Birçok alanda yapılan Doğu-Batı ayrımı sinemada da yapılabilir mi? Hangi temel özellikler bu ayrımda etkili?


 

 

Yine beni kurşuna dizdireceksiniz. Sinema sonuçta… Hep anlatırım; Marmara Üniversitesi’nde bir Fransız gelmişti, sunum yapıyordu. Biz de oturuyoruz Türkler olarak karşısında. Fransızların da bir konuşma şekli var “Efendim” falan diye. Bu da işte Fransızca konuşuyor. Bir yerde “Bildiğiniz gibi sinemayı biz bulduk.” dedi. “Fransızlar olarak biz bulduk.” dedi. Şimdi ben gülümsedim falan. Sonra düşündüm yani, doğru söylüyor hakikaten. Bunu bunlar buldu.

 

Mesela şunu düşünelim; “Biz bulduk sinemayı.” desek biz, Türkler olarak… Bir an hayal kurun ve biz bulmuşuz sinemayı. Bu ilginç bir şey aslında. Biz çok az şey bulmuş bir ülkeyiz değil mi? Şimdi kızarlar bazıları ama… Neyi bulmuş olabiliriz? Pastırma olabilir mesela. Şu sanılmasın, yani ben “Aaa Fransızlar çok iyi, Türkler kötü!” anlamında söylemiyorum. Şimdi bir şeyi bulmuş olmak… Her ne kadar onun yararını mesela Amerikalılar daha iyi görse de ve daha iyi kullansalar da ve hâlâ da kullanmaya devam ediyorlar, yani Fransa o konuda lider olmadı, buldu ama… Ama yine de bu o kadar azımsanacak bir şey değil. Yani bunun bulunmuş olması.

 

Şimdi bu bizi şuna götürüyor, Araplar biliyorsunuz ışığı ilk bulanlar, yani ışığı ilk çözümleyenler, doğru anlayanlar Arap İslam kültürü. Fakat çeşitli nedenlerle bir şekilde kaybediyorlar bu üstünlüğü, bu önde olma durumunu kaybediyorlar ve olay Batı’ya geçiyor. Rönesans sırasında da aslında Arapça metinlere de dönüyorlar. Yani buradaki Antik Yunan metinlerine dönüyorlar ama Araplar da giriyor işin içine, yani onlar da bir sürü şey bulmuş. Fakat olmuyor, yani arkası getirilemiyor. Oradan bağlarsam sonuçta şunu kabul etmek zorundayız: Bu bir Batı sanatı. Burada tartışılacak hiçbir şey yok. Yani bunu yapan aleti, bunu yapan mercii, emülsiyonu, film yıkamayı, projeksiyonu; her şeyi onlar bulmuş.

 

Şimdi bu, biz Doğulu olarak sinema yapamayız veya Doğu’da sinema gelişmez demek değil elbette. Çin geliyor şimdi, bir sürü film yapıyorlar. İran yapıyor, yaptı. Hong Kong yaptı, yani yapılıyor. Kore şimdi atakta ama Hollywood gibi yapıyorlar falan. Yani herkes sinema yapabiliyor artık çünkü evrensel bir şey kazandığı söylenebilir. Ama bu evrenselliği nasıl kazandı? Aslında yine Batı’nın soktuğu şekilde, yani Batı bunu geliştirdi. Buldu, geliştirdi, yaydı; “Biz de izledik ve biz de yapıyoruz.” diye çıkıyor şimdi Doğu.

 

Huntington’ın meşhur teorisi vardır ya bu “Medeniyetler Çatışması” durumu ve alay ediliyordu falan ama görüyoruz ki aslında gerçekmiş yani. Doğu medeniyeti ve Batı medeniyetinin bir çatışması var ortada. Sinemada da bu böyle. Yani Doğu… Doğu’nun her şeyi başka. Yani zaman algılayışı başka, inançları başka, başarı ile ilişkili yaklaşımı başka, günlük yaşamdaki pratikleri bambaşka, resimle ilişkisi çok bozuk, Yani Batı’nınki gibi değil vesaire vesaire.

 

Yani çok bambaşka iki dünyadan bahsediyoruz ve hep şey denir ya, “İslamiyet’te, efendim, resim yasaktı.” falan. Aslında bu çok temel başka bir ayrımdan geliyor, yani Batı merkeze insanı koyuyor Rönesans’la birlikte. Yani diyor ki: “Bu evrenin merkezinde ‘Ben’ varım, ben görüyorum dolayısıyla benim gördüğüm şekilde resmedilecek.” Ya aslında onun arkasındaki, perspektifin arkasındaki şey odur. Yani bir insanın gördüğü şekilde görüyorsun.

 

Halbuki Doğu öyle görmüyor. Doğu diyor ki: “Hayır yani ben…” Niye minyatür var? Çok bilinen bir örnektir, perspektif yok minyatürde. Niye yok? Çünkü o bir insanın bakışı değil aslında. O bir üst bakış, tanrısal bir bakış aslında. Soyut bir bakış yani. Ama şimdi sinema dediğin şey, mercekle yapılıyor bu meret. Yani merceği koyduğun anda sen zaten aslında yine bireyin bakış açısına düşmüş oluyorsun. Mercekle tanrısal bir bakış oluşturmak… Denenmiştir, mutlaka birileri yapmıştır ama çok zor. Çünkü neden? Sen bakıyorsun. Yani koyuyorsun kamerayı, bakıyorsun, sonra da o baktığın şeyi çekiyorsun. Dolayısıyla perspektif var içinde. Yani kişisel bir bakış var ister istemez. Bunun için o temel ayrım değişmediği sürece bir Batı-Doğu sineması ayrımı tabii ki olacaktır.

 

Ama Doğu’nun sinemaya ihtiyacı var mı? Çünkü aslında sinema çok büyük bir emperyalist araç. Yani o pek algılanmıyor ya da unutuluyor. Biz hayatı filmlerden öğrendik. Siz hayatı YouTube’dan, yani siz belki değil ama sizden sonraki kuşaklar YouTube’dan öğrenecek. YouTube derken video artık biliyorsunuz, film değil video. Baka baka öğreniyor, fotoğraftan öğreniyor, Instagram’dan öğreniyor, başkalarının hayatına Instagram’dan bakıyor…

 

Fotoğraflar ve filmler ve videolar, hareketli görüntüler dünya tarihinde hiç bu kadar önemli olmamıştı. Yani bakmayın sinemanın altın çağı 70’ler, 60’lar derler ama bugünkü kadar önemli olmadı hiçbir zaman. Çünkü milyarlarca insan bakıyor, herkes görüntülere bakıyor. Bu bir silah, yani sen her şeyi buradan yönlendirebilirsin. Yani şey gibi oldu, “Spice” yani “Baharatı kontrol eden bütün dünyayı kontrol eder.” diyordu ya Dune’da. Bu da öyle. Görüntüyü kontrol eden bütün dünyayı kontrol eder aslında. İşte Yeni Zelanda’daki olayın görüntüleri… Görmüşsünüzdür belki. Şimdi herkes bunu görüyor dünyada, milyarlarca insan gördü bunu yani. Ve ben inanamadım mesela, oyun görüntüsü gibi first-person shooter‘lar var ya, birinci şahıs vurma oyunlarına benziyor. Demek ki bir şeyler birbirine yaklaşıyor, yani gerçek hayat dediğimiz şeyle sanal hayat veya görüntü birbirine yaklaşıyor. Yani o oradan onu görüyor, o da onu görüyor falan, yani karşılıklı bir iletişim içinde böyle bir loop‘a giriyor ve etkiliyor.

 

Sinemayı son yüzyılda Amerikalılar, Fransızlar, yani Batı çok iyi kullandı ve işte bugün İstanbul’da sokağa çık, Paris’te sokağa çık, Amerika’da sokağa çık farklı ama çok da farklı değil. Yani insanların davranışları, alışveriş yaptıkları yerler, giydikleri, konuşma şekilleri, dalga geçtikleri şeyler… Çoğu bir olmaya başladı. “Global Village” diyorlardı, eski bir konsept ama eskidi artık ama yani herkes aynı şekilde davranıyor, aynı şeyleri giyiyor, aynı şeyleri söylüyor, aynı şeylere gülüyor, benzer şeylere gülüyor…

 

Doğu bu savaşı çoktan kaybetti. Yani İran sinemasının ödül alması veya işte şurada burada çok değer görmesi bunu yenecek bir şey değil. Yani İran adına çok sevinç verici bir şey olmakla birlikte kazanılmış bir şey yok ortada. Dolayısıyla sinemaya ihtiyacı var aslında ama… O kafa, o kafa derken, o görüş yok Doğu’da tabii. Yani Doğu daha kendi içine kapalı ve aslında o kadar yayılmacı değil. Gerçek dünya ile çok ilişkisi olmadığı için sanırım. Daha çok ruhani bir tavırda olduğu için sinema çok uymuyor diye düşünüyorum Doğu’ya.