Disiplinlerarası çalışmanız bir kariyer planı mıydı yoksa yaşadığınız gelişmeler sizi bu noktaya mı getirdi?


 

Yani benim aslında böyle entelektüel anlamda çalışmaya başlamam, tabii çeşitli tesadüflerle gerçekleşti. Yani birincisi babam da İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü mezunu. Evimizde çok geniş bir kitaplık vardı benim küçüklüğümde. Ama evde başka yapacak bir şey de yoktu. Ben tek çocuktum. Öyle düşünüyorum ki, salonda babamın mutlak bir egemenliği ve iktidarı vardı. Ve o iktidar içerisinde küçük bir çocukken dahi yoğun bir şekilde fark edilebilecek bir iktidar. Ve o iktidarın arasında bana yer olmadığı tasavvuru bana hep düşündüğüm şey oldu benim küçüklüğümde. Bu yüzden tek çocuk olmanın da avantajıyla bana ait bir oda vardı. Daha çok kendi odamda vakit geçiriyordum. Kitle iletişim araçlarından uzaktaydım. Yani televizyona erişimim ancak salonda olabileceği için, orası da babamın egemenlik alanı olduğu için, o bölüme pek giremiyordum. Ve tabii o dönemde biz de orta sınıf bir aile olduğumuz için ne bir müzik seti ne bir ikinci televizyon, zaten bilgisayar denilen bir şey pek yoktu. Böyle imkanlar olmadığı için odamda tek başıma yalıtılmış bir şekilde kalıyordum ve bu yalıtılmışlık içinde beni o yalıtılmışlıktan kurtarabilecek tek şey evde mevcut olan kitaplardı. Bu büyük kitaplığı o dönemde biraz da yani şartların beni öyle yönlendirmiş olmasıyla, -sokağa çıkıp oynamaktan da zevk alırdım ama- o kitaplarla haşır neşir olmayı severdim. Tabii bu arada sokağa çok çıkardım. Yani onu da söylemek isterim.

 

Bu okuma bir şekilde tabii bana çok erken bir okuma disiplini kazandırdı. Okumaya erken başlamamın da etkisiyle, daha sonra münazara takımlarıyla ortaokuldan itibaren çok etkili olduğumu fark ettim bir şekilde. Bunda çok şey okumuş olmamın katkısı vardı. O döneme kadar diğer çocuklardan daha fazla şey okumuş olmamın. Veri havuzu içerisinde kendimi daha rahat çekip çevirebiliyordum. En zor konuda bile muhalif olsam, bir üstünlük sağlamam benim o zaman hoşuma gidiyordu. Ben buna sahne tozu yutmak diyorum o dönem içinde. Hani bunu tiyatrocular, sinemacılar kullanıyor ben de öyle düşünüyorum. Sınıf da aslında bir sahne ortamına dönüşüyordu ben konuşurken ve oradaki beğenilme, takdir edilme, insanın hakikaten hoşuna gidiyordu. Sahne tozu yutmak gibiydi. Böyle olunca da kendi işimi zorlaştırmayı sevdim. Nasıl bir tiyatro oyuncusu daha zor oyunlarda oynamak isterse, ben de daha haksız görüleceğim konularda haklı çıkmaya yönelmeye başladım. Böyle olunca da insanların tam hâkim olamayacakları alanlarda da okumalar yapmaya başladım. Yani diyelim ki bir siyaset bilimciyle mi konuşacağım, bu üniversitede aynı bu şekilde devam etti. Ben iktisatta okumama rağmen lisansta siyaset bilimi derslerini takip ederdim eş zamanlı olarak. Siyaset biliminin janlarını ekonomi derslerinde kullanırken siyaset derslerinde de ekonominin janlarını kullanarak belli avantajlar elde ederdim. Denetlenemeyecek ya da onların haberdar olmadığı kavramları kullanarak, farklı bakış açıları getirerek, tartışmaları kendi lehime bir düzenek oluştururdum. Bu tabii üniversite okurken yıllar içinde daha da gelişti. İstanbul ekonomi mezunuyum ben. Ona rağmen bitirdiğimde yoğun bir şekilde tarihe ilgim oluşmuştu artık sürekli farklı alanlar okurken. Boğaziçi Tarih’te master yaptım. Benim için harika bir dönem oldu. Boğaziçi Tarih Türkiye’de entelektüel üretme kapasitesi en yüksek olan bölümlerden birisiydi. Şimdi de devam ediyor. Yani, lisans bölümündeki öğrenci tipolojisi biraz değişti. Ama yüksek lisans ve doktora öğrencileri hala yine entelektüel önceliği olan kişiler, bugün mesela televizyonlarda, gazetelerde, kültür alanlarında hep Boğaziçi Tarih mezunları görürsünüz. Özellikle yüksek lisans ya da doktora mezunlarını. Çünkü, eğitim öyle bir eğitimdi. O eğitim benim çoklu disiplinli anlayışımla çok uyuştu. Böylece orada alan biraz daha yatay olarak genişledi. Ve hocaların büyük bir bölümü Harvard mezunuydu o dönemde. Şimdi de aslında bir miktarı koruyor. Görüşüyoruz zaten hocalarım ile aktif bir şekilde.

 

Daha sonra yaptıklarım ekonomiyle ilgili oldu. Ama yazdıklarım siyaset ve tarihti. 2003’ten beri nitelikli olarak yayın yapıyordum. Hatta ilk yazılarımdan birisi İletişim Yayınları’ndaki Muhafazakarlık şeklinde çıktı. Tabii 23 yaşındaki birisinin İletişim’de 14-15 sayfalık bir makale yazması ilginçti. Sonra Bilgi Üniversitesi’nde yayınlamaya başladım, sonra iş dünyasına geçmeyle beraber yayına ara vermiş oldum. Ama çok disiplinli okuma devam etti. Sonra doktorada İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi’ne geçtim. Orada da özellikle çok iyi hocalarla çalışma şansı bulduk. Hepsiyle dost olduk, şimdi bile devamlı görüşüyoruz. Yakın görüşüyoruz hala. Dolayısıyla benim çok disiplinli çalışma prensibim artarak devam etti. Felsefeye yoğun bir ilgim vardı. Sosyolojiye yoğun bir ilgim vardı. Bunlar tarih çalışmaları yaparken ya da siyaset çalışmaları yaparken bana yeni kavramlar inşa edebilme kapasitesi verdi. Mesela benim o ‘Yalanın Siyaseti’ kitabım sosyoloji-siyaset-felsefe üçgeninden oluşuyor. Ve orada post-turth kavramına yeni bir bakış açısı getirdiğini zannediyorum. Hatta benden sonra da yurt dışında kitaplar yazılmıştı. 2017’de yazmıştım. Daha tüketilmemiş bir konu yani kendimi övme adına söylemiyorum ama benim yazdığımdan daha geride kitaplar yayınlanıyor hala yurt dışında. O anlamda bunu çok disiplinime borçlu olduğumu düşünüyorum. Şimdi yeni yayınlanacak post-Kemalizm kitabım da yine benzer şekilde felsefe sosyoloji ve siyaset üçgeninde. Bu da tabii bana yeni kavramlar üretmeye olanak tanıdı. Yani post-Kemalizm bir süredir kullanılan bir kavram ama kavramın içeriğine dair şu ana kadar kullanılanlar bence çok sığı. Sanki Kemalizm sonrası gibi kullanılıyor. Ben başka bir bağlam inşa etmeye çalıştım. Bunları dediğim gibi anca o çoklu okumalara borçluyum. Tabii bu da; benim ürettiğim kavram doğru ve geriye kalan her kavram yanlış anlamına gelmiyor. Sadece daha farklı kavram yaratma şansı oluşuyor.