemek için bir argüman sayılabilir.

 

 

Naçizane Düşüncelerim


Buraya kadar buzdağının görünen kısmı hakkında elimden geldiğince birkaç bilgi vermeye çalıştım. Bu konuda söylenecek çok şey var aslında, çünkü henüz bakir bir alan hakkında konuşmaktayız, eğer buzdağı bir alegori olarak kabul edilecek ise daha buzdağının boyutunu söyleyemiyoruz diyebilirim.

 

Benim için İşaret Dili Bilişi aslında çok verimli bir alan, fakat daha yolun başında. Konuşulan diller için yapılmış olan çalışmaların sadece belli bir kısmı işaret dilleri için yapılmış durumda. Bu da genellikle dil edinimi alanında toplanıyor, fakat örnek olarak cümle işlemlenmesi çalışmaları, teknolojinin yeteri kadar gelişmemesi sebebiyle zor bir iş olduğu için ileri seviyelerde yapılamıyor.

 

Ve sadece bu alanlar da değil, eğer işaret dilini, işitme kaybı gibi bir komplikasyona yeni bir “adaptasyon” olarak görürsek, beyin plastisitesinin beyinde ne gibi değişimlere yol açtığı da çalışılmamış bir sürü alandan bir tanesi.

 

Eğer insan bilişine karşılaştırmalı bir açıdan bakıyor isek (hayvan çalışmaları, beyine hasar vs.) insan türünün kendi içinde yapabileceğimiz, konuşan insanlarla dilsel olarak eşit düzeyde olan ve olmayan (işaret dilini sonradan öğrenen) sağır insanlarla yapılacak çalışmalar, bize insan zihninin temel stratejilerini ve hangi durumlarda beynin diğer bölgelerinden de yardım alındığını, bu bölgelerin nasıl değiştiği ve işaret dili bilişine nasıl katkıda bulunduğunu anlamamız için en büyük fırsatlardan bir tanesi. Çünkü baktığımız zaman insan doğasının en temel özelliklerini, kültür ve dil, gösteren ve bizimle farklı bir modaliteyi kullanan bir topluluğu göz ardı etmek kesinlikle büyük bir yanılgı olur.

Boğaziçi Üniversitesi Dilbilim Bölümü’nde lisans eğitimini sürdürmektedir. İşaret dilleri ve işaret diline dair yapılan bilişsel araştırmalar ilgisini çekmektedir.

İstanbul Üniversitesi Dilbilimi Bölümü son sınıf öğrencisi olarak lisans eğitimine devam ediyor. Yüksek lisansında insan belleğinin işlemsel modelleri üzerine çalışmak istiyor.

1: Sağır terim olarak işaret dili konuşanlar arasında kötü bir anlam taşımamaktadır. Duyma yetisini kaybetmiş ve TİD kültüründen olan kişilere denir. Koç Üniversitesi’nde Hasan Dikyuva’nın sağır olmak hakkında söylediklerine bakabilirsiniz.
2: Kullanılan kanal olarak düşünebiliriz. Görsel modalite dediğimiz zaman dilin görsel yollarla iletilmesini kastediyoruz. Dil söz konusu olduğunda iki kanal var, birincisi oral-işitsel kanal, bildiğimiz sessel dil, ikincisi ise görsel kanal, yani işaret dili.
3: Bu yazıda vereceğim bilgileri dil üstüne vereceğim. Fakat TİD sağır kültürü hakkında bilgi almak isterseniz, https://tidegitim.com/sagir-kulturu/ sitesini ziyaret edebilirsiniz.
4: 
Bir ailede ya da sülalede oluşan bir genetik mutasyon sonucunda sağırlığın yaygın olması durumunda, köyler genellikle kendi işaret dillerini oluştururlar. Türkiye’de de bu örneğe rastlamaktayız, bknz; Mardin İşaret Dili ve Toros İşaret Dili.
5: Kritik periyot dil edinimi çalışmalarında bulgulanmış bir faza işaret eder. Her ne kadar bu fazın aşamaları ve tam olarak hangi yaşlar aralığında olduğu bir tartışma konusu olsa da, 0-6 yaş’ın (ve bu süreçte de ilk altı ay, ilk dokuz ay gibi farklı aşamalar bulunur) dil ve bilişsel gelişim için mühim olduğu biliniyor. Bu yıllarda dilsel veriye yeterince maruz kalmayan, konuşmayan, dilsel bir bağlamda bulunmayan çocukların bu fazdan sonra ‘normal’ bir konuşma yetisi geliştirmesi ihtimali oldukça düşüyor.
6: Beynin dışarıdan gelen etmenlere ve girdilere göre bazı bölgelerin yapısını ve işlevlerini değiştirmesi becerisi. Bu beceri yaşın artmasıyla beraber gittikçe azalır ama asla tam olarak tükenmez. Bu sayede hayat boyunca yeni bir şeyler öğrenmeyi sürdürebilmekteyiz.
7:  Lucy filmindeki gibi  “İnsan, beyninin %10’unu kullanır.” tarzında bir hurafeden bahsetmemekteyim. Daha ziyade normal gelişim şartlarında kullandığımız beyin kapasitesini kullanamamaktan söz ediyorum.
8: Homesign, sağır çocukların evde konuştuğu tam bir dil olmayan işaret sistemidir. Hem bir topluluk tarafından konuşulmadığı için, hem de sözdizim, anlambilim, biçimbilim gibi alanlarda daha basit düzeyde kaldıklarından dil sayılmazlar. Kısıtlı sayıda sınırsız üretim gücünden ziyade, belli işlevlere belli işaretlerin atanmasıyla oluşurlar.
9: 
İngilizcede apes and monkeys arasında ayrım yapılmaktadır. Türkçede ikisi de maymun olarak çevirilirken, fark kuyruk üzerinden yapılmaktadır.
10: Bu konuda Fitch ve Reby’nin 2001 yılındaki çalışması, inik gırtlağın sadece insana özgü bir özellik olmadığını savunuyor, ayrıca sesletim için inik gırtlağın en kilit nokta olmadığı da çalışmanın diğer bir savunduğu nokta.
11: İng. Descended Larynx.

  • Emmorey, K. (2001). Language, Cognition, and the Brain: Insights From Sign Language Research (1st ed.). Psychology Press.
  • Pénicaud, S., Klein, D., Zatorre, R. J., Chen, J.-K., Witcher, P., Hyde, K., & Mayberry, R. I. (2013). Structural brain changes linked to delayed first language acquisition in congenitally deaf individuals. NeuroImage, 66, 42–49. https://doi.org/10.1016/j.neuroimage.2012.09.076
  • Skotara, N., Salden, U., Kügow, M., Hänel-Faulhaber, B., & Röder, B. (2012). The influence of language deprivation in early childhood on L2 processing: An ERP comparison of deaf native signers and deaf signers with a delayed language acquisition. BMC Neuroscience, 13(1), 1–14. https://doi.org/10.1186/1471-2202-13-44
  • Fitch, T. W. (2010). The Evolution of Language (Approaches to the Evolution of Language) (1st ed.). Cambridge University Press.
  • Hauser, M. D., Chomsky, N., & Fitch, T. (2002). The Faculty of Language: What Is It, Who Has It, and How Did It Evolve? Science, 298(5598), 1569–1579. https://doi.org/10.1126/science.298.5598.1569
  • Senghas, R. J., Senghas, A., & Pyers, J. E. (2005). The Emergence of Nicaraguan Sign Language: Questions of Development, Acquisition, and Evolution. In Jean Piaget Society Meeting, S. T. Parker, J. Langer, & C. Milbrath (Eds.), Biology and Knowledge Revisited (pp. 287–306). Taylor & Francis.