Karşıtlık barındıran birçok kavramın harika bir biçimde bir araya geldiği renkli fakat hissiz bir kısa hikaye.


“Yayına son beş dakika!”

Ben burada ne yapıyorum? Son bir aydır, tam olarak otuz iki gündür kendime durmadan bu soruyu soruyorum: Ben burada ne yapıyorum? Şimdi size bu soruyu sormak için nasıl bu kadar gecikebildiğimi, hayatımın geri kalanı boyunca nasıl her saniyemi bu sorunun kuşatmadığını uzun uzun anlatmayacağım. Beni birazdan sahnede göreceksiniz, vaktim yeterse tüm bunlardan bahsetmek için fırsatım olacak.

 

 

Bakın, kapıdan içeri uzun boylu biri girdi. Gelen benim ikiz kardeşim. Ona buraya geleceğimi söylemedim, ama aldığım her kararı onun adına da aldığımı düşünmek gibi tuhaf bir huyu var. Muhtemelen şimdi varlığının varlığından bağımsız bir şekilde belirdiğini gördüğü için varlığından şüphe ediyordur. Telaştan ne yapacağını bilememiştir. Yüzündeki dehşet ifadesini gördünüz mü? Yanılmadığımı biliyordum. Bunun beni eğlendirmesi gerekir, değil mi? Ama ben hiç de eğlenmiyorum. Ona bilerek haber vermedim, belki de tüm bu tantanayı onun alnındaki damarın sinirlendiğinde ve korktuğunda olduğu gibi kabarışını görmek için kopardım ancak şimdi içimde mutluluğa dair hiçbir iz yok. Ölümüm de, gerçekleştiği anda önemini yitiren şeyler kervanına mı katılacak merak ediyorum.

 

 

Pekala, itiraf ediyorum, buraya gelişimin tek sebebi kardeşimi kızdırmak değildi. O sahneye bu gece çıkmak zorundayım, şansım varken konuşmak zorundayım. Bu elbiseyi çıkarmak istemiyorum, o arabaya binmek istemiyorum, istesem de bu kıpırtıyı yok edemeyeceğimi biliyorum.

 

 

Benimle konuşacak. Kardeşim benimle konuşuyor, son zamanlarda çok hızlı konuşuyor, bazen konuya o kadar hızlı dalıyor ki o bana yetişmek için çabalarken ben onu kaçırıyorum. Ancak şu an neden bahsettiğinden oldukça eminim.

 

 

“Konuşmak için önünde haftalar vardı ve sen bugünü seçtin yani, öyle mi? Tavana bir dijital saat asmışlar, ne için geri sayım yaptıklarını tahmin etmek ister misin?”

“Sakin ol lütfen. Bu sadece bir şaka, böyle şeylere takılmıyorum.”

“Ben takılıyorum ama. Aşağılayıcı bir şey bu.”

 

 

Omuz silkiyorum. Ona söyleyecek tonla şeyim var, doğru. Ancak o dijital saatin yanılmama olasılığının olduğu da doğru. Burnumu pudralaması için birini çağırıyorum. Burada bir dediğimi iki etmiyorlar. Sanki bir şekilde tüm süreci hızlandırdım ve istediğim her şeye dolaysız olarak ulaşıyorum. Zamanla birlikte sıkışıyorum. Perdenin arkasından bir adam görüyorum, beni takdim ediyor. Adamın adını hatırlayamıyorum. Zihnim son birkaç gündür sıkışmış zamanıma uyum sağlayabilmek için bahar temizliği yapıyor. Görünen o ki işe isimlerden başlamış, hayatımda hiçbir yeri olmamasına rağmen hafızama bir şekilde dahil olan isimlerden. Umarım isimsiz adam fazla konuşmaz ve sözü hemen bana bırakır.

 

 

İnsanlar delicesine alkışlıyorlar. Sahneye çıkarken tökezliyorum ve salondaki herkesin nefesini tuttuğunu fark ediyorum. Gülmemek için yanaklarımın içini ısırıyorum ve yanıma koşan bir görevliye tutunarak koltuğuma ilerliyorum. Oturuyorum, ışığın içinde kaybolmuş insanları, çıt çıkarmadan bana sabitlenmiş gözleri seyrediyorum. Sessizliğin tadını çıkarıyorum. Gördüğüm saygıdan hoşnut olduğumu belirttiğini düşüneceklerinden emin olduğum minik bir tebessüm yolluyorum onlara.

 

The Loge (In the Theatre Boxes) – Honoré Daumier

 

Gözlerimin yaşlı görünmesine çabalayarak yanımdaki koltukta oturan adama dönüyorum. Adam öne doğru eğilmiş, müşfik görünmeye çalışıyor, buruk bir sesle konuşuyor.

“Böyle bir günü bizimle, seni seven bunca insanla birlikte geçirmek istemen hepimizi onurlandırdı.”

Adımı söylüyor, adım ağzına hiç yakışmıyor. Biraz duraksadıktan sonra sahte bir korkuyla devam ediyor.

“Sana böyle seslenebilirim, değil mi?”

Sadece kafa sallıyorum, konuşacak halim yokmuş gibi. Adam rahatlamış olacak ki koltuğuna yaslanıyor. Fazla uzatmadan soru sormaya başlıyor.

“Nasıl oldu tüm bunlar? İnsanlar seni on yedi gündür tanıyor, o binanın tepesine çıktığından beri. Hepimizi çok korkuttuğunu söylemeliyim bu arada.”

Samimiyetsizce gülüyorum.

 

 

“O bir patlama anıydı sadece, tıpkı bu gece olduğu gibi. Ama endişelenme lütfen, bu gece ölmek gibi bir niyetim yok. Tepemdeki saat öyle demiyor gerçi ama.”

Herkes gülüyor. Buna inanmıyorum. Ben burada ne yapıyorum? Bu adam susmayacak mı artık?

“Bir arada geçirdiğimiz her saniyenin ne kadar değerli olduğunu hatırlamalıyız hayatım, öyle değil mi? Ve sen o günden beri bir kez bile kendini göstermedin, neler yaptığını merak ediyoruz. Bu birkaç haftayı nasıl geçirdin? Neler yaşandı da seni o günkünün tam zıttı bir şekilde, yaşama sevinciyle dolu bir şekilde burada, aramızda görüyoruz? Ve en önemlisi, kendini nasıl hissediyorsun?”

 

 

Tavana ve yere bakma zamanı, daha fazla göz teması kuramam.

“Kendimi nasıl hissediyorum… Bu sorulması gereken bir soru, öyle değil mi? Ama hiçbir anlamı yok bunun. Benim için bir anlamı yok. Hayatımın kuralları artık biraz daha farklı işliyor. ‘Hissetmek’. Kulağa hiç de mantıklı gelmiyor.”

Adam bir şeyler geveliyor, aldırmadan devam ediyorum.

“Bir şeyleri hissetmekten çok onlara maruz kaldığımı söyleyebilirim. Hissetmek iki taraflı bir eylem, hissederken iplerin elinizde olduğunu bilirsiniz, ve hareket edersiniz. Benim için ortada ip falan kalmadı artık. Bir şeyler oluyor, oluşuyor, ve ben de tüm bunlara tanıklık ediyorum. Yaşamım ve ölümüm birbirini dengeliyor, onlar bağımsızca var olurken beni yok ediyorlar. Ve ben günlerce donakalıyorum. Kısa bir süreçti bu, doğru, ancak etkiliydi. Hareket etmemi engellediler, ancak boşlukta duran bir et yığınını ne kadar uzun süre saklayabilirsiniz ki? Saklayamadılar, ben de olanca şiddetimle var oldum. O gün ambulansın içinde evime götürülürken sakinleşmiştim, ve yine yok oluyordum. Daha korkunç bir karmaşaya sebep olmamam için arada bir bunu yapmama izin verecekler sanırım, yaşamım ve ölümüm yani. Şimdiden kendimi daha sakin hissediyorum, biliyor musunuz?”

 

 

Adamın beni dinlediğini sanmıyorum. Lafımı bitirirken gözlerinin içine baktım. Orada kendi yansımamı göremiyorum. Tıpkı karşımdaki kör edici ışığın içinden onlarca yabancı yüzü göremediğim gibi. Gülümsüyorum, gülümsediğimi görmeli ve konuşmalı. Şimdi onun sırası.

“Bu harika, tatlım. Biz senin kendini evinde gibi hissetmen için buradayız.”

 Seyirciye, ışığa dönüyor.

“Öyleyiz değil mi?”

Cılız bir alkış sesi yükseliyor. Adam tekrar bana bakıyor, yüzündeki kocaman gülümseme hafifçe sönmeye başlamış.

 

 

“Haydi biraz gelecekten bahsedelim. Artık saklanmaktan vazgeçtiğine göre hayallerini hepimizin gözleri önünde gerçekleştirebilirsin, değil mi? Sırada ne var? Atlara ilgin olduğunu biliyorum. Bir çiftliğe yerleşmeyi düşünür müydün? Doktorun bu konuda ne diyor?”

Sahneye çıktığımdan beri ilk defa kendimi dizginlemiyorum ve kaşlarım çatılıyor.

“Yeterince açık olduğumu sanıyordum. Hareket edemiyorum. On yedi gündür hiçbir şey yapmadım ve bir sonraki patlamaya kadar da hiçbir şey yapmayacağım.”

“Ama hayatım…”

“Ne? Anlattıklarım size bir şaka gibi mi geliyor?”

Sinirli falan değilim. Değilim işte. Tanrım, lütfen bana biraz malzeme versin, lütfen. Çağrışımlara ihtiyacım var.

“Hayır, hayır, elbette hayır. Lütfen devam et. Olaya senin açından bakmamız için yardım et bize.”

 

 

Bu beni gülümsetiyor. Sakinleşiyorum. Sakinim. Sakinim ve konuşmak istiyorum.

“Korkarım böyle bir şey mümkün değil. Bunu size açıklayamam. Farklı boyutlarda yaşıyoruz. Siz akıyorsunuz, bense bulanıyorum. Yine de merak ediyorum, değişen şey varlığım mı yoksa düpedüz ben miyim? Beni hareket etmekten alıkoyan şey yaşamım ve ölümüm mü yoksa bizzat kendim miyim? Ömrümüz boyunca ölümü anladığımızı ve kabullendiğimizi söyleyerek kendimizi mi kandırıyoruz? Çünkü inanın bana, ölümü iliklerime kadar yaşıyorum, onu tanıyorum ve gelişini görebiliyorum. Yalnızca çok yakınımda olduğu için değil, nedenleri ve yapısıyla, tüm kaçınılmazlığıyla apaçık bilinir olduğu için var gücüyle var olabiliyor. Ölüm diye bir şey yok sizin için. Belki de acınacak halde olan yalnızca ben değilimdir.”

 

 

Durun, o da ne? Arka sıralardan bir ses geliyor. Bir kadın sesi bu, bir şeyler söylüyor. Onu duymak istemiyorum.

“Bu kadarı yeter! Bu programı kaç yaşında insanların izlediğinden haberin var mı senin? Sizin gibi benciller olmadan da umudumuzu söndüren yeterince şey var bu dünyada zaten!”

 

Asphodele – Leonor Fini

 

Adam ayaklanıyor. Herkes kadını dinliyor. Kadın bağırmaya devam ediyor. Kadını dışarı çıkarıyorlar. Adam cebinden çıkardığı bir mendille alnındaki teri siliyor. Benimle konuşuyor. Galiba reklam arası veriyoruz. Ben susuyorum. Seyirciler kendi aralarında konuşmaya başlıyor ve salonu bir uğultu kaplıyor.

Lanet olsun, işte yine başlıyor. Hareket edemiyorum, yok oluyorum. Kendimi zorlayıp kafamı kaldırıyorum ve yukarıdaki saate bakıyorum. Kırk saniye. Kırk saniyeyi görüyorum. Ayağa kalkıyorum. Koşmaya başlıyorum. Merdivenlerden iniyorum. İnsanlar beni yakalamaya çalışıyorlar. Gördüğüm ilk kapıya doğru atılıyorum ve kapıyı açıyorum. Sokağın gürültüsü içeri doluyor. Rüzgarın yüzümü yaladığını hissediyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Bir anlığına; şu anlığına, hissediyorum.

 

aynur genç


  • Kapak Resmi: Fable of Crazy City – So PineNut