Felsefi çalışma, hangi toplumsal bağlamlarda (ülke, zamanın ruhu, ekonomik gelişmeler vb.) İcra edileceğine mi bakılmalı yoksa sahip olduğu evrensel bir amaca yönelik mi yapılmalı?


 

Nasıl ki bilim evrensel olma iddiasında, her zaman için geçerli ve zaman dışı ilişkileri açıklamak veya bulmak, keşfetmek iddiasındaysa felsefenin de gayet tabii ki amacı, ruhu budur. Soruyu daha iyi şöyle sorarsak; ama insanların felsefi doğruyu, felsefi hakikati, felsefi açıklamayı böyle düşünmeleri, böyle bir hedef peşinde koşmaları… Bir, pratik olarak nereye kadar mümkündür? İki, ne kadar gerçekten böyledir? Neticede filozof, içinde yaşadığı çağın adamı. Sorularını, o çağın soruları olarak sorar. O çağ siyasete meraklıysa, o da siyasete meraklı olur. O çağ, İslamiyet’in veya Hıristiyanlığın geldiği bir Orta Çağsa ister istemez ilgisinin büyük bir kısmını dine yöneltecektir. Anlatabildim mi? O ayrı mesele.

 

Yani şöyle diyelim, her bir insan kendi kişisel mizacı bakımından da farklıdır. Mesela ben, siyaset felsefesinden hoşlanmam, ahlak felsefesinden hoşlanırım. Sen bunlardan da hoşlanmazsın, daha ziyade bilgi meseleleri seni ilgilendirir. Yani fiilen veya pratikte filozoflar, belli bir mizaca sahip, belli bir toplumda, belli bir zamanda yaşayan insanlar oldukları için aradıkları şeyler, bunlar tarafından belirlenmiş şeylerdir. Ama hedefleri ve amaçları, deyim yerindeyse, ebedi hakikattir. Bütün zamanların üzerinde olan bir hakikattir. Ha böyle bir hakikat var mıdır, o ayrı bir mesele. Mesela siyaset yapacaksınız, hangi rejim insan tabiatı için daha uygundur? Bir rejim özgürlüğe mi dayanmalıdır güvenliğe mi? Acaba eşitlik mi önemlidir özgürlük mü? Şimdi sen bu soruyu sorduğun andan itibaren, ister istemez, bütün insanlar için sorarsın ve cevabını bütün insanlar için verirsin. Bana sorarsan, tarihin ve insanın hayatının anlamı, bilgi ve özgürlüktür. Ben bunu söylediğim zaman, “E canım şimdi, 2000’li yılların Türkiye’si için bu doğrudur”, demem. Gelecekteki nesilleri de bağlayıcı bir cümle olarak söylerim bunu. Bu biraz da şeye benzedi, “Hocam sanatta önemli olan evrensellik midir yerellik midir?” Bence bu da boş bir sorudur. Sanatçı tabi ki yereldir, ister istemez belli bir toplumun, zamanın ve kültürün adamıdır. Ama sanatçının onla da bir değeri vardır, bir şey ifade edecekse kalıcı bir şey ifade etmek zorundadır. İnsanlık durumuyla ilgili bir şey ifade etmek zorundadır. Yani Urfalılar ile ilgili değil, Türklerle de ilgili değil, insanla ilgili… Aşk hakkında konuşacaksa insan aşkı… Kadın hakkında konuşacaksa hayalindeki, idealindeki veya bilgisinin olduğu kadın hakkında konuşacaktır. Ama insan, acaba kendi tecrübeleri, kendi toplumu veya kendi özel şahsi tecrübe deneyleri olmak açısından konuşabilir mi? O ayrı mesele. Ha bence de konuşamaz ama düşünüyorum şimdi,

 

Yaşar Kemal… Sevdiğim bir iki kitabından bahsettiğim için söylüyorum adını. Yer Demir Gök Bakır.. Beni çok etkilemiş, niye etkilemiştir? Şimdi, Yaşar Kemal orada nedir? İşte orada bir kadın vardır veya bir adam vardır -ismi Satılmış mıydı neydi. Çaresizlik içindeki bir toplum, zavallı adamı evliya derecesine çıkarır. Adam bilir kendisinin öyle bir şey olmadığını ve başına da bela geleceğini… Çünkü evliya derecesine yükseltildiği zaman kendisini ölüm beklemektedir. Şimdi bu, evliya derecesine yükseltilen, toplumun da kendisinin böyle bir rol almasını istediği ve olayların da kendisini oraya doğru ittiği bir olay. Bu tip, yerel mi evrensel mi? Yerel ve evrensel. İyi bir yerel, iyi tecrübeye ve somut köklere dayandığı için yerel ama kahraman, karakter ve tip olarak evrensel. Yani felsefe için de böyle bir şey. Yani yerel felsefe olmaz ama Türkiye’nin meselesi eğer basit, teknik ve teknolojik meseleyse yereldir. İyi de sanatçının, bilim adamının veya filozofun konusu bu değildir. Acaba anlatabildim mi? Şöyle diyelim istiyorsanız; Türkiye’nin sütlerini iyi değerlendirelim. Nasıl soğuk zincir kuralım da iyi peynir yapalım? İyi de bu ancak teknik bir meseledir ve bu teknisyenlerin meselesidir. Bu ne sanatın ne bilimin, hiçbir şeyin meselesi olmaz. Böyle mes’ele olmaz.

 

Eğer insan tabiatı varsa, iyi, kadın, erkek, tip, kıskançlık, sevgi, şefkat varsa -bak bunların hepsi var- bizi bunlar ilgilendirmiyor mu? Mesela Cervantes’in Don Kişot‘u, yerel mi evrensel mi? Yerel. Neden? Orta Çağ’ın sonunda artık yavaş yavaş şövalyelik ortadan kalkıyor. Orta Çağ’ın dünyası yavaş yavaş yok oluyor. Bir yarı meczup, hayalci ve şövalyeliğe inanan bir adam ne yapıyor? Atına biniyor ve kuşanıyor, kraliçeyi veya prensesini mutlu etmek ve şan şöhret elde etmek için yel değirmenleriyle savaşıyor. Şimdi bir bakıma yerel, hatta zamansal. Şimdi kovboy filmleri… Son Mohikan… Zamansal değil mi? Zamansal. Bakın hem zamansal hem değil. Neden? Çünkü hepimizin içinde bir Don Kişot’luk vardır. Hepinizin içerisinde erişmek istediğimiz yıldızlar vardır, erişemediğimiz. Hepimizin ütopyalara ihtiyacı vardır. Hatta sana bir şey söyleyeyim mi? Benim arkadaşım, öğrencim vardı, “Hocam, dünyada bir tek kahraman vardır” demişti. Öğrencimin adını söylemekte de hiçbir mahzur yok, bizim İhsan Oktay Anar. Harikulade bir şey söylemişti, “Dünyada bir tek kahraman vardır, o da Don Kişot’tur” Kesinlikle haklıydı. Bakın, dünyada tek bir kahraman var, yani bu kadar evrensel. Ama ayağını bastığı yer veya konunun geçtiği yer ne? İşte bir şövalye, kaybolmakta olan bir dünya, Orta Çağ’ın sonu, İspanya… Yaşar Kemal’i örnek verirken onu da vermeye çalıştım… Yani sanat da böyle bir şey, felsefe de böyle bir şey.

 

Bizden istenen şey, felsefeden veya sanattan istenen şey “Ya bu memleketin problemine eğilin” demek, anlamsız bir cümle. Ama bu memleketin problemlerine eğilmesi gereken sözünü ettiği problemler yerel problemler, teknik problemler. Ona belediye başkanı eğilecek mesela. Bunlar anlamsız.