2. Giriş


Geçtiğimiz günlerde, İnsan Makinesi serimin ikinci kısmı olan bu yazıyı yazarken Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı, değerli bilim insanımız Türker Kılıç ile Flaps Club marifeti ile bir röportaj gerçekleştirdik. Bu röportajda hocamız fikir dünyasını bizlere aktarırken oldukça önemli bir tespitte bulundu:

 

“Bilimin asıl amacı cevap vermek değil, doğru soruyu sorabilmektir.” 

 

Bu yazıda İnsan Makinesi kavramına giden yolda tıbbın gelişimini ve sonucunda mekanistik felsefenin ortaya çıkışını ele alacağız. İnsan vücudu ve çalışma prensipleri ile ilgili doğru soruları sorabilen bilim insanlarını konuşacak, buluşlarını yorumlayacak ve değerlendireceğiz. 

İyi Okumalar.

 

 

2.1 İlkel Tıbbın Gelişimi


Antik Yunan’da yaşama dair ortaya atılan çeşitli görüşler, doğal olarak tıp alanını da etkilemiştir. Antik Çağ öncesi bütünüyle metafiziksel açıklamalar barındıran ilkel tıp, dirimselci düşüncelerin kabulünden sonra insan bedeninin mekanizmalarını keşfetmeye çalışan bir bilim haline gelme yolunda ilerlemeye başlamıştır. 

Bu gelişimi incelemek için ilk olarak Hipokrat ve Galen’den bahsetmek gerekir. Anadolu topraklarından çıkmış bu iki büyük hekim, zamanının en önemli çalışmalarını gerçekleştirmiştir. 

Hipokrat, dini ritüeller ve kadim büyücülük ekseninde bulunan ilkel tıp düşüncelerini terketmiş, Aristoteles’in (önceki kısımda bahsettiğimiz) dört element kuramını kabul etmiş ve benzer şekilde insan vücudunun da dört temel öz su ile çalıştığını öne sürmüştür. İnsanların karakterlerini ve sağlık durumlarını belirleyen bu öz sularını da kan, balgam(mukus), sarı safra ve kara safra olarak adlandırmış; vücuda alınan besinlerin bu sıvılara dönüştüğünü, eğer zararlı besinler vücuda alınır ise, öz suları kirleterek hastalıkları meydana getirdiğini düşünmüştür. 

 

Hipokrat

 

Humoral Patoloji Teorisi olarak bilinen bu teori, başta Galen ve İbn-i Sina olmak üzere Yunan ve Arap bilim insanlarının öncülüğündeki araştırmalar ile geliştirilmiş; evrendeki dört ana unsur ve insandaki dört ana unsurun birbirleriyle etkilerini, özelliklerini, ürettiği hastalıkları ve bu hastalıkların tedavilerini kapsayan dönemin en önemli tıp teorisi haline gelmiştir.

 

*Eğer bu yazıyı mobil bir cihaz ile okuyorsanız tablonun tamamını görmek için telefonunuzu yatay olarak kullanmayı deneyin.

Dört Unsur Hava Ateş Toprak Su
Dört Öz Su Kan Sarı Safra Kara Safra Balgam
Organı Kalp-Akciğer Karaciğer-Öd Dalak-Mide Beyin
Mevsimi İlkbahar Yaz Sonbahar Kış
Yaş Dönemi Çocukluk Gençlik Erişkinlik İhtiyarlık
Fiziksel Özelliği Nemli-Sıcak Kuru-Sıcak Kuru-Soğuk Nemli-Soğuk
Rengi Kırmızı Sarı Siyah Beyaz
Tadı Tatlı Acı Ekşi Tuzlu
Zamanı Sabah Öğle İkindi Akşam
Karakteri Sıcakkanlı Öfkeli İçine Kapanık Soğukkanlı
Burcu İkizler-Boğa-Koç Başak-Aslan-Yengeç Terazi-Akrep-Yay Balık-Kova-Oğlak
Musiki Makâmı Şehnaz Isfahân Neva Rast Hicaz Büzürk Irak Bûselik Zengûle Huseynî Uşşâk Nevrûz
      Tedavisi Kuru, Sıcak İlaçlar Nemli, Soğuk İlaçlar Nemli Sıcak İlaçlar Kuru, Sıcak İlaçlar

İslam Tıbbında Humoral Patoloji Teorisi (Wikipedia)

 

2. Yüzyılda yaşamış olan ve döneminin en büyük hekimi olarak kabul edilen Galen, insan vücudunun temel mekanizmalarını döneminin en akılcı yöntemleriyle ele almış ancak dirimselci düşünceye bağlı kalarak ruhani kavramları insanın sistemlerinin merkezine yerleştirmişti. Galen’e göre insan yaşamının işleyişi yaşam özü adını verdiği bir kuvvete bağlı idi ve havada bulunan yaşam özü, nefes yolu ile bedene akciğerlerden giriyor, sonrasında kalbe ulaşıp burada insanın dört temel öz suyundan biri olan kan ile karışarak yaşamsal özleri oluşturuyordu.

 

Galen

 

Bu teorilerine binaen Galen, ısının yaşam ile doğrudan ilişkisi olduğunu düşünmüştü.  İnsan vücudu sıcaktı ancak öldükten sonra soğuyordu. Galen’in bu gözlem üzerine yaptığı çıkarıma göre, yaşamsal özler oluşurken insan kalbinde ısı açığa çıkıyor ve böylece beden ısınıyor; ölümden sonra ise yaşamsal özlerin oluşumu durduğu için beden soğuyordu.

Galen aynı zamanda kan ve kanın hareketleri ile ilgili çalışmalarda bulunmuş; vücutta kanın üretildiği merkezin karaciğer olduğunu, atardamarların kalpten, toplardamarların da karaciğerden çıktığını belirtmiş; bu ayrı sistemlerin birbirleri ile kalp duvarında (septum) birleştiğini gözlemlemiş; bu kalp duvarının gözenekli yapısı sayesinde kanın atardamarlardan toplardamara geçtiğini söylemiştir. 

 

Batı’da Avicenna olarak bilinen ve pek çok ansiklopedik kaynakta modern bilimin kurucularından biri olarak nitelendirilen İbn-i Sina, yazmış olduğu yüzlerce kitap ve makale ile döneminin şüphesiz en önemli ve üretken bilim insanıdır. Anatomi, fizyoloji ve farmakoloji başta olmak üzere tıp alanındaki çalışmaları ile insan vücudunun mekanizmalarının anlaşılmasına büyük katkı sağlamıştır.  Özellikle 5 ciltlik El Kanun Fi’t Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı başyapıtı 18. yüzyıla kadar Avrupa’da tıp fakütlelerinde başucu kitabı olarak okutulmuştur.

İbn-i Sina,  başta Aristoteles olmak üzere Antik Yunan düşünürlerinin eserlerini inceleyerek metafizik, akıl ve ruh kavramlarını kendince yorumlamıştır. Pek çok hastalık için tedavi yolları geliştirmiş, suç sayılmasına rağmen kadavralar üzerinde çalışarak hastalıkların mekanizmasını anlamaya çalışmıştır. Kendisini aynı zamanda bir ruh hekimi olarak görmüş; hastalıkların iyileştirilmesinde en etkili yolun ruhu tedavi etmekten geçtiğini düşünmüştür. Bu manada müziği çok önemli bulan İbn-i Sina, hastalık tedavilerinde müziği kullanması ile ünlüdür. 

Genel olarak* anlattığım şekliyle Rönesans öncesinde Hipokrat, Galen ve İbn-i Sina’nın öncülük ettiği tıp, deney ve gözlem odaklı modern bilimin ortaya çıkışında önemli bir rol oynamıştır.  Fakat sıkıca bağlı oldukları dirimselci görüşleri sebebiyle, vücudun çalışma prensiplerinde enerji üretimi, duyuların işleyişi, kalbin mekanizması gibi bilinmezlere cevap ararken kutsal yaşam kuvvetleri, ruhlar dünyası gibi bilinmez düşünceleri açıklamalarından kapı dışarı edememişlerdir.

 

2.2 Modern Tıbbın Gelişimi


15. yüzyılda yaşamış zamanının en cüretkar bilim insanı olarak nitelendirilen Paracelsus, bu geleneksel düşüncenin değişimi için fitili ateşleyen kişilerden biridir. Geleneksel tıbbın temellerinin Antik Çağ’da kaldığını, eskidiğini söyleyen Paracelsus, büyük bir meydanda öğrencileriyle beraber Hipokrat, Galen ve İbn-i Sina’nın kitaplarını yakmasıyla bilinir.

Büyük bir simyacı olan Paracelsus, tüm varlıkların materia prima (ilk maddeler) adını verdiği tuz, civa ve kükürtten oluştuğunu, yani tüm varlıkların temel yapıtaşlarının aynı olduğunu söylemiştir. Bu düşüncesinin ve diğer çalışmalarının bir sonucu olarak, bilim tarihinde oldukça önemli bir yeri olan ve kimyasal prensiplerin, tıpkı cansız varlıklarda olduğu gibi canlı varlıklarda da geçerli olması gerektiğini anlatan iotrakimya görüşünü ortaya koymuştur. **

İotrakimya, canlılardaki bozuklukların kimyasal kökenli olduğunu, açıklama ve tedavilerinin de kimyasal yöntemlerle yapılması gerektiğini söyler. Bu görüş, tahmin edebileceğiniz gibi modern tıbbın ve dolayısıyla da modern farmakolojinin temelini oluşturmuştur. 

 

Paracelsus

 

İnsanların yaşamını sürdürmesi için gerekli olan mekanizmanın, tıpkı cansız maddelerdeki mekanizmalardaki gibi kimyasal süreçlere sahip olduğu fikri, beraberinde pek çok önemli düşünceyi beraberinde getirmiş; Rönesans’ın ardından bilimsel alanlarda hızla yükselen Avrupa’da bilim insanlarına yepyeni bir ufuk açmıştır.

Orta Çağ boyunca genel kabul gören, Kilise’nin de desteklemiş olduğu Galenci düşüncelerin pek çoğu Avrupa’da filizlenen modern bilimin esaslarına aykırıydı. Yeterli kanıtlar sunulmamış, kontrollü deney ve gözlemler esaslıca ve sistematik biçimde yapılmamış, dolayısıyla modern bilimsel temeller kullanılmamıştı. Galen, bir insan kadavrası üzerinde diseksiyon (içini açma ve gözlemleme) dahi yapmamıştı zira bu iş Roma hukukuna göre dini gerekçelerle yasak kabul ediliyordu. 

Aradan geçen yüzlerce yılın ardından Rönesans ile birlikte filizlenen Yeni Avrupa’ya Doğu’dan miras kalan bilimsel çalışma mantığı, Antik Yunan eserlerinin yorumları ve ortaya koyulan yeni keşifler sayesinde köklü bir değişim başlamak üzereydi.

16. yüzyılda yaşamış olan Andreas Vesalius, hiç şüphesiz bu değişimin öncülerindendi.  İnsan anatomisi alanında o zamana kadar yazılmış en ileri eser olan De Humani Corporis Fabrica (İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine Yedi Kitap)’yı yazan Vesalius, bu başyapıtının her bir kitabında insan vücudundaki bir sistemi ince ayrıntılarıyla ve muhteşem çizimlerle ele alıyordu.  

 

Vesalius
Vesalius’un Çizimlerinden Bir Örnek

 

Vesalius, insan kadavraları üzerinde yaptığı diseksiyon çalışmalarıyla ün kazanmıştı. Bu çalışmalarıyla geçmişte yazılmış tıp alanındaki eserleri okurken edindiği bilgileri test edebiliyordu ki bunun sayesinde kök salmış pek çok yanlış bilgiyi düzeltebilmiştir.  

Örneğin, Galen’in çalışmalarına göre atardamarlar toplardamarlar ile kalp duvarında birleşiyor; kan kalpteki sağ karıncıktan sol karıncığa, bu iki karıncığı ayıran duvarın içindeki gözeneklerden geçiyordu. Ancak Vesalius, bizzat insan kalbini çıkartıp yakından inceleyerek kalp duvarının geçirgen olmadığını keşfetmiştir. Fakat bu keşfe rağmen ilk başta Galenci tıbba sıkıca bağlı olan hocası Slyvius’a karşı gelmemiş; gözenekleri bulamamış olmasına rağmen “Görünmez gözeneklerden kanı geçiren Yaratan’ın sanatına şaşıyoruz.” demiştir. Neyse ki, eserin ikinci baskısında bu hatasından dönerek, Galen’in söylediği şeyin mümkün olamayacağını özellikle belirtmiştir.

Vesalius, diseksiyonu sistematik bir biçimde bilimsel veriler sağlamak ve ayrıntılı çizimler yapmak için kullanmıştır; Rönesans Avrupa’sında halkın önünde kadın bedeninin içini açarak gösteriler yapan doktorlar gibi çalışmamıştır. Orijinal De Humani Corporis Fabrica’nın kapağında da bu gösterilerden birinin çiziminin yer alması da bu anlamda oldukça manidardır.

 

De Humani Corporis Fabrica’nın Kapak Çizimi

 

Vesalius, yaşadığı dönemde Kilise tarafından topluma ve bilim insanlarına dayatılan pek çok düşünceyi yanlışlayacak kanıtlar sunmuştur. Bunlardan belki de en önemlisi, kadının erkeğin kaburga kemiklerinden birinden oluştuğu ve bu sebeple erkeklerin kadınlardan bir tane daha az kaburga kemiğine sahip olduğunu söyleyen din temelli tıbbi düşünceyi yıkmış olmasıdır. Diseksiyon çalışmaları ile Vesalius, erkeklerin ve kadınların onikişer kaburga kemiğine sahip olduğunu gözlemleri ile ortaya koymuş ve Kilise içinde infial yaratmıştır. 

İnsan anatomisini Antik Çağ’dan kalma dirimsel açıklamalardan kurtaran, modern tıp tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen Vesalius’un çalışmaları, Kilise egemenliğindeki Avrupa’da büyük tepki görmüş; hatta Galen tıbbını destekleyen hocası Sylvius tarafından da yalanlanmıştır.

 

2.3 Kan Dolaşımının Keşfi


Vesalius’un anatomi alanındaki eserleri oldukça önemliydi, ancak kalbin çalışma prensipleri ve dolaşım sistemini açıklamakta aciz kalmıştı. Geleneksel tıbbi düşüncelerin yenilenmesi için kalbin çalışma prensibine bilimsel bir açıklık getirilmesi şarttı. Bu konuda, Vesalius’un ölümünden 14 yıl sonra dünyaya gelen ünlü tıp doktoru William Harvey, büyük bir önem arz etmektedir.

 

William Harvey

 

Harvey, Vesalius’un bilimsel düşünce tarzına yakın birisiydi.  Kontrollü deney ve gözleme dayalı bilimsel metodu ile insanda ve yüze yakın hayvan türü üzerinde diseksiyon çalışmaları yapmış; Vesalius’un eserlerinde eksik kalan kan dolaşımı meselesini önemli ölçüde açıklığa kavuşturmuştur.

Harvey, öncelikle kalbin kan akışı mekanizmasını araştırmış ve ruhların kanı hareket ettirdiği dini görüşünün aksine, kalpteki karıncıkların kasılarak ve gevşeyerek kanı hareket ettirdiğini gözlemlemiştir. Galen’in gelgitli kan hareketi düşüncesinin yanlış olduğunu, kanın damarlarda yalnızca bir yönde ilerlediğini ve bu ilerleyişin de bu kasılma – gevşeme hareketleri sayesinde mümkün olduğunu ortaya koymuştur.

Bu gözlemlerini matematiksel olarak kullanmış; kalbin hacmini ve atma hızını çarparak vücutta ne kadar kan bulunduğunu hesaplamıştır. Yaptığı hesaplamaya göre kalp vücuda saatte yaklaşık 245 litre kan pompalamaktaydı. Bu kadar kan vücutta nasıl bulunabiliyordu ve nereye gidiyordu? Diğer gözlemleri ve bu hesabını birleştirdiğinde bu soru ancak vücutta sınırlı miktarda bulunan kanın bir döngü içinde hareketi ile, yani bir dolaşım sistemi teorisi ile yanıtlanabilirdi. Kalpten atılan kan, vücudu uçtan uca dolaşıp kirlendikten sonra akciğerde temizleniyor ve kalbe geri geliyordu. Aynı zamanda kanın temizlilik – kirlilik özelliğini de açıklayarak Harvey, küçük kan dolaşımını keşfetmişti. 

 

Kan dolaşımın varlığını keşfettikten sonra Harvey, bu kan dolaşımının nasıl gerçekleşebildiği üzerine uzun süre kafa yormuş ve dokulardaki atardamarlar ile toplardamarlar arasında bağlantının nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışmıştır. Daha öncesinde Vesalius da bu konuda çalışmış ve Galen’in kalpteki gözenekli duvar teorisini çürütmüştü. Harvey ise, dolaşım sisteminin varlığı ile dokulara kadar uzanan atardamarlardan toplardamarlara geçişin varlığını matematiksel olarak ele almış ve gözle görünmeyen küçük damarların bu geçişi sağladığını teorik olarak ortaya koymuştur. Bugün o damarlara kılcal damarlar diyoruz.*** Ancak Harvey, henüz mikroskop icat edilmediği için onları gözlemleyememiş ve işlevlerini ortaya koyamamıştır.

Harvey dolaşım sistemi üzerine yaptığı diğer çalışmalar ile kanın akciğerde temizlenme işlemi, nabzın kaynağı olan kan basıncı gibi oldukça kritik bulguları ile bilim dünyasına oldukça önemli katkılar sunmuş ve bilinmezlikle kıvranan pek çok soruyu cevaplandırmıştır. Akılcı ve modern bilimsel yöntemleri etkili şekilde kullanması ile modern tıbbın gelişiminde oldukça önemli bir yere sahiptir.

 

2. Sonuçlar


İnsanın cevaplayamadığı sorulara verdiği yanıtlar, oldukça uzun bir zaman boyunca yalnız bilinmezlikti. Yaşam kavramı için de bu durum böyle başlamış; insan vücudunun çalışma prensipleri düşünülürken sahip olunan bilgi birikimi ile akılcı biçimde açıklığa kavuşturulamayan meseleler, insanlığımızın bir parçası olan hayal gücümüzün yarattığı gerçeklikler ile çözümlenmeye çalışılmıştır. Bilim, bilinmezliğin üstüne giderek insan medeniyetinin gelişimi ile paralel olarak güçlenmiştir. 

Bilimin 17. Yüzyıl itibariyle canlılık, yaşam, madde gibi anlaşılmaz meseleleri kısmen anlaşılır hale getirmesi ile eskiden bilimin bu tür şeyleri açıklamakta aciz kalacağını söyleyenler oldukça yanılmıştı. 

Bu keşifler sayesinde aslında Antik Çağ’dan beri ilerigörüşlü kimi filozoflarca düşünülen ama dile getirilmeye imkan bulunamayan, cüret edilemeyen bir düşünce olan mekanistik felsefe doğmuştur.  Bir giriş özeti ile anlatmak gerekirse mekanizm, evrende gerçekleşen tüm olayların, duygular ve düşünceler de dahil olmak üzere tüm olguların, hayatın, kısaca var olan her şeyin hareket ve değişimlere bağlı olarak var olduğunu, evrensel biçimdeki bilimsel kurallara tabi olduğunu belirten felsefi görüştür. 

Bilimin açıklayabildikleri, halen tüm bilinmezliklere nazaran oldukça küçük bir hacimdeydi fakat bu artık bir sorun değildi. İnsanlık modern bilimsel düşünce ile tanışmış ve bilinmezliğe doğru adımını cesurca atmaya başlamıştı. 

İnsan mekanizmalarının keşfindeki gelişmeleri ele aldığımız ikinci kısmı burada noktalıyoruz. Üçüncü kısımda başta Descartes, Newton, Darwin olmak üzere, modern bilimin doğuşunun ardından ortaya atılan zor soruları yanıtlamak için doğru sorular sorabilen modern bilim insanlarının çalışmalarını ele alacak ve bu çalışmaların doğurduğu çok önemli kavramlar olan şans ve gerekliliğe giriş yapacağız.

Bilimle kalın!

 

Ek


*Tıbbın bu safhalardaki gelişiminde rol oynayan daha pek çok ismi yazmadığım için bir nebze vicdan azabı çekiyorum, ancak konuyu saptırmamak ve yazıyı geniş ayrıntı içeren bir tıp tarihi yazısı haline getirmemek için sadece en mühim birkaçından bahsettim. 

** Orta Çağ’ın büyük klinisyeni Razi, yazdığı bilimsel eserlerde yüksek kimya bilgisini uygulaması sebebiyle kimi kaynaklarda iotrakimyanın atası olarak kabul edilmektedir.

***Kılcal damarları ilk kez düşünenin Harvey olmadığı, İbn-i Sina’nın da bunları tanımladığı yönünde düşünceler mevcuttur. Bu düşüncenin doğruluğunu henüz test edemediğim için yazıma eklemedim ancak ileride doğru olduğuna kanaat getirirsem güncelleme yapacağım.

 

Kaynakça ve İleri Okumalar


Peter M. Hoffman. Yaşamın Kökeni, Say Yayınları, 2016.

Ayten Altıntaş. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi 2010-2011 Ders Notları

Veli Çağlar ve Nermin Çelik ve Beyza Şevkioğlu, Kalp Anatomisinin Tarihsel Serüveni, International Journal of Basic and Clinical Medicine, 2014.

Ahmet Acıduman ve Berna Arda. Er-Razi ve Hamidiye 1013 Üzerine Bir İnceleme, Türkiye Klinikleri J Med Ethics, 2006.