İnsanın üzerinde taşıdığı sorumlulukların çaresizliğini ve bunalmış bir insanın psikolojisini irdeleyen, ustaca kaleme alınmış bir kısa hikaye.


 

Ona yardım etmek istiyorum. Biliyorum, zavallıca bir şey bu ancak başka türlüsü gelmiyor elimden. Peki o ne yapıyor? Ne yaptığını görüyorsunuz işte, tüm sessizliğiyle beni görmezden geliyor. Bana ulaşmaya çalışırken bile yüzümü görmemek için inat ediyor.

 

 

Bir an önce gece olsun istiyorum. Böylece önünü göremez ve çıplak kolları soğuktan titrer, sonunda da adımı haykırmak zorunda kalır. Pencere kapalı olduğundan sesini duyamam ama gözlerim keskindir, dudaklarının kıpırtısını görebilirim. Kabul etsin ya da etmesin benden başka kimsesi yok, çağırabileceği bir tek kişinin ismi dahi yok hafızasında benimki dışında. 

 

 

Elbette çağrısına cevap vereceğim. Pencerenin önüne dayalı sedirden acele etmeden kalkacağım ve odadan çıkacağım, gıcırdayan merdivenleri temkinli adımlarla ineceğim ve dış kapıya ulaşacağım. Kapının yanındaki askıdan, lacivert yağmurluğumu ve onun siyah paltosunu alacağım, evi terk edeceğim.

 

 

Sonrasını düşünmek istemiyorum. Şimdi buradayım, ocakta çay kaynıyor, uykumu almışım ve ruhum elinden geldiği kadar dingin olmaya, en azından öyle görünmeye çalışıyor. Dışarıda bir yerlerde biraz uzakta da olsa bana muhtaç olan birileri hala var. Öyleyse utanca boğulmadan nefes alabilirim, ellerimi oynatırken midemin bulanması gerekmez, bedenimdeki kasılma kaybolabilir. Elbette durum onun için çok daha katlanılabilir. Gözden kaçırılamayacak bir acı içinde o, kullansa da kullanmasa da bir iradesi var ve durmaksızın çabalıyor. Onu kimse suçlayamaz.

 

 

Dışarıda rüzgar esmeye başladı, evi çevreleyen tel örgü sallanıyor ve yakınlardaki kulübenin kapısı sertçe kapanıyor. Kulübede tek başına yaşayan yaşlı adam dışarı çıkmış olmalı. Birazdan görüş alanıma gireceği için ona şimdiden öfkeliyim. İnsan yakışmıyor bu yere, en azından birden fazla insan. Belki de bencillik ediyorumdur belki de tüm bu öfke ondan başka kimseyi görmeye dayanamadığım içindir. Bu sevgi mi? Hayır hiç sanmıyorum içim buz gibi. Fakat doğal olarak ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duyuyorum.

 

 

Kapı çalıyor. Sedirden tahmin ettiğimden daha önce kalkmam gerekebilir ancak saçımı sabah yıkamıştım ve hala biraz ıslak, belki de inmemeliyim aşağı. Ne kadar önemli olabilir ki? Kapıyı açıp rüzgarı içeri davet etmenin bir de onun tarafından daha yakından yok sayılmanın bana ne yararı olacak? Evet, o kapıyı açmayacağım.

 

 

Ancak kafamı bir şeylerle meşgul etmem gerekiyor öyle değil mi? Bir bakalım… Size geçen hafta birlikte geçirdiğimiz bir öğle sonrasından bahsedebilirim. Verandadaydık, ben sallanan sandalyemde oturuyordum; içinde bazılarını tanımadığım bir sürü insanın anılarının olduğu kahverengi, ahşap bir kutu kucağımdaydı. Kartpostalların ve incecik, sararmış kâğıtlara yazılmış mektupların arasına elimi daldırıyor ve sanki bilerek her seferinde bir grup insanın mutluluğunun hapsedildiği bir fotoğrafı seçiyordum. O an baktığım fotoğraf renkliydi; bu, bu kutuda sık rastlanan bir şey değildi.

 

 

Fotoğrafın çekildiği tepede yetişen sığırkuyrukları o günden beri hiç değişmemiş. Hala aynı yerlerde aynı miktarda büyüyorlar, rüzgarda boyunlarını aynı şekilde büküyorlar. Değişen tek şey insanlar ve hayatları. Egemenliğini türlü güçlüklerle kazandıkları yazgılarıyla yan yana yol almışlar, içlerinden biri yürümeyi bırakalı yıllar olmuş. Kalanlarsa artık yürümekle durmak arasında bir yerdeler. Kimi çevresine bakınıyor bu engebeli yolda ayağının takılmasını önleyecek hiç kimseyi göremiyor, kimi de başkalarının yürüyüşüne rehberlik etmeye çalışırken ayakkabısına dolan çakıl taşlarını ve onların açtığı yaraları görmezden geliyor. Onları tanımıyorum. Siz de tanımıyorsunuz ancak ben onları çok farklı şekillerde tanımıyorum, daha derin tanımıyorum. Karşılaştığım boşluk sizin gördüğünüzden daha karanlık. Onun ne düşündüğünü merak ediyorum fakat ona bunu sormadım, en azından o gün.

 

 

Tepeyi görmek isterseniz eğer, bu evin batısına doğru yürüyün; taşlı, kıvrılarak yukarı çıkan bir patikaya ulaşacaksınız. Patikayı tırmanıp tepeye vardığınızda bu sarı sığırkuyruklarıyla ve aşağıdaki manzaranın büyük bir kısmını ve bu çevrede yere hep yakın duran göğün birazını kaplayan bir çam ağacıyla karşılaşacaksınız. Sonra manzarayı seyredebilirsiniz veya bu fotoğraftakilerin yaptığı gibi manzaraya sırtınızı döner, içtenlikle gülümsersiniz. Şu an orada olsam muhtemelen manzarayı seyrederdim ancak o gün, o fotoğrafı ilk gördüğümde tepeyi tırmanmak ve her şeyi arkamda bırakıp ona bir fotoğrafımı çektirmek istemiştim.

 

 

O biraz ötemdeydi, verandanın merdivenine oturmuş, yanına koyduğu cam kavanozdaki hindistan cevizi kaplı lokumları yiyordu. Güneş sırtına vuruyordu. Konuşmaya gerek duymuyorduk. Herkes kendi işiyle meşgul olabilirdi ve hayır, bu beni kesinlikle rahatsız etmiyordu.

 

 

Bana bakmayan yüzündeki gözlerinin tam olarak şu anda bulunduğu yere sabitlendiğini hayal ediyorum. Gülümsediğini, belki de beni, bizi, bu evi düşündüğünü. Biraz sonra havanın soğuyacağını ve eve birlikte gireceğimizi, uykumuz gelene kadar sohbet edeceğimizi…

 

 

Fakat bunların hiçbiri gerçek değil, değildi. Çünkü o biraz sonra, boş kavanozu yerinde bırakarak, belli ki orada oluşuma sinirli, yüzünde hiç gitmeyecek gibi duran bir mutsuzlukla, hışımla kalktı ve tek kelime dahi etmeden eve girdi.

 

 

Rüzgar şiddetlendi. Kulübenin kapısı yine kapandı ancak bu kez aşağı inmemek için yeni bir bahane üretmeye vakit bulamadan yaşlı adamın rüzgar uçurmasın diye hasır şapkasını sıkıca tutarak yürümeye başladığını gördüm.

 

 

Hızlı hareket ediyor ve belki de onun yanına gidiyordu. Buraya oturduğumdan beri akşama dair kurduğum senaryoların hiçbirinde yaşlı adam yoktu. Bu yüzden biraz da benden bunun öcünü almasından korkarak az da olsa acele ederek aşağı indim. Yağmurluğumu ve botlarımı giydim, onun paltosunu kolumun altına sıkıştırdım ve kapıyı açtım. Rüzgar, çıkmamı uzun zamandır bekliyormuş gibi tüm gücüyle suratımı yaladı. Gözlerimi yumdum, yüzüme yapışan saçlarımı düzelttim ve havaya alışana kadar birkaç saniyeliğine verandada dikildim.

 

 

Çıplak arazi her zamankinden daha ıssız ve soğuk görünüyordu. İçten içe ona, en azından bir şeye ulaşmak istiyorsam acele etmem gerektiğini bilmeme rağmen verandadan ayrılmak istemiyordum. Zaman uzun bir zaman sonra ilk defa isteklerime kulak verdi ya da uzun zamandan sonra ilk defa isteklerimiz birbirine uyuyordu ve bu birkaç saniye kafamda kurduğum onca şeyle beraber uzadı, eski düşlerimle karşılaştım, uyurken ve uyanıkken gördüklerimle. Birbirlerine hiç mi hiç benzemiyorlardı, bembeyaz uzuvlarını sallaya sallaya büyük bir şehrin sokaklarında dolaşan heykeller ve bir uçurumdan aşağı süzülüp biraz önce bulundukları yere geri dönen, önlerindeki sepette duran çilekleri çürük olduklarını belki de bilerek fark etmeyerek yiyen ve hiç durmadan gülen insanlar gördüm, hepsinin ortak noktası hiçbirinin aralarından geçen rüzgara aldırış etmiyor oluşuydu.

 

 

Ancak rüzgar benim umurumda, onun sesini dinlediğim ve hissettirdiklerini önemsediğim için bu uzun saniyeleri verandada geçirdim. Sonunda rüzgar maruz kaldığı ilgiden sıkılmış olacak ki verandayı terk etti. Sanırım benim de artık verandayı terk etmem gerekiyor.

 

 

İsteksiz adımlarım beni bahçe kapısına götürdü. Dışarı çıktım. Biraz sonra yerde bir sigara izmaritine rastladım, bu yaşlı adama ait olmalıydı. Böylece kafam bir anlığına yaşlı adamın şu anda nerede, ne yapıyor olabileceğine takıldı, hepsi birbirinden karanlık ve soğuk bir sürü ihtimalin zihnimde canlandırdıklarına dalıp gittim. Öyle ki onun oturduğu yerin yanından geçip gitmiş olduğumu ancak birkaç gün önce incittiğim sol dizimde keskin bir sızı duyunca fark ettim. Görünen o ki evden de ondan da uzaklaşıyorum. Peki ya ben? Tüm bunlar olurken ben neredeyim? Zihnim, kalbim ve bedenim birbirlerinden bağımsız işliyor gibiler. Hepsinin emirlerine boyun eğiyor böylece hiçbirinin isteğini yerine getiremiyorum.

 

 

Önümdeki yol ben ilerledikçe uzuyor. Hava kararıyor. Gidecek bir yerim var hala, evet. Sesimin ulaşamayacağı, yardım çağrımın görmezden gelineceği, en az benim kadar terk edilmiş bir yer. Hala en çok kendimizi kandırdığımıza inanıyorum ancak birbirimize karşı da tam anlamıyla dürüst değiliz hiçbirimiz. Ne o, ne ben, ne de bu eski ev. Sessizliğimizi sonsuza kadar korumaya karar versek bile bu sessizliğe çoğu zaman örtbas edilmek istenen şeyler yol açacak. Birazdan soğuğa daha fazla dayanamayacağım ve eve döneceğim. Tüm odaları teker teker arayacağım, eğer onu bulursam “Çay ister misin?” diye soracak ve cevabın “Hayır” olmasını umacağım. Eğer odaların hiçbirinde yoksa pencerenin yanındaki sedire uzanacak ve kapıyı aralık bırakacağım, dış kapının sesini duyar duymaz da ayağa fırlayıp parmak uçlarımın üzerinde odayı geçerek kapıyı kapatacağım, birbirimizi sabaha kadar görmeyeceğiz. Günler yemek saatlerine kadar vakit geçirmeye çabalamamızla geçecek.

 

 

Sonra bir gün, sıcak bir ikindi vakti, herkes kendi işiyle meşgulken hayatımıza bambaşka bir şey dahil olacak. Ne olduğunu şimdilik tahayyül edemeyeceğimiz bir şey. Uzun zamandır beklediğimiz, her geçen gün asla gelmeyeceğinden daha fazla korktuğumuz o büyük, anlaşılmaz ve ışıldayan, geçmişimizi ve bizi sarıp sarmalayacak, bizi kendimizden koruyup devam etmemize olanak sağlayacak o şey… O güne kadar soğuğa daha uzun süre dayanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

 

 

 

aynur genç