Bilişsel bilim yaklaşık son 50 senedir zihne dair biyolojik olandan en soyut, en matematiksel olanına değin çeşitli katmanlarda pek çok araştırmaya ve bulguya yöneltiyor bilim ve teknoloji dünyasını. Fakat farkındalık, özfarkındalık ve bilinç gibi kavramları, bu kelimelerin tanımlarında hemfikir olamamamıza rağmen, yani bunlara verdiğimiz tanımların neredeyse hepsi bir arada düşünüldüğünde dahi, açıklamaktan halen oldukça uzak olduğumuzu hepimizin kabul edeceğini düşünüyorum. Konunun açıklanmaktan bu kadar uzakta görünmesinde ise, pek muhtemelen, konunun kendisinin henüz tanımlama noktasında bile oldukça ihtilafa açık olmasının da payı vardır.

 

Yine de bilişsel bilim hangi mental aktivitenin hangi nöronal süreçler ile ilişkili, bir diğer deyişle korele, olduğunu tespit etmede oldukça fazla yol katetti ve etmeye de devam ediyor. Bu korelasyonun kendi başına bize açıklama sağlamamasının sebebi ise, mental olanın fiziksel olandan nasıl zuhur ettiğini (emerge) nedensel ve mekanistik olarak adım adım izah edemiyor oluşumuz . En basitinden, Onur Güntürkün gibi bilim insanlarının çalışmalarından da açıkça bildiğimiz üzere, bambaşka fizyolojik temellere sahip kimi canlıların aynı mental faaliyetleri gösterebilmesi mental olanla fiziksel olan arasında en azından kısmi bir farklılaşma olduğunu ve bu farklılaşmanın doğasının daha önce varsaydığımızdan karmaşık olabileceğine işaret ediyor.

 

Bu gibi düşünceler zaten bilişsel bilim ortaya çıkmadan önce de çokça tartışılan, çıktıktan sonra da zihin felsefesi literatüründe önemli yer kaplayan zihin-beyin özdeşliği, işlevselcilik, işlemlemesel zihin teorisi vs. gibi konular etrafında ele alınıyor. Bu tartışmalar bizi, mental aktivitenin fiziksel temelinden bağımsız bir enformasyon işleme (information processing)[1] olup olmadığı, eğer öyleyse, işlevsel olarak bilinci oluşturan enformasyon işleme sistemini birbirlerine telefon aramaları ile bağlanan milyonlarca insanla replike etsek, bunun da bir ülke veya kıta büyüklüğünde bir bilinci ortaya çıkarıp çıkartmayacağı[2] vs. gibi düşünce deneylerine, soruşturmalara götürecek, böylece en nihayetinde kendimizi aslında bilincin/zihnin doğasını tartışıyorken bulacağız. Benim bu yazıda tartışmak istediğim bu değil, daha ziyade benim isteğim, tartışma bizi oraya götürmeden direksiyonu kırarak başka bir düşünsel yola girmek.

 

Elimizdekilere şöyle bir baktığımızda, örtük veya açıkça, şimdiye değin “bilinçli” dediğimiz her canlının -ki cansız bir şey için bilinçli demememiş olmamız da aklımızda bulunsun- beyni olmasına ve belli başlı nöronal faaliyetleri gösterebilmesine özen gösteriyoruz gibi görünüyor. Bunun yanı sıra bu beynin, bu söz konusu sistemin canlı bir bedende bulunmasına, yani kimi elektrokimyasal işlevlerini sürdürebiliyor olmasına önem verdiğimiz anlaşılıyor. Dolayısıyla, “Bu iki temel nokta, bizim bilinçliliğe dair çoğunlukla örtük olarak, kimi zaman ise bile isteye aradığımız başat kriterlerdir.” demekte bir beis göremiyorum. Bu kriterler doğru veya yanlış kriterler olabilirler, bilmiyorum; fakat bunu tartışmak bizi az önce girmemek için direksiyon kırdığımız yola sokacağından, bu kriterleri verili kabul ediyorum.

 

Bunun yanı sıra, biz bu çerçeve içinde biliyoruz ki çeşitli kimyasallarla veya uyku gibi, baygınlık gibi durumlarla bizim bilinçlilik durumumuz (state of consciousness) değişiklik gösterebiliyor ve bu değişikliğe paralel olarak, beyin dalgalarındakiler başta olmak üzere, beynimizde kimi fiziksel değişimler gözlemleyebiliyoruz. Örneğin uyku, alkollülük, uyuklama, çok dikkatlilik veya az dikkatlilik gibi bilinçlilik durumlarında farklı sıklıkta beyin dalgaları yayılıyor, rüya görüyorken beyinde farklı türden aktiviteler gözlemleniyor vs.

 

Normal şartlarda, bilinçli olduğunu düşündüğümüz öznelerin hepsi, bu bilinçlilik durumlarını bir şekilde dışarıya davranışsal şekilde yansıtabiliyorlar. Uyuyan birinin uyuduğunu anlamamız için fMRI veya EEG kaydına bakmamıza ihtiyaç olmadığı gibi, dalgın birini, dikkatle bir işe odaklanmış birinden ayırt edebilmek için de böyle bir çabaya gereksinim duymuyoruz. O halde, sorabilir miyiz ki, bu davranışsal çıktıları sağlayamayan fakat yine de önceki kriterleri karşılayabilen bir şey bilinçli midir? Bu bilinçlilik illa ki uyanıkken sahip olduğumuz gibi “tamamen” bilinçli olma hali olmak zorunda değil tabii ki, fakat bir şekilde, tıpkı bizim uyurken, rüya görürken, alkollüyken veya başka bir kimyasalın etkisi altındayken duyumsayabildiğimiz gibi farklı bir tür bilinçlilik durumuna sahip olamaz mı?

 

Tim Bayne, Anil K. Seth ve Marcello Massimini’nin 2020 yılında yayınlanan makaleleri bu soruya odaklanıyor. Are there islands of awareness?[3] başlıklı makale, davranışsal çıktı vermek dışında saydığımız kriterleri karşılayan üç sıradışı ve özel durum üzerinde durarak bu soruyu incelemeye alıyor; birincisi, ex cranio beyin, yani artık cansız birinin veya bir hayvanın beyni; ikincisi, beynin iki hemisferi arasındaki iletişimi koparan hemisferotomi ameliyatı; ve üçüncüsü, serebral organsılar (cerebral organoid).

 

Ex cranio beyinler ile başlayacak olursak, yapılan kimi çalışmalarda (Vrselja vd. 2019, Muhlethaler vd. 1993, de Curtis ve Llinas 1993) beyin kadavradan alındıktan saatler sonra, laboratuvar ortamında teste tabi tutulduğunda canlı bir hayvanın -örneğin, söz konusu çalışmada bir domuz- beynindekine oldukça benzer bir nöronal aktivitenin gözlendiği kaydedilmiş bulunuyor. Örneğin, Vrselja ve diğerlerinin çalışmasında, beyni kadavradan çıkardıktan sonra dış etmenler dolayısıyla bozulmaması için -ve böylece canlıyken yerine getirdiği fonksiyonları kaybetmemesi için- kimi kimyasallarla muhafaza edip, dört saat sonra ise BrainEx isimli, ona bağlanan beyne oksijen ve normal şartlarda, canlı bir bedendeyken alması gereken minerali sağlayan bir sisteme bağlıyorlar. Bu sistemdeyken yapılan incelemelerde nöronların kimi moleküler ve hücresel işlevlerini sürdürebildikleri görülüyor. Fakat beyin dalgaları, yani EEG tepkileri gözlemlenemiyor. Oysa Muhlethaler ve diğerleri ile Curtis ve Llinas’ın çalışmalarında kadavradan alınan beyinler kimyasallar aracılığıyla değil, hipotermik koşullarda bekletilmek suretiyle muhafaza edildiğini ve bu beyinler incelediğinde multisinaptik beyin devrelerinde beklenen EEG tepkilerinin, yani beyin dalgalarının görüldüğünü biliyoruz. Dolayısıyla, kimilerine göre, Vrselja ve diğerlerinin çalışmasında gözlenlenmemiş olmasının sebebi organı korumak için kullanılan kimyasalların yan etkilerinin buna yol açabileceği. Bu beyinlerde çeşitli aktivitelerin gözlemleniyor olması, bu beyinlerde bilinçlilik durumunun oluştuğuna dair doğrudan bir kanıt değil tabii ki, fakat başta ele aldığımız iki kriter düşünüldüğünde bu ihtimali akıllara getiriyor.

 

İkinci bir durum olarak hemisferotomi de bu bağlamda akıllara geliyor. Ciddi derecede epilepsi hastası olan çocuklar üzerinde uygulanabilen bu operasyon, hastalığa yol açan hemisferin beyin sapı, talamus ve kontralateral hemisferden ayrılmasını fakat vasküler bağlantısallığın (vascular connectivity) dokunulmaksızın bırakılmasını içeriyor. Yalnız, dikkat edilmesi gereken bir fark var ki beynin bir hemisferinin tamamen kafatasından çıkarıldığı hemisferektominin aksine, hemisferotomide, söz konusu beyaz madde yolakları kesildikten sonra, hemisfer kafatasının içinde kalmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra, bahsedilen bölgelerin tamamen mi alındığı yoksa bir kısmının geride bırakılıp bırakılmadığı vakaya göre değişiklik gösterebilmekte. Beynin sağlıklı hemisferinin bilinçliliğe katkısı, hastalar bariz şekilde bilinçli olduklarından dolayı herkesin malumu. Fakat beynin geri kalanıyla nöronal açıdan bağlantısı (neredeyse) tamamen koparılan bu hemisferin bilinçlilikle ilişkisi ne? Buna kesin bir yanıt vermek güç, hatta belki de imkansız.Daha da kötüsü, bilimin ve insan zihninin sınırları dolayısıyla bu cevaplar sonsuza dek ulaşılamaz kalabilir bile. Ancak yakın zamanda yapılan kimi çalışmalarda (Lancaster vd. 2013), hemisferotomi ile ayrıştırılmış, dolayısıyla hücrelerine dış dünyadan herhangi bir bilgi akışı olmayan hemisferde, katılımcıya verilen deney görevine göre değişiklik gösteren fMRI aktivasyonu gözlemlendi. Bunun neden ve nasıl olduğu ise açıklanmayı bekliyor.

 

Son olarak, bilinç parçacıklarından söz edilebilecek bir diğer durum ise serebral organsılar. Laboratuvar ortamında nörogelişimsel hastalıkları inceleyebilmek için kök hücre kullanılarak oluşturulan bu yapılar kimi zaman “mini beyin” olarak da anılıyorlar. Gerçek beyne benzeme miktarları bir tartışma konusu olsa da, serebral organsılar üzerindeki ve onlarla yapılan çalışmalar hızla gelişti ve yakın zamanda bu yapıların olgun bir nöron ve nöronal ağ yapısı gösterebildikleri gözlemlendi. Kalsiyum görüntüleme ve yüksek yoğunluklu silikon mikroelektrotları ile incelendiklerinde nöronal atım (spiking[4]) yapabildikleri de görülmüştü. Serebral organsılar üzerindeki çalışmaların ilerlemesiyle beraber, bilinçliliği haiz olup olmadıkları veya ne kadarına, ne tür bir bilince sahip olup olmadıkları soruları ciddi şekilde gündeme gelebilir.

 

Pek çok açıdan spekülatif kalan bu sorular bilimsel metotlar ile cevaplanabilir mi, bilmiyorum. Dolayısıyla, bu sorular doğaları gereği hep spekülatif kalabilirler. Fakat bu konu, bilimsel olarak incelenebilir mi, incelenemez mi, eğer incelenebilirse nasıl incelenebilir gibi bilim felsefesini ve metodolojiyi ilgilendiren temel soruların yanı sıra bir dizi farklı soruyu da beraberinde getiriyor; kimlik (identity) nedir? Hemisferotomi uygulanmış birinin bir hemisferi ayrı bir kimliğe sahip midir? Eğer bilinç parçacıklarından söz edebiliyorsak, bu ölüme dair düşüncelerimizi ne yönde değiştirir? Ölmüş birinin beyni doğru koşullarda muhafaza edilerek ve doğru şekillerde uyarılarak kendisini, dışsal girdilerden bağımsız şekilde, bir tür bilinçlilik halinde duyumsaması mümkün kılınabilir mi? Serebral organsılar bir tür bilinçliliği haiz ise –veya gelecekte olurlarsa-, onların ahlaki konumu nedir? Hakları nelerdir, acı çekerler mi?

 

Şahsi fikrimce konu, burada ve kaynak makalede ele alındığı şekliyle oldukça fazla varsayım içeriyor. Bu kötü bir şey olmak zorunda değil. Yine de, meseleyi üzerine düşünülürken insanın daha dikkatli olması gereken bir konu kıldığı da aşikar. Örneğin, bilinçliliğin, bir sebeple, tamamen kesintisiye uğraması, bir daha ortaya çıkarılamayacağı anlamına geliyor olabilir. Dolayısıyla ex cranio beyindeki aktivite hiçbir şey ifade etmiyor olabilir. Bunun yanı sıra, bilinçliliğin ortaya çıkması için çok spesifik belli başlı koşullar gerekiyor ve bizim varsaydığımız kriterler bunlardan yalnızca ikisi olmasına rağmen, bu bahsettiğimiz üç durum da, söz konusu koşulları tamamlamaya yaklaşmıyor dahi olabilir. Ve daha başka pek çok soru, başka pek çok eksik nokta, burada yürütülen akıl yürütmeyi en hafif tabirle şaibeli görmemiz için yeterli olabilir. Yine de konunun kendisi ve söz konusu bulgular, hayatın kimi alanlarına dair etkilediği temel varsayımlarızın önemi dolayısıyla heyecan verici ve dikkat çekici.

 

İstanbul Üniversitesi Dilbilimi Bölümü son sınıf öğrencisi olarak lisans eğitimine devam ediyor. Yüksek lisansında insan belleğinin işlemsel modelleri üzerine çalışmak istiyor.

Lisansını Koç Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği’nde tamamladı. Bilişsel bilim alanında akademik bir kariyer hedefliyor ve temsil kavramı üzerine çalışmak istiyor.

Murphy Elliot

  • Bayne T, Seth AK, Massimini M. Are There Islands of Awareness? Trends Neurosci. 2020 Jan;43(1):6–16. doi: 10.1016/j.tins.2019.11.003. Epub 2019 Dec 10. PMID: 31836316.

[1] Genellikle bilgi işlem deniyor. Fakat CogIST’teki çeviri faaliyetlerimiz boyunca ortaya çıkan karışıklıklara bir çözüm olması açısından geliştirdiğimiz ve önemli oranda da mutabık olduğumuz terminolojiye sadık kalacağım, knowledge ile karışmaması adına information kelimesini enformasyon olarak çevireceğim. Operation ve/ya computation ile de karışmaması için, processing kelimesine karşılık olarak işleme diyeceğim.

[2] Çin beyin düşünce deneyi olarak bilinen bu akıl yürütme hakkında meraklı okur, Ned Block’un 1978 tarihli Troubles with functionalism ve Daniel Dennett’in 1991 tarihli Consciousness Imagined makalelerine bakabilir. Ayrıca bu tartışmalara dair genel bir fikir edinmek içinse John Bickle’ın Stanford Felsefe Ansiklopedisi’ndeki Multiple Realizability başlığına bakmak faydalı olabilir.

[3Farkındalık adacıkları var mı? şeklinde Türkçeleştirebiliriz. Ben adacık demek yerine, parçacık demeyi tercih ettim. Bunun kelimenin çağrışımları açısından Türkçe’de daha uygun olduğunu düşünüyorum.

[4Spiking genellikle böyle çevrilmiyor olabilir. Türkçe karşılığını aradıysam da bulamadım. Spiking, nöronların ateşlenmesi anlamına geliyor.