Felsefe ile bilim arasında nasıl bir bağ vardır? Geçmişten günümüze ilişkileri nasıl gelişmiştir?


 

Bizim toplumumuzda hoş ama yanlış bir yargı var. Hoş olmasının nedeni şu: toplumun büyük bir kısmı felsefe ve bilimi aynı şey olarak görünce -tabi felsefe de bilimin prestijinden biraz yararlanıyor çünkü kimse bilime karşı değil. İster eski tarz din bilimlerine ister yeni tarz yani doğa bilimlerine. Çünkü çok cazip bir şey, anahtar kelime, sağcısı da solcusu da karşı değil. Hatta Atatürk’ün ünlü sözü, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Tabi bilimin teknolojiye dönüşmüş şeklinin dünyayı nasıl değiştirdiği, o da biliniyor. Bilimin eksarhlığı, özellikle matematik gibi bilimler, iyi-kötü herkes biliyor bunları. Dolayısıyla, bilim prestijli bir kelime. Yani insanlar bilimin prestijinden yararlanmak için felsefeye de bilim demek istiyorlarsa, buna felsefeci pek karşı çıkmıyor. Ama yanlış bir şey bu, tamamen yanlış bir şey.

 

Şimdi üç şeyi -sanatı hiç katmıyorum, o bambaşka bir şey- birbirinden ayıralım: Felsefe, bilim ve din. Tabi ki çok genel konuşursak, bunların içinde de belli ölçüde akıl var. Ama esas ve özü itibariyle din, akla dayanmaz, dayanmaması da lazım. En basitinden din, isterseniz tarih itibariyle insanların korkularına, isterseniz gelecek itibariyle ümitlerine, isterseniz insanın yalnızlığına karşı teselliye, ölüme karşı teselli ihtiyacına… Ne derseniz deyin ama basit tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse: Din insanın kalbine dayanır, beynine değil. “E hocam, birisi tutup da beyinde din ile ilgili bir şey ispat ederse…” Onu da o zaman konuşuruz.

 

Geldik felsefe ile bilime. İkisi de bilgi değerine sahip olma iddiasında ama ikisinin bilgi iddiası, deyim yerindeyse, aynı ölçüde değil. Bilim hem bilgi iddiasına sahip hem de bilgi, felsefe ise bilgi iddiasına sahip ama bilgi değildir. Ama bu felsefenin içinde de bilgi olmadığı anlamına gelmiyor. Neden? Çünkü hem kaynakları zihin hem de amaçları evren hakkında bilgi vermek hem de felsefe denilen etkinlik içinde -ister ahlak ister siyaset, ister başka alanlar olsun- belli bir biçimde bilgi de var. Yani bilgi yok değil. Biraz evvel konuştuk siyaset söz konusu olduğu zaman “Hangi rejimler niye iyidir? İnsan doğası hangi rejim için daha uygundur?” bunların içinde bilgi de var. Felsefenin bilimle ilgisine gelelim. Felsefenin bilime ihtiyacı var, bu doğru. Antik Yunan felsefesi de deyim yerindeyse felsefe ile bilimi birbirinden ayırt etmeyerek gelişmiştir. Filozofların birçoğu -hatta modern zamanlara kadar olanlar da- aynı zamanda bilim adamıdır. Aristotales büyük bir biyologdur, Platon, Descartes, Bertrand Russell büyük matematikçilerdir. Yani bu adamlar belli bir bilim dalında da bizzat kendileri de katkıda bulunan kontribüsyon yapan büyük bilim adamlarıdır veya bilimle çok haşır neşir olan insanlardır çünkü bilgi iddiaları var. Yine de aradaki farkı gösterdik. Bilimsel bilginin ne olduğu belli. Bilimsel bilginin bilgi olduğunu tespit ve tahkik etmek için kullanmamız gereken ölçütler de belli. En basit tabirle, doğru bilgi olduğunu göstereceksin. İster deney yaparak gösterirsin ister başka bir şey yaparak. Ancak felsefede ileriye sürülen herhangi bir tez, doktrin, kuram, iddianın “doğru” olduğunu gösteremezsin. Peki niye bize hoş ve doğru gibi geliyor? Çünkü doğru gibi olduğu için doğru geliyor.

 

Doğru gibi gelmesi önemlidir. Mesela sen Locke’sun ve liberal bir filozofsun. “İyi bir rejim, yönetilenlerin rızasına dayanan bir rejimdir.” dediğinde doğru gibi geliyor. Hiç kimse “yönetilenin rızasına dayanamayan, onların tam tersi karşı çıkan bir rejim iyi bir rejimdir” diyemez. Ona karşı çıkan bir Platon bile olsa şöyle der: “Onlar için iyi gibi gelmeyen ama aslında iyi olan rejimdir bu çünkü onlar, kendileri için neyin iyi olduğunu bilemezler” der Platon, “Hekimlik insan için gerekli mi? Tıpta hekime ihtiyacımız var mı? Bize bir mutluluk getiriyor mu? Peki bir hastanın hekimle ilişkisinde neye bakalım? Hekimin hasta için söylediğine mi bakacağız yoksa hastanın hekimin kendisine söylediği şeye karşı gösterdiği tepkiye mi bakacağız?”. Bugünkü dille ile söylüyorum. Mesela hekim “Sen ameliyat olman lazım” dedi, hasta da “Ben ameliyat olmak istemiyorum” diyor. Şimdi hekimin, hasta için söylediği şeye doğru deriz biz ama hasta tarafından hekime gösterilen tepki doğru değil. Platon -ideal- rejimi böyle bir şey olarak düşünüyor. Bu, size bu manada makul gibi geliyor değil mi? Burada da doğru bir bilgi iddiası var. Aristotales daha mantıklı bir şey söylüyor: “Bir ayakkabının iyi ayakkabı olduğunu, ayakkabıcıya sorarız. Ayakkabıcı, ayakkabıcılık kurallarına uygun olarak yapmışsa bir ayakkabı iyi ayakkabıdır.” Bu koltuk, iyi bir koltuğun sahip olması gereken niteliklere sahipse iyi bir koltuktur. “Fakat yine de, son tahlilde, ayakkabının iyi olup olmadığını ayakkabıyı giyen adama sormamızda yarar var.” Neticede ayakkabı, ayak için yapılıyor. Ayağın sahibi, ayakkabıcının yaptığı kundurayı giyen adam. Sen bana veriyorsun ayakkabıyı ve ben giyiyorum, ayakkabıyı biraz kullanıyorum. Ayakkabı ayağıma vuruyor ve beni çok sıkıntıya sokuyor ama sen bana diyorsun ki: “Vallahi bu ayakkabı tekniğine göre, en güzel deriden ve en iyi kurallarına göre yapıldı.” İyi de ayağıma vuruyor be! Diyor ki “Senin ayağın yanlış.” Bakın, bu da size makul geldi. Burada da bir bilgi var.

 

Aristotales’in söylediğinde de bizim insan olarak varlığımız ve ihtiyacımız hakkında bir bilgi yok mu? Bakın üçü de bilgi. Demek ki felsefede yine bir bilgi var. Yani felsefecinin herhangi bir teoriyi ileri sürerken son tahlilde denediği ve sınadığı bir bilgisel zemin var. Hem kendisinden hareket ettiği bilgisel zemin var hem de doğruluğun sınadığı bir bilgisel zemin var. Üç teori söyledim üçünü de sınadık, şimdi bunlardan hangisi doğru? Bazı durumlarda Platon’un söylediği doğru, sen hastaya ameliyat olmasını gerektiğini söylüyorsan ve hasta ameliyat olmuyorsa demek ki hasta yanlış yapıyor. Bazı durumlarda Aristotales’in söylediği doğru. Bazı durumlarda da Locke’un söylediği doğru. Gördünüz mü, üç tane ayrı felsefe. Beni sorarsanız, bana göre Locke’un söylediği doğru. “Peki sen bunu nerden çıkardın?”. Çünkü Platon’un söylediği doğruların çoğu durumda kasıtlı, planlı ve sırf bilgi sahibi olduğu iddia eden adamlar tarafından ileri sürülebilir ama bilgi sahibi olmadıklarını bildiğim için böyle. Bakın ne demek istiyorum. Gerçekten, bir toplumun doğru idare etmenin bilgisi diye bir şey var mıdır? Yoktur böyle bir bilgi. Bir kadına neyin iyi geldiğinin, onun mutlu olması için hangi davranışların iyi geldiği bilgisi var mıdır? Bunlar ahmakça şeyler. Böyle bir bilgi yok dünyada. Bilgiye ihtiyacımız olması başka, böyle bir bilginin olması başka.

 

Hayatımızı tamamen rastlantılar üzerine mi götürüyoruz? Hayır. Nasrettin Hoca’nın dediği gibi… “Hocam yokuşu mu seversin inişi mi?” demişler. “Ulan, düz yol yok mu?” demiş. Yani ekstrem durumların dışında, makul, mantıklı ve genel insan tecrübesine uygun düşen durumlar yok mu? Ben diyorum ki, o genel insan tecrübesine uygun düşen durumlar Lock’un söylediği insan tasavvuru, Platon’un söylediği değil. Hocam, nerden biliyorsunuz? E şimdi öyle yaşıyoruz da ondan. Geçmişte insanlar çok uzunca bir süre tek kişinin aklına, duygularına ve sezgilerine dayalı rejimler kurdular. Peygamberlere dayanarak teokratik rejimler kurdular. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık da yaptı. Teokrasi dünyada şimdi var mı? İnsanlar teokrasiden geçtiler mi? Bunu yaşadılar mı? Şimdi var mı? Niye yok? Demek ki o denendi. Şimdi dünya nereye doğru gidiyor? Özgürlükten köleliğe doğru mu, kölelikten özgürlüğe doğru mu? Özgürlüğe doğru gidiyor. Demokrasiden mutlakiyyete doğru mu gidiyor, mutlakiyyetten demokrasiye doğru mu gidiyor? Köyden şehre mi, şehirden köye mi? Urfa’dan Ankara’ya mı, Ankara’dan Urfa’ya mı? İzmir’den Çankırı’ya mı, Çankırı’dan İzmir’e mi? Anladınız mı ne demek istediğimi? Belli dünyanın nereye gittiği. Afrika’dan Almanya’ya mı, Almanya’dan Afrika’ya mı? Ne diyordu Merkel: “Yahu Müslümanlar, bizi beğenmiyorsunuz. Hiçbir kurumumuzu beğenmiyorsunuz. Beğenmediğiniz toplum ve rejim içinde yaşamak için Akdeniz’e atlayıp boğulup gidiyorsunuz.” Aynen bunu söyledi. Hiçbir Almanın, Akdeniz’i sallarla geçip, “Aman, ben Nijerya’ya gideyim orada yaşayayım, Somali’de yaşayayım” dediğini duydunuz mu? İsterse gider yaşar. Bunu da tecrübelerle öğreniyoruz. Ben akıl derken hep bunu kastediyorum, akıl dediğim bu benim. İnsanlığın geçmişten bu yana sahip olduğu tecrübeler… Peki biz bunu niye görmüyoruz? Niye kabul etmiyoruz? Çünkü farkında değiliz de ondan. Bizim dünya ile ilişkimiz bilgi ilişkisi değil.

 

Netice itibariyle, bilim ve felsefe arasındaki ilişkilerde; bilim felsefe değil, felsefe bilim değildir. Her ikisi de din değildir. Bilimle felsefede akıl ve bilgi talebi, ihtiyacı var. Felsefe, bilimden veya bilimsel doğrulardan veya daha genel doğrulardan yararlanıyor ama iddiaları biliminki kadar kesin ve kanıtlanabilir değil. Ama bu da felsefenin hem meziyeti hem de zaafı. Bilim kadar kesin olmaması bir zaaf diyelim. Ama meziyeti ne? Daha plastik, daha genel ve her tarafa uygulanabilir olması… Şimdi sen evlenmek veya çocuk yetiştirmek için fiziğe ya da matematiğe mi başvuruyorsun? “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Hayır, en hakiki mürşit falan değildir, kusura bakma. Çünkü bilimin bize burada söyleyeceği şeyler yoktur. Bilim bize “Doğru-yanlış nedir? İyi-kötü nedir?” bunları söylemez ki… Eğer bilimi dünyaya karşı akılcı bir bakış açısı olarak kabul edersek söyleyebilir. Bilimin bir ahlâkı da vardır, bilim aynı zamanda bir ahlaktır. Doğruya gözünü kapamamak…

 

Felsefenin de aynı ahlakı vardır ama bilimden özel olarak gündelik, dini, siyasi, hukuki, ahlaki hayatımızda bize hakikaten mürşit olabilecek önerilerde bulunmasını isteniyorsan, hakikaten hiçbir bilim bunu bize yapmaz. Peki ne yapar? Geriye iki alan kaldı: ya din ya felsefe. Dikkat ederseniz, problem veya çatışma bilim ile din arasında değildir, kendinizi kandırmayın. “Din bilime karşı, bilim dine karşı” Hayır… Bilim, dinin umurunda bile değil. Ne İslam’ın ne de Hristiyanlığın… Bilime ne Gazali karşıydı ne Fethullah [Gülen] karşı. Fethullah bilgisayara, astronomiye, tıbba karşı mı? Gördünüz mü, karşı değil. Tayyip [Erdoğan] karşı mı? O da değil. Bilime karşı değiller. Neye karşılar? Felsefeye karşı. Çünkü felsefe hayatın geriye kalan ve en büyük alanı olan, hepimizin içinde yaşadığı iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış, evlenme, boşanma, hukuk, medeni hayatınızda önerilerde bulunuyor. Bilim gibi değil, önerilerde bulunuyor. Kimisine sosyalizm, kimisine liberalizm, kimisine komünizm, kimisine idealizm, kimisine bireycilik…. Herkes bir yerden gidiyor ve bunlar bir arada yaşayabiliyorlar. Yani din, kendisine aslında rakip olarak bilimi görmüyor. Ama biraz evvel söylediğimiz felsefe, insan tecrübesi, onda elde edilen sonuçlar, gözlemler, sezgiler… Asıl bunlardan hoşlanmıyor. Fethullah hiç sevmezdi. Anlatabildim mi? Rakip o. En azından ben kendi açımdan söylüyorum. Herkesin illa tutup da benim gibi felsefenin herhangi bir teorisinden yardım istemesi ve ona göre yaşaması gerekmez. Bazı insanlar dine uygun olarak da yaşasınlar, beni de ilgilendirmez, onunlar yaşayabilirler ama problem bu iki alan arasındaki rekabettedir. Benim seçimim, insan olarak felsefedir, din değildir.

 

Bizim kamusal alanımız yok. Bir tek alanımız var, devletin alanı. Devletin alanı kamusal alan değildir. Kamusal alan ne demektir biliyor musun? Basit olarak söylüyorum, üç türlü alan var. Bir, kişilerin bireysel ve kişisel alanı. Ne demektir? Benim karımla, çocuklarımla, ailemle veya yakın dostlarımla birlikte yemek yediğimiz, içtiğimiz, konuştuğumuz alan. Bu kamusal bir alan değil. İki, devletin alanı var. Bunu söylememe ihtiyaç bile yok. Üç, bir toplumun üyelerinin, devletin yasalarının ve hukukunun dışında birbirleriyle karşılaştıkları ve birbirleriyle ilişkiye girdikleri alan. Bak şimdi birlikte beş kişi oturuyoruz. Burası hangi alan? Devletin alanı mı, kamusal alan mı, bireysel/şahsî alan mı? Şahsi alan. Ayakkabıları kapının dışarısında bırakalım mı dediniz, bırakmayın dedim. Kapının dışı kamusal alan. Asansör kamusal alan, arabayı getirip park ettiğiniz evin önü kamusal alan, park ve trafik kamusal alan… Şimdi, bizde kamusal alan diye bir şey yok. Biz ya kamusal alanı kendi özel alanımız gibi yönetmeye kalkıyoruz, zorbalıkla. Nasıl kendi karımızı kızımızı dövüyoruz, emirler veriyoruz, apartmanda da öyle yapıyoruz. Ben apartmandakilere diyorum ki ayakkabılarınızı dışarıda bırakmayın, bu kamusal alan. Adam, hele de cüsseliyse, bana dikleniyor. Dikildiği andan itibaren adamın artık kendi özel alanı. Yani sadece kendi evi değil, sahanlık da kendi alanı. Bizim gündelik hayattaki bütün ilişkilerimiz böyle devam etmiyor mu? Veya devletin alanı. Şöyle diyor adam; diyelim ki parkta müşterek olarak oturuyoruz çocuğumla, biri geliyor oradaki bir çiçeği koparıyor ya da ayağıyla havuzun içine giriyor. “Giremezsin” diyorum, “Sanane lan! Seni ne ilgilendirir? Polis misin devlet mi?” Şimdi gördünüz mü demek istediğimi? Adam için iki alan var: Kendi özel alanı -ki mümkün oldukça bunu genişletiyor- veya devletin alanı. Şimdi gâvur için, batılılar için böyle bir şey yok. Gavur için kendi alanı var, devlet de var ve bir de kamusal alan var. Tekrar ediyorum kamusal alan; toplumun, toplum olarak üyelerinin birbirleriyle karşılaştıkları alandır. Toplumun, toplum olarak üyelerinin diyorum, dikkat edin, devletin mensubu olarak değil.

 

Bir örnek verdim geçen gün yaptığım röportajda, tekrar vereyim. Bundan iki ay evvel Lizbon’dayım. En geniş caddesi, orada birtakım yollar ve kulvarlar var. İnsanlar arka arkaya üç sıra halinde dizilmişler. En sağdaki kulvar var, orada hiçbir araba yok. Bakıyorum böyle, merak ettim çünkü en sağdaki kulvar, orada en kısa zamanda sağa geçmek için düzenlenen bir kulvar. Hiç kimse geçmiyordu yav, hiç kimse girmiyor. Düşündüm niye kimse o kulvara girmiyor diye. Orada polis yok… “E o zaman çok merhametli insanlar bir araya geldi o sırada”. Hayır o da değil. Şundan dolayı girmiyor; birisi onu yapmaya kalktığı zaman, trafikte geride kalan ne kadar araba varsa hepsi fırlayacak. Adam da başına gelecek tepkileri biliyor, illa işin içinde çatışma olması gerekmez, işin içine polis de girebilir ama oraya girmeden evvel o “kamu bilinci, kamu ruhu, kamu baskısı” onu engelliyor. Biliyor ki bunu yaptığı andan itibaren bir kamu tepkisi olacak. Biz bunu yapıyoruz muyuz hepimiz? Yapıyoruz. Kamu bilinci olan biri bu uyarıyı yaptığı zaman “hass*ktir lan” falan diyor. Hatta şunu demiyor mu, “Ulan polis misin? Zabıta mısın, sana ne?” Bizde kamu yoktur çünkü devlet, kamunun teşekkül etmesine izin vermemiştir. Biz Orta Doğu devletiyiz. Başka türlü söyleyeyim, genel teoride insanlar kamu olarak kendine bir devlet yapar. Antik Yunanlarda kamu vardı; Yunan sitesi bir kamuydu, kamusal alandı ve sonra onlar kendilerine devlet yaptılar. Oysaki bizim gibi ülkelerde kamu kendisine vatandaş yapar, yani tebâa yapar. O zaman biz toplum değiliz, biz kabileyiz, biz mahalleyiz, geniş bir aileyiz, köyüz biz. Toplum şudur: Üyelerinin hem bireyselliği hem farklılığı hem bilinci olan, hem niçin bir araya geldiklerini bilen hem güçlerini farkında olan, toplumu niye kurduklarını bilen ve bu bildikleri amaç uğruna da davranan insanlardan meydana gelen şeye toplum denir. Tekrar ediyorum, biz toplum değiliz. Biz en iyi tabirle cemaatiz. Biz gemeinschaft’ız, gesellschaft değiliz, toplum değiliz biz. En iyi ihtimalle ümmetiz. Milliyet de ümmet olarak şu anda. Millet de toplum olarak millet değil. Toplum olmayınca kamu yoktur. İşte sorun bu kadar basit.