Modernizmden postmodernizme geçen dünya ne kazandı ne kaybetti?


 

Şimdi büyük anlatıların ancak kitle iletişim araçlarının değişmesiyle mümkün olabildiğini düşünüyorum. Büyük anlatıların varlığını ortaya koymaları da sonradan bu büyük anlatının bozulup yerine başka bir büyük anlatının gelmesi ve buna post modernizm gibi büyük anlatıyı reddeden bir anlatının gelmesini dahil ederek düşünüyorum. Şimdi modernizmde bu yapıyı değiştiren şey, kapitalist yayıncılık oluyor. Lyon’dan bahsetmiştik demin, bu kapitalist yayıncılık Avrupa’da olduğu için Avrupa’dan örnek veriyorum. Kapitalist yayıncılık ortaya çıkana değin, Avrupa’da insanlar genellikle doğdukları yerde ölüyorlar. İlçelerinin dışına, köylerinin dışına çıkmıyorlar çoğunlukla. Kentin dışına çıkma oranı ise %1. Çünkü bölgeler arası bir ticaret yok, kültürel alışveriş yok ve insanları buna zorlayacak herhangi bir şey de yok. Bu yüzden herkes hayata dair bütün verisini birincil ilişkilerinden alıyor. Her şeyi kendi deneyimliyor, kendi görüyor ve bir model inşa edecekse kendi zihnine dayanan bir model inşa ediyor. Bu model içerisinde o bölgedeki kilisenin veya kanaat önderlerinin varlığı önemli ama şunu unutmamamız gerekir, klişe modernizme kadar hiçbir yerde homojen değil. Yine devle büyükleri de homojen değil.

 

Bu homojenliğin homojen olmama durumunun bozulması, Luther matbaası ile beraber kitabın ancak çok zenginlerin erişebileceği pahalı el yazması olmasından kurtulmasıyla başlıyor. Böyle bir matbaanın ortaya çıkmasıyla beraber artık kitap satın alınabilir, daha ucuza elde edilebilir bir ürüne dönüşüyor. Ama şunu söyleyelim, hala entelektüel bir uğraş. Çünkü, okuma ve yazma oranları düşük. Bölgeler arası geçişkenlik olmayınca, dilsel olarak dahi farklılar. Lehçe farklılıkları, kullandıkları kelimeler, kavramlar farklı. Aşka bakışları farklı işte normal hayata ilişkin her şey farklı. Kitap burada ilk defa genel bir modern inşa etmeye yönelik bir kitle iletişim aracı oluyor. Şöyle düşünün, Paris’te yazılan bir roman hayata dair, her romanda olduğu gibi her şeye gönderme yapmak istediği için bunun içerisinde; ikili ilişkiler, ahlaki konular, aşk ilişkileri, ekonomiye yaklaşım, tanrıya yaklaşım, kişinin kendisiyle mücadelesi, kendine rağmen yaptıkları, kendi için yaptıkları. Büyük bir modelleme inşa ediyor roman. Bu Paris’te diyelim. Taşra bir kent olduğu için Lyon’u seçiyorum. Paris’i daha merkezi bir yer olduğu için seçiyorum. Paris’te yani başkentte üretilen bir model bir Lyonlunun daha önce hiç karşılaşmadığı caddelerden, hiç karşılaşmadığı hanımefendilerden, beyefendilerden, kanaat önderlerinden ve din adamlarından oluşuyor. Ona tamamıyla yabancı bir evren. O zamana kadar her şeyi birincil ilişkilerle, kendi duyuları ve gözlemleriyle çeken kişi ilk defa kendi erişim alanının dışında bir modeli okumaya başlıyor. Ve bu model çoğunlukla onların hoşlarına gidiyor. Çünkü, kitap modeli tek bir bağlam üzerine inşa edilmiş olmakla beraber, her zaman hayatın sıkıcı taraflarını dışarı atan ve en eğlenceli bir şekilde birleştiren bir öyküleme metodu. Bu yüzden de romanı okuduklarında hepsi, hayatın bütün sıkıcılığından sıkılmış ve acılarla karşılaşan roman kahramanını her zaman tutmak ile beraber o acılarla yüzleşmek zorunda olmadıkları için çok severek okumaya başlıyorlar.

 

O dönemi şöyle de düşünelim, bugünkü gibi kitle iletişim araçları yok. Bir bilgisayarları yok, gazete yok, video oyunları yok. Bir insan yirmi dört saat boyunca tarlada mı çalışıyor artık, kendi işini mi yapıyor bunun dışında yapacak bir şey yok. Muhteşem bir sıkılma ve boş vakit alanı var ve kitap bu boşluğu bütünüyle doldurmaya aday bir yapı. Şimdi bu yapı dilsel olarak bir homojenleşme getirmeye başlıyor. Bölgeler arasındaki lehçe farklılıkları bu kitapların bütün kentlerde okunmaya başlamasıyla kapitalist yayıncılıkla ortak bir dile doğru yönlenmelerini sağlıyor. Bir ikincisi kendi dışında insanlar var olduğunu, kendisine birkaç kilometre, birkaç on kilometre, birkaç yüz kilometre ötedeki insanların tıpkı kendisi gibi benzer duygulara sahip olduğunu ama ortamlarının farklı olduğunu görmeye başlıyor. Genellikle kapitalist yayıncılığın entelektüellerinin büyük kentlerde yaşamasından ötürü genellikle büyük kent modellerini görmeye başlayan taşralılar kendi dünyalarından bir sıçrama yaşıyorlar. Ve bu sıçrama içerisinde büyük kente özenmekle beraber, aşk ilişkilerine, ahlak ilişkilerine, hayata bakışlarını bu modele göre biçimlendirmeye başlıyorlar. Demek ki artık bir kitle iletişim aracı söz konusu ve ben kendi duyularımla, gözlemlerimle inşa ettiğim dünyadan başka bir dünyaya sıçrıyorum. Hiç görmediğim bir dünyanın anlatısıyla kendime yeni bir evren inşa etmeye başlıyorum. Ve bir homojenlik de sağlanıyor, standardizasyon oluşuyor. Şunun önemle altını çizeyim, kitap son derece bağlama sadık kalan bir kitle iletişim aracı. Yani başından sonuna kadar bir temaya sadık kalır ve bu tema içerisinde bütün hayatı çözümlemeye çalışır.

 

 

Bir ikincisi bir buluş kitle iletişim aracı gazete olacak, gazete kitaptan daha farklı özelliklere sahip olduğu için, daha farklı etkiler yaratacak. Lyon’daki kişi gazeteyi açtığı zaman ilk sayfada siyaset haberini, aynı zamanda ekonomi haberini, bugün üçüncü sayfa haberi olarak söylediğimiz adli suçları ve eğlence bölümünü bir arada bulacak. Kitabın tek bir bağlama koyduğu kitle iletişim aracı bir anda çok bağlamlı kesintili kopuk bir yenilemeyle revize olacak. Gazetenin bir etkisi daha var, mesela otuz yıl önce yazılmış bir romanı bugün de okuyabiliyor o dönemki okuyucu, kırk yıl öncesini de ama gazetenin başka bir iddiası var. Eş zamanlı. Gazete bize şunu getiriyor, Paris’te bugün hükümet şu kararı verdi, Paris’te bugün böyle oldu. İşte Marsey’de bugün şöyle şöyle oldu. Artık kitapta tek bir bölge geçerken ve o bölge genellikle Paris iken, artık Fransa’ya ilişkin başka başka kentlerden haberler alınmaya başlanır ve bunlar eş zamanlı olarak iki gün gecikmeli, üç gün gecikmeli alındığı için oralar ile bir duygudaşlık ve bir birliktelik, yani kültürel bir homojenleşme inşa etmeye başlar. İlkinde duygusal olarak bir modelleme almıştım, dünya görüşü olarak modellemiştim, şimdi bu modelin eş zamanlı olarak ilerlediğini görüyorum o dönem için. Gazetede kitaba göre daha çok resim olduğundan ve anlatım dili daha kolay okunabilir olduğu için daha yaygın bir okuma alanı bulur. Ama hala okuma ve yazma oranlarıyla sınırlıdır. Getirdiği şey modellemenin eş zamanlı olmasıyla beraber diğer insanlarla ulus bilincinin gelişimi için temel oluşturmasıdır.

 

Şimdi, üçüncü aşama radyo. Radyo ile beraber tabii kitap ve gazete kaybolmuyor. Radyo üzerine geliyor. Radyo, entelektüel olma bariyerini ortadan kaldırır. Çünkü artık okuma yazma zorunluluğu yoktur. Evin en yaşlısı da en küçüğü de aynı anda radyoyu dinlemeye başlar. Sorunu da var getirisi de. Sorunu şu, kitap ve gazete biraz daha entelektüel yaklaşımlara sahiptir, çünkü okuyucuların okuyucu olduklarını bildikleri için çok düşük bir anlatı kurmazlar. Radyo artık daha niteliksiz kişilere ulaştığı için, onların da dikkatini çekmeyi başarabilmesi için daha aşağıdan anlatılar inşa etmeye başlar. Böylece kitle iletişim aracının taşıyıcılığı elitizmden birazcık kaybeder. Kitap en elitti, gazete biraz düşürdü, radyo ciddi oranda düşürdü. Böylece artık gönderilen mesajlar, modernitenin bir aracı olmasına rağmen modernitenin istemediği mesajlar da radyo ile gitmeye başlar. Bu mesajların artışı televizyonla beraber çoğalır. Televizyon artık görüntü ile beraber sesin iletildiği ve artık küçücük bir bebeğin de bir şeyi duymadığı halde bir şeyi gördüğü için onun da ilgisini çekmeye başlar ve artık kurulan entelektüel anlatı iyice dibe vurur. Kitle iletişim aracı mümkün olan en geniş kitleye seslenmek istediği için, o kitlenin algısı en düşük seviyede olanına göre ayarlandığı için. Burada televizyon ile beraber modernizmin artık bence en istemediği yere doğru hızlı bir gidiş gerçekleşir. Çünkü, modernizm her zaman elit söylemi tercih eder. Hâlbuki radyodan itibaren elit söylem erozyona uğrar. Yine de televizyonun çıkışına kadar hala modernist editörler işin başındadır. Yani televizyona, radyoya, gazeteye bir program yapılırken, bir yazı yazılırken, hala bunlar mesleklerinin okullarını okumuş olan profesyonel gazeteciler tarafından icra edilirler. Ve bu icra bir üst düzey sonra ondan daha üst düzey editör ve ondan daha üst düzey genel yayın yönetmeni tarafından sürekli olarak denetlenir ve hakikat ile ilişkisi hep sorgulanır. Yani, anlatının dili düşse dahi hakikat ile olan bağlantı kopmamıştır, kopmamasına dikkat edilir. Şimdi bu bağlantı da internet ile beraber kopuyor. Kitle iletişim aracı olarak son aldığımız kitle iletişim aracı internet. Bunun nedeni de isteyen herkesin internette bilgi yayabilme kapasitesine ulaşması, istediği gibi haber sitesi açabilmesi, sosyal medya aracılığıyla istediği savları istediği şekilde hiçbir editoryal denetime tabi kalmadan dağıtabilmesi.  Böylece ilk defa merkezden gönderilen iletiler merkezsiz bir ileti gönderme kapasitesine kavuşur. Yani televizyonda da bir sürü insan oturup tek bir merkezdeki haberleri izler, radyoda da böyle, gazetede de böyle, kitapta da böyle. Ama internet ortamında böyle değil. İnternet ortamında herkes birbirini gözetleyebilir. Merkez dağılmıştır. Herkes istediği yerden istediği bilgiyi gönderme yetkisine sahiptir ve editoryal bir denetimi de yoktur. Bu dönem o yüzden moernizmden farklı bir döneme artık evirilmiştir. Buna postmodernizm değil post truth diyoruz. Post truth artık hakikatin geriye alınması, hakikatin öneminin kalmaması, gönderilen bilgilerin denetlenememesi, denetlenmek istense dahi nasıl yapılacağının bilinememesi.

 

Mesela internet ilk ortaya çıktığında çok güzel olduğunu düşündüğü ütopyalar ile ortaya çıkmıştı, demokratikleşmenin artacağı, bilgiye istenildiği an istenildiğinde kavuşulacağı, bütün bu devlet taraflı olan gazetelerin, kitapların, televizyon ağlarının aşılabileceği, herkesin yayın yapabileceği çok demokratik bir yer olarak düşünülmüştü. Ama maalesef gidişat böyle olmadı. Bunda internetin ekonomisinin nasıl belirlendiği de ciddi bir şekilde belirleyici oldu. Özellikle sosyal medya şirketlerinin hızlı bir şekilde internetin öncülerinin olması ve asıl para kazanan mecraların onlar olması kuralları birazcık onların belirlemesine yol açtı. Onlar da bizim bildiğimiz anlamda içerik üretmeyen, içerik üretme platformunu inşa edip içeriği geriye kalan normal sıradan halka bırakınca, içerik üretmeyen fakat içeriklerin sürekli olarak tüketilmesini tavsiye eden, öneren platformlara dönüştüler. Bu da şunu getirdi, ne kadar çok içeriğe yönelinirse ne kadar beyan gösterilirse bu şirketler o kadar çok gelir elde edebilecekleri için, ekonomik yapılanmalarını bu şekilde ayarladılar. Bu da ne anlama geliyor, bir kullanıcının en çok beyan üretebileceği şekilde nasıl bir platform inşa edilebilir? Bunun üzerinde yoğunlaştılar. Bu da şu anlama geliyor, internette beğen tuşuna basmamız için bir şeyi beğenmemiz gerekiyor. Fakat rasyonel olarak bir şeyi beğenmeye karar verip vermememiz hem zaman alıyor hem de zaman zaman bize gösterilen iletileri beğenmememize yol açıyor. Burada maksimum beğen sayısının alınabilmesi için çeşitli algoritmaların yazılması ve bunların devreye sokulması gündeme geldi. Bunları büyük bir komplo teorisinin parçaları olarak görmüyorum. Bu doğal akışı içerisinde böyle oldu. Taraflara dağıtılan kartlardan böyle bir oyun çıktı ve beğen almak üzerine kurulan böyle bir yapıda insanların daha görür görmez hiçbir şey sorgulamadan beğenilebilecekleri iletilerle karşılaşması amaçlandı. Buna bugün filtre balon diyoruz. Şu demek bu, bizim önümüze gelen arkadaş tekliflerinden tutun da siyasi postlara kadar, gönderilere kadar, sanatsal gönderilerden, hangi reklama daha olumlu yanıt vereceğimize kadar bizim kişilik özelliklerimize dayalı bilgilerimizden yola çıkan gönderilerle karşılaşmaya başladık. Bu da şuna neden oldu, biz duygudaşlık kurmadığımız hiçbir iletiyle karşılaşamaz olduk. Bu bizi siyaseten de kültürel olarak da bir taraf olmaya zorluyor. Şöyle diyelim karşı tarafın hiçbir savına ulaşamadığımız için hep kendi savlarımızla karşılaştığımız ve bunları doğrudan beğendiğimiz için bir süre sonra karşı tarafın herhangi bir teziyle karşılaşsak dahi bunları trol olarak algılama eğilimine düşmeye başladık. Yani artık içerikten tamamen sıyrıldık, içerik bizim için önemsiz, bir şeyin viral olup olmaması bizim için önemli ama viralken aynı zamanda benimle aynı duygudaşlıkta mı, benim görüşlerimi onaylıyor mu buna bakmaya başladık. Bu karşıt görüşlerin bir araya getirilmesi mümkün olmayan bir platform. Yani artık ben benimle aynı şekilde düşünmeyen birisinin düşüncesini okuma olanağımdan edilmiş oldum. Bizi demokratikleştirecek internet tam aksine kendi içimize kapattı. İşte filtre balonu, yankı odası da diyorlar. Bence ikisi de güzel çeviri. Böylece bu serbestlik içerisinde kendi evrenimizde sıkıştık. Bu da bize çoğu zaman rasyonel olarak kabul etmeyeceğimiz ama duygudaşlık kurduğumuz postları beğenmeye ve onlara bir şekilde inanmaya itti. Yani hakikat ile ilişkimiz kesilmeye başladı, hakikatin yerine kanılar, kanaatler, inançlar aldı. Böylece hem demokrasiden uzaklaşmış olduk hem de modernizmin parantezi gerçekten kapanmış oldu.

 

Dünya ne kazandı, ne kaybetti sorusuna bakacak olursak, şimdi kazançlar da var elbette. Kaybedilen şey şu, hakikat ile uyum sağlama kapasitesi, bu kaybedildi. Bunun kaybedilmiş olması bize ne zarar getiriyor? Birincisi artık realiteye göre değil, iyi hatip olan kişilere göre pozisyon almamız. Tam Platon öncesi dönem gibi düşünüyorum ben, Platon bana kalırsa son sofistti. Ya da sofistlerin sonuncusuydu, ikisi de benzer. Sofizmde bir rasyonel anlatı yerine hitabetle karşı tarafı ikna etme vardır. Bir uzlaşıdan söz edemeyiz, karşı tarafı yenmekten söz ederiz. Oysa modernizm ilk başta geldiği epistema haliyle bir uzlaşıdan ortak akılda uzlaşmaktan bahsediyordu. Maalesef sonradan ortak bir yapıya kapandı. Onu zaten bu konuşmanın başlangıcında anlatmıştım. İş bölümleri arttıkça, artık ben onları denetleyemez hale gelince uzmana güvenme zorunluluğu bir süre sonra aydına, seçkine güvenme zorunluluğu, bir süre sonra otoriter yapının beni yönetmesine kapanma zorunluluğuna kadar gitmişti. Bu post truth döneminde de artık hakikati önemsemediğimiz bir evrende aklımla bulabileceğim şeylerden bile sıyrılmış oldum. Böylece hakikat ile ilişkim kopuyor ve Platon öncesi döneme dönüyorum. Artık beni söylemsel olarak, dilsel olarak kim ikna edebilirse, ben atımı onun önüne sürüyorum. Şimdi burada şöyle bir durum çıktı, ben o Yalanın Siyaseti kitabımda son bölümü buna ayırmıştım safsatalar bölümüne. Fallacy deniliyor yani mantıksal kusurlu akıl yürütme, hileli akıl yürütme bunlar. Bu dönem artık hakikat ile bağlantı koptuğu için, dil oyunlarıyla karşı tarafı ikna edebilenlerin alanına dönüştüğü için ve bunun da yolu safsata olduğu için safsatalar son 30 yılda önem kazandı. Mesela aslında Aristoteles bile 13 tane safsatayı sınıflandırmıştı. Bundan kaç bin yıl önce. Ama safsata çalışmaları son 30 yılda tekrar canlandı. Neden? Çünkü, modernizmde safsata yapmak çok kolay değildi. İnsanlar çok çabuk entelektüeller tarafından direniş görüyorlardı. Ve toplum entelektüellere entegre biçimde ilerlediği için safsatalar ile pek zaman kaybedilmezdi. Safsatalar üzerine çok düşülmezdi. Ama bu son 30 yıldan beri, safsata normal akıl yürütmenin yerini aldığı için bence ana işletim sistemi oldu. Bu iktisatta da böyle oldu, siyasette de böyle oldu, kültürel alanda da böyle oldu. Böylece gerçeklik bütünüyle süpürüldü.

 

Demin sanat bölümünde Borduria’dan bahsediyorduk. Sonradan ben ona referans vermeyi unuttum konuşmanın kendi gelişmesi içinde konuşma başka bir yere savrulduğu için. Yani burada da Borduria’nın tezine gelindi. Artık gerçeklikle bağlantı öyle bir koptu ki gerçekliği taklit eden bir gerçeklikten çıkılıp, taklidin taklidine geçildi. Temsilin temsiline. Artık hakikat ile hiçbir bağlantı olmadan, temsiller arasında ilişki kurulmaya başlandı. Hatta sanattaki karşılığı şöyle oldu diyebilirim. Mesela Avrupa soyutçuluğu, resimlerini yaparken hala dışardaki bir nesneye benzeyen şekilde soyutlama yaparlar. Diyelim ki Mondrian’nın ağacı olsun, ağacı yaparken Mondria’nın çizdiği ağacın ağaç olduğunu hala anlayabilirdik. Sürrealistlerin İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’ya gitmesiyle beraber bu soyut yaklaşımın Amerika’da yaygınlaşması ve bir kırılmaya uğraması söz konusu oldu. Örnek olarak Pollock’u vereceğim. Pollock boyaları sopayla ya da fırçayla tuvale fırlatarak resim yapıyordu. Buradaki soyutçuluk Avrupa soyutçuluğunda ciddi bir kırılma gerçekleştirmişti bir anda. Artık bir ağaca dahi gönderme yapmıyor. Artık Pollock kendi zihni dışındaki hiçbir şeye gönderme yapmıyor. Buna işte temsilin temsili diyebiliriz. Artık görüntü hiçbir şey ile ilintili değil. Bugünün ekonomisi de siyaseti de bana kalırsa -özellikle post truth aracılığıyla siyaseti- hakikat ile ya da gerçeklikle ilintili değil. Artık kendi temsillerinin içerisinde kendi kendine referans veren bir görüntüye kavuştu. Post modernizm bize bunları kaybettirdi. Ama kazanımları var mı? Var. Modernizm, post modernizmin söylediği gibi bana kalırsa son döneminde gerçekten Beyaz Avrupalı erkek egemenliğine girmiş ve otoriterleşmişti. Beyaz Avrupalı erkek olmayan kimliklerin ciddi bir dışlanması söz konusuydu. Mesela ırkçılık da bu bağlamda bence değerlendirilmeli. Ben uzun süre Kinshasa’da zaman geçirdim -Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde-, oranın tarihini inceleme fırsatı da buldum. 60’larda Lumumba adlı -oranın Atatürk’ü olarak kabul edilen- bir kurtarıcıyla bağımsızlıklarını Belçika’dan elde ediyorlar. İlginç bir şekilde Kinshasa’da yerel halk Belçika sömürgesi oldukları 20. yy. süresince şehir merkezine giremiyor. Yasak girmeleri. Ancak ‘medenidir kartı’ alan yerel Afrikalı halk kent merkezine girebiliyor. O da ancak bir yerde çalışıyorsa, zaten düşük nitelikli işleri yerel halka yaptırılıyor. Bu esnada kentte zaman geçirirken de otobüse binmesi yasa, kaldırımdan yürümesi de yasak. Beyazlar kaldırımdan yürürken, yerli olan Afrikalılar maalesef yoldan yürümek zorunda kalıyorlar. Şimdi şunu düşününce modernizmin son döneminde aslında nelere de mâl olduğunu görüyorduk. Yine mesela eşcinsellerin kimliklerinin bastırılması, dindarların kimliklerinin bastırılması, muhafazakarların, liberallerin bir yerden sonra. Yani modernizm aslında karşısına, çok büyük bir kitleyi de almıştı. Dolayısıyla bu herkesin Beyaz Avrupalı erkek modeline uyma zorunluluğu ortadan kalkmış oldu. Bu da post modernizmin iyi tarafı oldu. Hiçbir şeyin tamamen iyi ve kötü tarafı olmadığı gibi.