İnsanın dünya ile ilişkisi sizce günümüzde hangi noktaya gelmiştir?


 

Yani çok genel bir soru bu. Şöyle anlatmaya çalışayım, ilk aklıma gelenleri söylüyorum. İnsan önce brahmanist bir dönemden geçer. Ardından bir hümanizm dönemi, arkasından post-hümanizm dönemi diyelim ve böylece bir üçe ayıralım. Bunu şundan söylüyorum, insan doğa karşısında kendisini tanımlama yetisine sahip tek varlık olduğu için doğanın neliği önemsiz kalır, insanın kendisini doğa karşısında nasıl gördüğü önem kazanır. Pre-hümanist dönemden şunu kastediyorum, hümanizma bizim zannettiğimizin aksine yani bizim demeyeyim, çoğunluğun zannettiğinin aksine insancıllık anlamına gelmez. Hümanizm, dünya tasarımı sırasında insanın kendisini evrenin merkezine koymasının adıdır. Pre-hümanizm döneminde insan dünyanın merkezinde değildir ve dünyanın merkezinde Tanrı vardır. Bu Tanrı’nın merkezi olduğu bir dünya tasarımında insan kendisini hep Tanrı’ya bağımlı olarak tasarlar tazarru eder. Hümanizm döneminde işler değişir. Hümanist dönemi Descartes’ın bu ünlü söylemiyle özdeşleştirebilirim. ‘Düşünüyorum, öyleyse varım.’ Bu da genellikle bağlamından kopuk bir şekilde kullanılır, genel kitle için. Düşünüyorum, öyleyse varımın tezi şudur; Descartes pekin bir bilgi peşindedir. Yani, bu bilginin doğruluğundan yüzde yüz emin olunabilecek bir bilgi olarak düşündü. Bu bilginin peşindedir ve kendisine sormaya başlar. Acaba dünyada pekin olan bir şey var mıdır? Bunu önce duyularını düşünerek yapar. Der ki: “Ben cisimleri uzakta olduklarında küçücük görüyorum, yaklaştıklarında kocaman olarak. Sarı ışık altında sarı olarak görüyorum cisimleri, tan kızıllığında kırmızı görüyorum. Bunların hangisi doğrudur der. Sesleri bazen sağdan geldiği halde soldan anlayabiliyorum.” Ve hatta der, hatta bunlarla duygularının güvenilmez olduğunu düşünür. ‘İnsan duygularına güvenemez.’ der. Geriye önemli bir akıl kalır ve akıl içinde şöyle der, der ki: “Matematikte bile, insana aklının ortak olarak kullandığı temel işletim sistemi matematikte bile, bazı çok akıllı zihinlerin zaman zaman çok garip hatalar yaptığına tanık oluruz. O halde belki de ben de aklımla bir şeyler düşünmeye çalıştığımda bir sürü şeyde hata yapıyorumdur. O zaman aklıma da güvenemem.” Peki güvenebilecek neyim var diye kendi düşünmeye başlar. Bir meditasyonlar kitabında yazıyor. Meditasyon, uzun düşünme demek zaten. Bu meditasyonlar sırasında Descartes en sonunda şöyle bir karara varıyor. “Ben şu an aklımla, duyularımla, duygularımla hiçbir şey bulamıyor olabilirim. Ama hiç değilse bir süredir bir şey yapıyorum. Düşünüyorum, o halde pekin bir bilgi olarak şunu düşünüyorum, düşünen bir ben olduğuna göre ben mutlaka varım.” Bu önemli bir kırılma anı çünkü, daha önce ne demiştik pre-hümanist dönemde insan kendisini Tanrı’ya bağımlı olarak algılıyor. İlk defa Tanrı’yı bulamıyor Descartes ama kendisini buluyor. Yani merkez artık Tanrı’dan insana dönüşüyor. Çünkü, Tanrı’yı bulamadı. Kendisini bulup sonradan kendisinden yola çıkarak Tanrı’yı inşa edecek Descartes ve Tanrı’ya yine ulaşacak. Ama buradaki kırılma noktası demin de dediğim gibi, insanın artık kendi merkezinde olan bir dünya inşa etmesi.

 

 

Şimdi bu hümanizm, modernizmin tezleriyle doğrudan entegre. Modernizm, insanı temele koyan, doğada insanın kendisini algılamasında insanı temel olarak gören şeydi. Postmodern dönemle beraber özne, yani bu her şeyden emin olan, her şeyin merkezinde yer alan ve özellikle de postmodernizmin eleştirdiği üzere Beyaz Avrupalı ve özellikle de erkek olan bu özne altmışlardan sonra ciddi bir erozyona uğrar. Buna da postmodern dönem diyelim. Bu erozyona uğramada artık Avrupalı beyaz erkeğin reddettiği bütün kimlikler yukarıya doğru bir ivme gösterir. Nedir bu ivme? Artık hayatı yalnızca akılla anlamaya sıkışma. Sadece rasyonel olanın peşinden giden homoekonomikus kavramındaki insanın çözülmesi, insanın kendi aleyhine de şeyler yapabileceğinin düşünülmesi, mesela bunda temel kişiler, daha postmodernizm gelmeden önce bunun sinyallerini veren kişiler, Nietzsche, Dostoyevski. Mesela Dostoyevski’yi bu anlamda önemsiyorum. Dostoyevski Yer Altından Notlar’ın başında şöyle başlıyor, tabii kelime kelime hatırlayamıyorum ama özünü söyleyeceğim, “Ben hasta bir adamım, karaciğerimden hastayım varsın olsun doktora gitmeyeceğim.” Şimdi modernizmin paradigmasında hümanizmin paradigmasında rasyonel olanın yapılması gerektiği için, hasta olan bir bireyin doğrudan hasta olduğunu fark ettiği an doktora gitmesi esastır. Ama bugün de bizim bildiğimiz üzere, dişimizde ufak bir çürük gördüğümüzde, ufak bir sızıyla karşılaştığımızda hemen dişçiye gitmeyiz. Bu sorunun daha iyiye gidemeyeceğini her zaman daha kötüye gideceğini çürüğün daha çok büyüyeceğini biliriz. Ama o karşı koyamayacağımız acıyla karşılaşıncaya kadar diş hekimine gitmeyi reddederiz. Burada homoekonomikusun dışında davrandığımızı gösterir bize Dostoyevski. Ve hatta bu konuda 2013’te ya da 2012’de bir makale yazmıştım.‘Kendi kötülüğümü isteyemiyorsam özgür irade ne işime yarar? diye Dostoyevski ile ilgili. Kişinin artık iradesinin rasyonel olanın dışına taşma özgürlüğünün kabul edilmesidir bu. Hangi akımlar buradan geçer? Mesela romantizm. Romantizm bireyin kendi istek ve arzusu için kendi hayatını dahi yok edebilecek bir pozisyona gelmesi demektir. Nietzsche de benzer şeyler söyler. Der ki: “Batı dünyası aşırı apolyonculaştı”. Biliyorsunuzdur filolog. Bu konuda erken dönem bir eseri var. Apolyonu güneş tanrısı olarak görüyor. Baküs’ü de şarap tanrısı. Ve diyor ki: “Baküs yani duygulara hitap eden tanrı çok fazla dışlandı. Modernizm de tamamen dışarı atıldı. Her şey rasyonel olan apolyon üzerinden gidiyor. Bunun bir dengesinin artık kurulması gerek.” Mesela onun ‘übermensch’i -üstün insan tasarımı-, bugün çoğu yerde yanlış kullanıldığının aksine, bedenin insan olmak için önemli bir şey olduğu tasarımıyla… Hatta şöyledir übermensch, deminki romantik anlatıma benziyor birazcık içeriği. Kişinin, kendi iradesi ile kendi zararına olabilecek şeyleri yapmaya göze alması, übermensch bu. Veya her zaman en soylu davranışları göstermesi. Yalınt. Yani tam Türkçesi ne olabilir tam şey yapamıyorum. Şövalye ruhluluk mu? Konu ne olursa olsun kendi çıkarını değil, kendi bedeninin isteklerini değil, yalınt olanı seçmek.


Dolayısıyla onun ‘übermensch’i en güçlü en akıllı olmak değil aksine kendi doğasına en çok karşı gelebilen, idealleri üzerine en çok kendisiyle çatışabilen kişi.


Postmodernizme tekrar geri dönüyorum. Tabii bu varoluşçu akım, postmodernizmi önceledi. Şöyle diyelim ona da; postmodernizmin belirlediği insan merkezli dünyada insanın bir özü vardı. Bir öz olduğu düşünüldü. Varoluşçuluk postmodernizmden önce bu özü kırdı. Mesela Sartre’ın söylemine göre otuzlarda Sartre’a göre varoluşçuluk özü önceliği oldu. Yani bu ne demek, kişi tanımlanmış bir yapıda değildir. Bir tanrı tasarımı olarak değişmez bir tasarımda doğmaz aksine uzun bir varoluş içerisinde hiçbir zaman tanımlanamayan bir proje olarak salınır. Dolayısıyla sürekli olarak değişir, gelişir, kendi kendine atılımlar yapar. Bazen de kendi atılımlarını kısıtlamak istese dahi atılım yapmak zorunda kalarak yine değişimine devam eder. Şimdi tabii bu bir karmaşık bir konu olacağı için devam edeceğim belki hani ilerde tekrar soru olursa daha fazla açarım. Bundan sonraki aşamada öznenin, bu şekilde özünün olmadığının düşüncesi postmodernizmde Derrida ile beraber daha da ileri götürülecek ve bir yerden sonra artık Descartes’ın pekin bilgi peşinde koşan o yapısı zaten dünyada hiçbir şeyin pekin olmadığı anlayışına kadar açılacak. Böylece artık insan tekrardan doğanın merkezinde olmaktan dışlanacak, kovulacak. Ben bir dördüncü aşama görüyorum bundan sonra. Üstelik bu hem postmodernizm ile de bağlantılı hem de postmodernizmden biraz dışarıya düşüyor. Bana kalırsa bunu posthümanizm olarak düşünüyorum. Posthümanizm de şu, önce posthümanizm için bir transhümanizm denilen bir ara aşama var. Transhümanizm de bedenimize, gelişen teknoloji sayesinde yeni aparatlar eklenerek bedenin kapasitesinin arttırılması. Buna ne diyebiliriz, böbreğimiz çürüdüğünde yani işlemez hale geldiğinde, yeni bir böbrek takılması. Kollarımızın daha güçlü işte 200 kiloluk şeyleri çok böyle kuşmuşçasına hafifçe yerden kaldırılabilmesi için güçlü kollar eklenmesi, daha hızlı koşabilmemiz için bacaklar ve daha iyi düşünmemiz için daha kuvvetli bir belleğimizin olması için zihnimize yerleştirilen çipler. Vücudun bir protez olduğunu düşünen bir görüş bunları da vücuda eklenen yeni protezler olarak gördüğü için pek yabancılamıyor. Transhümanizmde artık ölümsüz bir insana doğru arzu var. Ve sürekli olarak bedeni çürüdükçe teknolojik aygıtlar ile yenileyebildiği için artık ölümsüz bir varlığa dönüyor. Bunun bir sonraki aşamasını posthümanizm olarak görüyorum. Posthümanizmde artık bedene ihtiyacım yok. Zihnimi olduğu gibi bir bilgisayara bir araca aktarabiliyorum. Böylece tehlikeli bir iş yapıyorum. Neden? Nietzsche’nin söylediği gibi, bedeni tamamen unuttuk, dans edelim, bedensel hazlara önem verelim, praktis duygu karmaşaları içinde bırakın kaybolalım söyleminin tam aksine, artık duygudan ve bedensel bütün sınırlardan sıyrılmış bir yapıya dönüşüyor postmodernizm. Bence o yüzden tekrar insan merkezci bir anlayışa getiriyor. Artık arı bir zihin, arı rasyonellik tam da modernizmin istediği şeyler aslında. Ama tabii modernizmden farklı. Çünkü artık, benliğim ne kadar benle beraber belirsiz. Bununla beraber şunu da söyleyeyim; Descartes, Kartezyen felsefesinde beden ve zihin arasında ciddi bir ayrım yapar. Ve der ki: “Ruhum olmasa dahi insan olmaya devam ederdim”. Bence böylece hümanizm ve modernizmin başındaki yere posthümanizm tekrar bizi getiriyor. Gerçekten Descartes’cı söylem iktidar olmuş olacak bu yoklukta. Ve gerçekten bedensiz olacağız, ruhsuz ama hala insan mıyız? Tartışma o zaten posthümanizmde. İnsan ötesi, hala insan mı bu durumda? Modernist paradigmaya göre insan olmuş olacağız.