Abdülhak Hâmid Tarhan’a Göre ‘‘Bizim millet söylemez, söylenir’’ Sizce Bunun Sebebi Nedir?


 

Böyle genellemeler, aforizmalar bence her zaman tehlikeli. Açıklayıcılığı var mı? Bence var. Ama aforizma biçimi, bu genelleyici kavrama biçimini tabii ki başka türlü düşünemeyeceğimiz için mecburen uyum sağlamak ile birazcık riskli buluyorum. Söze katıldığım yeri söyleyeyim, evet yani nedenini ilk aşamada bilemesek dahi böyle bir durum var. Batı’ya göre Doğu toplumlarında, sorumluluk almak veya kendi iradesini hayata geçirmek veya kendi düşüncesini ulu orta bir yerde söylemek nedense ayıp sayılıyor. Sanki diğer insanlar üzerinde bir otorite kurmaya çalışıyoruz, başkalarını kıracakmışız gibi bu şekilde algılanan bir ifade sınırı var. Daha küçüklükten itibaren böyle yetiştirildiğimiz için bir kültürel toplumda bunun evrensel olduğu yanılgısına düşüyoruz. Batı’da daha değişik bir algı var, bununla beraber şunu da söyleyeyim, Dünya’yı doğu ve batı olarak ikiye ayırıp bunun üzerinden bir analiz yapmak bana ilkel geliyor açıkçası. Ama madem bunun şu an dışında çok daha ayrıntılı bir analiz yapabilecek bir vaktimiz yok, sadece kabahatler ile bunun üzerinden gidelim. Orada tabii modernizmin orada gelişmesi bireyin yani demin bahsettiğimiz gibi hümanist bireyin tam da evrenin merkezine oturtulması doğu toplumlarında değil batı toplumlarında gerçekleşiyor. Evrenin merkezinde oturmaya kendisini layık gören bir kişinin bir konuda fikir bildirme cüretiyle, kendisini evrenin çok kıyısında ve köşesinde gören, kendisini ancak başka bir varlıkla tanımlayabilen ve aşırı bir mütevazılık çerçevesi içerisinde büyütülmüş bir bireyin kendi sözünü söylemekten yakınması ana bakış açısından beklenen şey aslında. İkincisi, cüretkarlığı gösteren taraf tabii bilimsel olarak kendisini doğanın neyliği üzerine değil nasıl çalıştığı üzerine gittiği için bazı örüntüler buluyor. Bu örüntüler bunu tabii daha cüretkâr yapıyor. Çünkü bazı şeyleri açıklayabilme kudretine sahip oluyor. Halbuki doğu tarafında hikmet hala daha önemli. Ve örüntüden çok tanrısal irade daha önemli. Bir tarafta kendini kadere teslim etmeme baskınken, kendi kaderini kendi yaratma baskınken, diğer tarafta kadere riayet etme dolayısıyla kendinin bu cüz’i irade olarak söylüyorlar, cüz’i iradenin külli iradeye galebe çalamayacağı, olsa olsa küçük farklılıklar yaratacağı, bu yüzden de toplumsal anlamında tabii siyasi kültür anlamında da bunlar hep bir bütün yani modernizm ortaya çıktığında siyaseten de ekonomik olarak da kendisini yayıyor ve geçiyor. Mesela modernizm, şöyle diyelim modernist ekonomide klasik ekonomi geçerli. Kültürel olarak yüksek kültür geçerli, siyaseten de diplomasi diyelim. Mesela postmodern dönemde bunun üçü de kırılıyor. Klasik ekonomi davranışsal ekonomiye geçiyor. Yani, rasyonel karar veren değil irrasyonel karar veren tüketici. Mesela şöyle düşünelim bunu, diyelim ki, ‘Louis Vuitton’dan alışveriş yapmakla ‘Mavi Jeans’den alışveriş yapmak arasında edinilen kalite anlamında çok küçük bir fark olması beklenirken, fiyat olarak çok aşırı farklar ortaya çıkıyor. Bu fiyat farkının meydana çıkmasının nedeni, markalar arasında görünmeyen bir ikna yeteneğinin olması. İkna yeteneği de şu Louis Vuitton aldığımda bütün toplum bu kıyafetin, giyeceğin, diğerlerine oranla çok daha itibarlı olacağına dair bize bir bombardıman yapıyor ve biz bütün bir topluluk olarak bunun daha iyi itibarlı olduğunu düşünüyoruz. O yüzden de bu itibarı satın alıyoruz. Halbuki Homo Ekonomikus birisi bunu evini barınma ihtiyacı diğeri de donmaması için temiz belki pak bir şeyler olarak alır ama davranışsal ekonomide ben bir toplumsal statü satın alıyorum. Dolayısıyla bunun için irrasyonel paralar ödeyebiliyorum. Kendime gerekmeyen şeyler alabiliyorum. Demin bir önceki konuşmada Dostoyevski’den bahsetmiştim, hasta olduğu halde doktora gitmeyen irrasyonel birey, ekonomide de kendisini gösteriyor. Kültürde popüler kültür oluyor, popüler kültür şu yüksek kültürün aksine elitlerin veya aydınların beğendiği değil, piyasa ekonomisinin arz- talep kesişiminde oluşan kültür. Yani müşterisinin olduğu kültüre popüler kültür diyoruz. Doğrudan kendisini piyasaya eklemleyen. Bu nedenle popüler kültür kitlesel üretime elverişlidir. Mesela, biricik sanat eserleri üretmek yerine kitsch (çoğaltılabilen sanat eserleri) üretmeye meyleder. Siyaseten de diplomasinin yerini post-turth alır. Yani artık belli hakikatlere göre söylemsel farklılıklar yaratarak ama hakikati her zaman referans veren söylemler yerine artık hakikatin hiç önemli olmadığı, buna referans vermenin gerekmediği, söylemin hakikatle uyumlu olmadan kendi kendine referans verilebilir bir hale gelmesi olur. Tekrar soruya bakıyorum, ‘Bizim millet söylemez, söylenir’. Doğudaki paradigma daha farklı batıdaki paradigmadan. Bunun için de kişiler kendi memnuniyetsizliklerini, kendi dönüştürme fikirlerini, eylemlerini doğrudan söylemekten çekinirler. Bunun ayıp olacağını düşünürler. Özellikle doğuda hiyerarşi biraz daha kuvvetli olduğu için batıya göre ve liyakatten çok; yaşa, diğerlerinin gösterdiği itibara, çoğu zaman bir devlet büyüğünün kişiye gösterdiği itibara göre şekillendiği için burada bir had bilme söz konusudur. Had bilmek zorunda hisseder insan kendisini, bu yüzden de kendi düşüncesini çok uzun süreler boyu açıklayamaz. Tabii bunda şöyle bir şeyde düşünüyorum, Sartre’ın çok güzel bir ayrımı var. Sartre’a göre insan sürekli karar almak zorunda yaşamı boyunca. Gün içinde de 2000-3000, bunlar minicik kararlar da olabilir. Dişimi şimdi mi fırçalıyayım sonra mı fırçalıyayım, yemekte ne yiyeyim, illaki büyük projeler olması gerekmez ama tabii büyük projeler de buna dahil. Bugün ne okuyayım? Bugün iş yerinde nasıl davranayım? Bugün ne giyeyim? Sınırsız sayıda soruyla karşılaşır. Sartre der ki: “Bu sorular ufağından önemlisine o kadar fazla sayıdadır ki ve insan bunların yanıtını belirlerken o kadar bilgisizdir ki neyin ne olacağını bilmeden karar vermek zorunda kalır. Ve en başından itibaren bunu omzundan atmaya çalışır. Bu sorumluluktan kaçınmaya çalışır. Bu yüzden de geleneklere gönderme yapabilir, bir liderin peşinden koşturabilir, kültürel olarak ayıp olan hiçbir şeyi yapmamayı övünecek olan her şeyi yapmayı tercih edebilir. Karar alma mekanizmasını kendi dışından atmak için elinden geleni yapar. Batı toplumları önce de konuştuğumuz gibi aklına güvenme konusunda daha cüretkâr oldukları için, bu konuda kendi fikirlerini başkasına atma konusunda daha az istekliler. Ama doğu toplumlarında bu sorumluluğu atmak çok daha yaygın. Sürekli o karar almayla karşılaşmak istemediği için, burada siyaseten de hep bir liderin peşine düşmek söz konusudur. Ahlak kuralları daha katıdır. Düşünün, cinsellikten bir fakültede amfide nasıl davranılacağına, toplu taşımda ne yapılması gerektiğinden apartman içinde ne yapılması gerektiğine kadar gelenekselliğin dışına çıkılmak istenmez. Yeni karar alınmak istenmez. O sözü buna bağlıyorum.