Toplum Sözleşmesi’nin kalkanının dışında kalan bir bireyin kurgusal öyküsünü irdelerken aynı zamanda Rousseau’nun düşüncelerine ışık tutan, deneyimlenmesi gereken bir metin.


 

“Toplum sözleşmesinin amacı, sözleşmeyi yapanların korunmasıdır.”

Toplum Sözleşmesi, Jean-Jacques Rousseau-

 

 

İnsanlık tarihinde çığır açan Aydınlanma Çağı‘nın en büyük düşünürlerinden Jean-Jacques Rousseau, ‘Toplum Sözleşmesi’ adlı klasikleşmiş yapıtıyla haklı ve doğru bir toplumun temellerini arama işine girişmiş; toplumların oluşumu ve sürdürülebilirliği için gerekli koşulları açıkça ortaya koymuştur.

 

 

Rousseau’ya göre topluluk öncesi çağlarda, ilkel yaşama halindeki insanlar öyle bir noktaya geldi ki artık doğal ve beşeri engeller, her bir bireyin yaşamının devamlılığını sağlayacağı enerjiye üstün geldi. İşte bu yüzden devamlılıklarını koruma altına almak amacıyla bir araya gelerek bir güç birliği oluşturdular, böylece kaos içindeki ilkel yaşamdan düzenli bir toplumsal hayata geçebilmek için belirli kaidelere ihtiyaç duydular. Bu sorunu; üyelerinin her birinin canını, malını ortak bir güçle korumak için yine toplum üyelerinin her birinin kendini bütün haklarıyla birlikte baştan başa bağladığı “toplum sözleşmesi” çözmüş oldu. Bu durum, ilk bakışta her ne kadar insanın doğal özgürlüğünden vazgeçip bütün üyelerin bir araya gelmesiyle oluşan bu tüzel kişiliğe, egemen varlığa, boyun eğmesi gibi gözükse de; aslında yitirdiği şey doğal özgürlüğü ile isteyip elde edebileceği şeyler üzerindeki sınırsız hak iken, kazandığı şey elindekilerin sahipliğidir.

 

 

O halde toplum öncesi insanın, hayatını garantiye alma istemiyle topluluk oluşturmasına giden süreçte doğal özgürlüğünden vazgeçerek bütün haklarını, oluşturduğu kolektif bütüne vermesindeki amaç; bunları yasalar yoluyla tekrardan kazanacak olmasıydı. Yani adalet kavramı düzgün uygulanabildiği sürece toplum sözleşmesi geçerli olabilir; aksi takdirde birey topluluğun kanunları tarafından korunamazsa toplum sözleşmesi ihlal edilmiş olur. Peki egemen varlık tarafından haklarının korunamadığı, hakkını aramasına rağmen hukuki bir karşılık bulamayan, adeta topluluğun dışına atılan, kısacası toplum sözleşmesinin koruyamadığı bir insan, mücadelesinde ne kadar ileri gidebilir, acaba haklı bir başkaldırı ile bozgunculuk arasındaki çizgi sandığımızdan ince olabilir mi? Klasik Alman Edebiyatı’nın en modern yazarlarından biri olan Heinrich von Kleist‘ın, 16. yüzyılda yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkarak kurgusunu inşa ettiği Michael Kohlhaas adlı novellası işte bu sorulara yanıt niteliğindedir. Gelin Kohlhaas’ın hikayesini Toplum Sözleşmesi‘nin ışığında adım adım inceleyelim.

 

Kohlhaas’ın Hikayesi Başlıyor


 “On altıncı yüzyılın ortalarında Havel Nehri kıyılarında Michael Kohlhaas adında bir at taciri yaşıyordu. Bir taşra öğretmeninin oğlu olan Michael Kohlhaas, devrinin en dürüst ve haksever, aynı zamanda da en dehşetengiz insanlarından biriydi. Bu olağan dışı adam, otuz yaşına kadar örnek bir vatandaş sayılabilirdi. Hala onun adıyla anılan bir köyde, kendisine ait çiftliğinde huzur içinde zanaatıyla geçiniyor, karısının ona armağan ettiği çocuklarını, Tanrı korkusuyla, çalışkanlık ve sadakat aşılayarak yetiştiriyordu; komşularının arasında yardımseverliğinden ya da hakkaniyetinden nasiplenmemiş bir kişi bile yoktu; kısacası, bir erdemi aşırıya vardırmasaydı, dünya onun hatırasını saygıyla anacaktı. Fakat adalet duygusu, onu haydut ve katil yaptı.”

Michael Kohlhaas’ın giriş paragrafı-

 

 

Toplumu bir arada tutan en temel değerlerden birisi adalet duygusudur. Hakkın sahibine teslim edildiği, yurttaşlar arasında hiçbir eşitsizliğin olmadığı, herkesin hakkını sorunsuzca arayabildiği bir adalet işleyişi, her bir bireyin toplumsal bütüne güvenle bağlanmasını sağlar. Ancak pek çok zaman bu süreç, teoride olması gerektiği gibi kusursuzca işlemez. Ve bu durumda, eğer birey hukukun koruyuculuğunu hissedemezse, toplum sözleşmesi ihlal edildiğinden hakkını kendisi aramaya başlar: Tıpkı Michael Kohlhaas‘ın kararlılıkla arayacağı gibi.

 

 

Komşuları tarafından kişiliği dolayısıyla pek takdir gören, hakkaniyetli tutumu ve sahip olduğu erdemleriyle civarda nam salmış bir at taciri olan Michael Kohlhaas; günlerden bir gün, her yıl yaptığı üzere, güzelce yetiştirdiği atları Saksonya topraklarındaki Leipzig Panayırı’nda satmak amacıyla -yolculuğunun sonunda hayatının tamamen değişeceğini bilmeksizin- yola koyulur. Ancak Elbe Nehri kıyısına vardığında daha önceden defalarca kullanmış olduğu güzergahta ilk defa yolu kapayan bir bariyer görür. Yolun bu kısmı hemen yanı başındaki görkemli şatoda yaşayan Wenzel von Tronka adında bir soylunun kontrolündedir. Şaşkınlıkla şatonun kahyasına bariyerin konma sebebini sorduğunda, bunun asilzadeye hükümdar tarafından verilen bir imtiyaz olduğu ve geçiş belgesi ile harcı olmayanın bu sınırı geçemeyeceği cevabını alır. Daha önce hiç karşılaşmamış olduğu bu durumu garipsemesine rağmen ücreti verir ve kendisine iki kara atıyla uşağını rehin bırakmak koşuluyla panayırdan dönerken geçiş belgesiyle birlikte gelmesi söylenir.

 

Kohlhaas kahya ile konuşurken.

 

Kohlhaas’ın şehre vardığında ilk işi, hukuk müşavirinden asilzadenin gerekli gördüğü geçiş belgesini istemek olur. Ancak orada asilzadenin böyle bir yetkisinin olmadığını öğrenir, hatta geçiş belgesinin gereksiz olduğuna dair bir yazı da alır. Atlarını panayırda sattıktan sonra asilzadenin neyi amaçladığını çözememiş bir halde hakkını aramak için şatoya döner. Müşavirden almış olduğu yazıyı kahyaya gösterip atlarını istediğinde, gidip ahırdan alabileceği söylenir. Ancak ahıra doğru giderken orada çalışanların birinden aldığı haberler hiç de hoşuna gitmez. Söylenene göre o gittikten sonra uşağı uygunsuz davranışları yüzünden dövülerek kovulmuş, atlarıysa hasat zamanından dolayı tarlada çalışmaya götürülmüştür. Kohlhaas ahırın kapısını açıp da kendi besili iki kara yağız atının yerine kemikleri sayılan bir çift sıska beygir gördüğünde sinirlenir; kahyaya bu atların rehin bıraktığı şekliyle besili ve sağlıklı otuz gulden değerindeki atlar olamayacağını söyler, neden bu hale geldiklerini sorar. Aldığı cevap, uşağın kaçıp gittiği ve o yüzden atlara bakacak kimsenin kalmadığıdır. Ancak Kohlhaas bariyer hakkında kendisine yalan söyleyip hukuku çiğneyen kahyanın, çok sadık ve dürüst bir çocuk olduğunu bildiği uşağı Herse’ye iftira attığını çok açık bir şekilde sezmektedir. Ama olayı bir de uşağından dinlemek üzere hemen yola koyulur.

 

 

Kohlhaas Hakkını Arıyor


 “Temel sözleşme, doğal eşitliği ortadan kaldırmak şöyle dursun, tam tersine doğanın insanlar arasına koyduğu maddesel eşitsizlik yerine, manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak hukuk yoluyla eşit olurlar.”

Toplum Sözleşmesi, s. 22-

 

 

Kohlhaas çiftliğine varır varmaz uşağı Herse’den olayın iç yüzünü öğrenmek ister. Hasta yatağında istirahat etmekte olan Herse; şatoda başından beri kendisine ve emanet olan atlara kötü davranıldığını, atların tavla yerine domuz ahırına tıkıldığını, hatta iş hayvanı olmamalarına rağmen tarlada koşumla çalıştırıldıklarını, kendisinin pek çok kez bunlara karşı çıktığını ve en sonunda bir bahaneyle dövülüp şatodan atıldığını aktarır. Bunları dinledikten sonra atlarına olanların yanı sıra, kendisinin hakkını savunan ve bu uğurda dayak yiyip sağlığı bozulan uşağına yapılan haksızlıkların bedelini ödeteceğine söz veren Kohlhaas; uşağının şatoda kalan eşyalarının değerini ve tedavi masraflarının tutarını belirdikten sonra Dresden’deki mahkemeye hareket eder.

 

 

{Güçleri veya zekaları dolayısıyla çeşit çeşit yaratılan insanlar, toplum sözleşmesiyle birlikte manevi bir eşitlik kazanır. İlkel topluluklarda olduğu gibi güçlünün zayıfı gasp edebildiği, hesap sorulmadan dilediğini yapabildiği anlayışın yerini hukuka dayalı eşitlik almış olur. Dolayısıyla Kohlhaas, belki de zamanın şartlarında normal bir vatandaş bir soyluya karşı çıkmaya çekinebilecekken, bu haklı eşitliğe sığınarak yapılan hukuksuzlukların hesabını sormanın en doğal hakkı olduğunun bilincindedir.}

 

 

Kohlhaas’ın Hak Arayışı Engelleniyor


 Çünkü insanlara komuta edenin yasalara etmemesi gerektiğine göre, yasalara komuta edenin de insanlara etmemesi gerekir. Yoksa tutkularının aracı olan yasaları, çoğu zaman haksızlıklarını sürdürmekten başka bir işe yaramaz, birtakım kişisel görüşlerin kendi eserinin kutsallığını bozmasına da engel olamazdı hiçbir zaman.”

Toplum Sözleşmesi, s.38-

 

 

Dresden’de hukukçu bir arkadaşının yardımıyla bir dava dilekçesi düzenleyen Kohlhaas, dilekçesinde Asilzade Wenzel von Tronka tarafından kendisine ve uşağına karşı işlenen bütün haksızlıkları anlattıktan sonra bu kişinin kanuna uygun olarak cezalandırılmasını, atlarının eski durumlarına döndürülmelerini, uğradıkları zararların tazminini talep eder. Ancak aylar geçmesine rağmen davanın sonuçlanması şöyle dursun, durumu ile ilgili tek bir açıklama alamaz. Bunun üzerine dava vekiline gecikmenin sebebini sorduğu özel bir mektup yazdığında aldığı cevap, şikayet başvurusunun “yüksek yer”den gelen bir emirle Dresden Mahkemesi’nce reddedildiği olur. Avukatı ayrıca, Wenzel von Tronka’nın hükümdarın yakın çevresinden iki genç asilzadeyle akraba olduğunu belirtip, Wenzel von Tronka tarafından “atlarını gelip şatodan alabileceğinin ve bu meseleyi daha fazla uzatmaması gerektiğinin” bildirildiğini ekler.

 

 

Kohlhaas, avukatından bu sarsıcı mektubu aldığı sırada uşağı Herse için Brandenburg’daki bir şifalı kaynaktadır. Bölgenin valisi von Geusau da şans eseri o sırada orada bir doktorla görüşmekteydi ve eski tanışıklığı olan At Taciri’ni elinde bir mektupla gözünden yaşlar akarken fark ettiğinde yanına dostça yaklaşarak başına ne tür bir felaketin geldiğini sorar. Kohlhaas cevap vermeksizin mektubu Vali’ye uzatır. Wenzel von Tronka’nın şatosunda yapılan iğrenç haksızlığı ve bunun sonucunda belki de yaşamı boyunca hasta kalacak Herse’nin hikayesini öğrenen bu saygıdeğer içten adam; Kohlhaas’ın cesaretini kaybetmemesini, uğramış olduğu zararların tazmininde yardımcı olmaktan mutluluk duyacağını ifade eder. Ondan bir an önce olayı anlatan bir dilekçe yazmasını, buna avukatın mektubunu eklemesini ve Saksonya topraklarında maruz kaldığı bu zorbalığa karşı hükümdarlık tarafından haklarının korunmasını talep etmesini öğütler. Kohlhaas’a dilekçesini muhakkak Saksonya Elektörü’ne ulaştıracağına dair söz verir.

 

 

Ancak daha birkaç hafta geçmeden Vali’nin köye göndermiş olduğu bir hakimden aldığı bilgiler içini kederle doldurur: Elektör dilekçeyi şansölyesi Kont Kallheim’a iletir; ancak Kont, Dresden Sarayı’ndan suçun araştırılıp cezalandırılmasını isteyeceği yerde, şimdilik Wenzel von Tronka’dan daha detaylı bilgi alınmasına karar vermiştir. Hakim, Vali’nin ona sabırlı olmasını öğütlediğini sözlerine ekler ve konuşmayı bitirmek üzereyken ağzından kaçırdığı bir-iki ifadeyle, At Taciri ondan Kont Kallheim denen adamın Tronka ailesiyle hısım olduğunu öğrenir.

 

 

Artık hiçbir şeyden haz duyamaz olan Kohlhaas, sıkıntıyla geçen bir ayın ardından Vali’den nihayet mektup alır. Vali mektubunda, hiçbir yardımı dokunamadığı için üzgün olduğunu belirtip ekte şansölyeliğin resmi kararını gönderdiğini bildirdikten sonra, şatoda bıraktığı atlarını gidip almasını ve bu meseleyi fazla kurcalamamasını öğütler. Şansölyeliğin karar metninde ise “Kohlhaas’ın Dresden Mahkemesi’nin raporuna göre, nedensiz yere sorun çıkaran kavgacı bir adam olduğu, atlarını bıraktığı Asilzade’nin o hayvanları kesinlikle elinde tutmak istemediği, dilerse şatoya gidip alabileceği” bildirildikten sonra, ayrıca “şansölyeliği hiçbir koşulda bu tür boşu boşuna uğraştıran işlerle ve gereksiz atışmalarla rahatsız etmemesi” istenir.

 

 

Kohlhaas bu mektubu okuduğunda kan beynine sıçrar, adeta öfkeden köpürür. Onun için mesele yalnızca atları değil; uğradığı bunca haksızlık ve üstüne hakkını arayabilme hakkının elinden alınmasıdır. Sıkıntı veren bir bekleyişle gözleri avlu girişine bakar, belki bir ihtimal genç Asilzade’nin adamları atlarını bir özür mektubuyla geri getirir ve zararın tazminini karşılar diye ümitlenmektedir. Çünkü ancak böyle bir olay gerçekleşirse paramparça olmuş ruhu belki sükun bulabilecek, yaşam boyu hakkaniyetle yoğrulmuş bu adam duygusal manada tatmin olabilecektir. Fakat tersine, kısa bir süre sonra, o taraflardan geçmiş olan bir tanıdığının anlattığına göre şatodaki cılız atları hala tarlada çalıştırılmaktadır. “Dünyayı böylesine korkunç bir bozuk düzenin içinde görmekten duyduğu acının ortasından, kendi bağrında düzenin oluştuğunu hissetmenin memnuniyeti bir kıvılcım gibi fışkırarak tepesinde çaktı.”

 

 

{Gördüğü bunca haksızlığa rağmen, olması gerektiği gibi, adalet kanalını kullanarak hakkını aramaya çalışan Kohlhaas’ın bütün bu girişimlerinin “yüksek yer”lerden gelen emirlerle sabote edilmesi, adeta hakkını arama hakkının elinden alınması; aslında Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde açıkça ortaya koyduğu bir problemden kaynaklanıyor: Yasacılarla hükmedenlerin birbirlerinin alanlarına müdahaleleri. Çünkü, eğer bu tarz müdahaleler gerçekleşecek olursa; yasalar birilerinin tutkularının aracı haline gelecek, toplumu bir arada tutan ve aralarındaki olayları manevi bir eşitlik gözetleyerek denetleyen bir mekanizma olmaktan çıkacaktır. Wenzel von Tronka’nın da hükümdar çevresindeki ve şansölyelikteki akrabalıkları vasıtasıyla yargıya dolaylı olarak müdahelesi ve yaptığı hukuksuzlukları örtbas ettirmesi, belki de bu durumun en açık örneklerindendir.}

 

 

Kohlhaas Doğal Haklarına Kavuşuyor


“Yani, toplum sözleşmesi yurttaşlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki, herkes aynı koşullar altında verdiği sözle bağlanır ve herkesin aynı haklardan yararlanması gerekir. Böylece, sözleşmenin özü gereğince her türlü egemenlik işlemi, yani genel istemin her türlü işlemi yurttaşları eşit olarak bağlar ya da kayırır; öyle ki, egemen varlık yalnız ulusun bütününü tanır ve onu oluşturanlar arasında hiçbir ayrılık gözetmez.”

Toplum Sözleşmesi, s. 30-

 

 

Kohlhaas, hemen köyde arazisini genişletmeyi uzun süredir planlayan bir memuru davet ederek sahibi olduğu tüm mallar için, evi-çiftliği-tüm eşyaları, tutarından hayli az miktarda para biçer ve satar. Satım işlemlerinden sonra kocasının bu ani kararlarına çok şaşıran Lisbeth bütün bunların ne anlama geldiğini sorduğunda, Kohlhaas ona yaptığı şikayet başvurusunun değersiz sayılmasından meselenin sanki hiçbir şey olmamış gibi kapatılmaya çalışılmasına kadar sonuç kararındaki her şeyi anlatır ve dilekçesini artık bizzat hükümdara sunmayı karar verdiğini ekler. Karısı en azından evini neden sattığını söylemesini istediğindeyse şöyle cevap verir: Çünkü ben, sevgili Lisbeth, benim haklarımı korumayan bir memlekette kalmak istemiyorum. Eğer tekmeleneceksem, insan olmaktansa, köpek olmayı tercih ederim! Eminim ki, bu konuda karım da aynen benim gibi düşünüyordur!” Bunun üzerine Lisbeth o zaman bu işi kendisinin üstlenmesinin daha doğru olduğunu, çünkü Elektör’ün kahyasını eskiden tanıdığını, böylece dilekçeyi hükümdara ilettirebileceğini söylediğinde, Kohlhaas büyük bir sevinçle kabul eder.

 

 

Ancak bu yolculuk, şimdiye kadar davası için attığı başarısız adımlardan daha büyük bir felaket getirecektir. Çünkü aradan birkaç gün geçmeden, karısı derin bir yara almış şekilde bir arabanın içinde köye geri gelir. Uşağının anlattığına göre Lisbeth saraya vardığında kahya orada olmadığından hükümdara bizzat kendisi dilekçeyi teslim etmek istemiş, hükümdara fazla yaklaşma cüretinde bulununca da çevresindeki muhafızlardan biri bir mızrak darbesiyle onu ölümcül şekilde yaralamış, dilekçesi ise daha sonra bir şövalye tarafından alınmıştır. Karısının durumu da birkaç içinde iyice ağırlaşır ve karısı ölür.

 

Lisbeth’in defni – “O Asilzade’yi affedersem, Tanrı beni hiçbir zaman affetmesin!”

 

Karısı Lisbeth’i daha henüz defnetmişken, şövalyenin hükümdara ilettiği dilekçe hakkındaki hükümdarlık kararı Kohlhaas’a ulaşır. Kararda, gidip şatodan atlarını alması ve meseleyi daha fazla uzatmaması gerektiği bildirilir. “Kohlhaas bir kez daha karısının boş yatağının önünde yere kapandı ve bundan böyle öç alma işini kendisi üstlendi. Oturdu; doğal hakkının gücüne dayanarak bir yargı kaleme aldı ve Asilzade Wenzel von Tronka’yı zorla alıkoyduğu, tarlada çalıştırıp heba ettiği kara yağızlarını, bu mektubu aldıktan sonra üç gün içinde evine geri getirmeye ve ahırda bizzat besleyip semirtmeye mahkum etti. Bu kararı atlı bir ulakla gönderdi…”

 

 

{Kohlhaas bu noktaya kadar hakkını meşru yollarla aramak için elinden gelen her adımı atmasına rağmen bu haklı istemi Tronka ailesinin siyasi nüfuzu yüzünden sürekli geri çevrilir, toplum sözleşmesinin her yurttaşa sağladığı en temel haklardan yararlanabilmesi engellenir. Halbuki sözleşmeyle herkes özgürlüğünden feragatte bulunup karşılığında devletten güvenlik, eşitlik ve adalet talep ediyorken; devletten gelen güvenlik, eşitlik ve adalet yalnızca bir kesime yönelirse toplum sözleşmesi feshedilmiş sayılır. Kohlhaas anlar ki toplum sözleşmesi ihlal edilmiştir ve onu koruyamamaktadır. Bu yüzden sözleşmeye karşılık feragat etmiş olduğu ilk ve doğal haklarına kavuşmuş, artık kendi hakkını kendi gücüyle alma yetkisini elde etmiştir.}

 

 

Kohlhaas’ın Mücadelesi Başka Bir Boyut Kazanıyor


 “…İnsan topluluğuna karşı açtığım savaş, …bu topluluğun dışına atılmış olmasaydım, bir suç sayılabilirdi! …Kanunun korumasından yoksun bırakılanı, ben devlet topluluğunun dışına atılmış sayarım! Çünkü benim huzur ve barış içinde zanaatımı uygulayabilmem için bu koruyuculuğa ihtiyacım var, hatta işte bu yüzden de emeğimle kazandığım her şeyle birlikte bu topluluğa sığınıyorum. Bunu kim benden esirgerse, beni ıssızlığın vahşiliğine doğru itmiş olur, işte o kişi, sizin de inkar edemeyeceğiniz gibi, kendimi koruyacağım silahı elime vermiş olur!”

-Michael Kohlhaas’ın yakarışı-

 

 

Üç gün geçtiği halde atlar ortalıkta gözükmediğinden, her şeyini sattığı memurdan aldığı parayla uşaklarını silahlandırıp Tronka’nın şatosuna giderler. Kahya ve suç ortakları öldürülür, şato ateşe verilir ama baskını duyan asıl hedef Wenzel von Tronka çoktan kaçmıştır bir kere. At Taciri, şatoya astığı “Kohlhaas Buyruğu” dediği bildiriyle halktan hak savaşı içinde olduğu Wenzel von Tronka’yı himaye etmemelerini talep eder, aksi davrananların cezasını canları ve mallarıyla ödeyeceklerini bildirir.

 

 

Asilzade’nin Wittenberg kentine kaçtığını öğrenen Kohlhaas, para ödülü karşılığında “her gerçek Hristiyan”dan bu mücadelede safına katılmasını ister. Asilzade kentte saklanmaya devam edince, sayısı yüze ulaşan adamlarıyla kenti birçok yerinden ateşe verir. Kendisini artık “bu kavgada Asilzade’nin tarafını tutan herkesi, tüm dünyanın içine gömüldüğü hilekarlığı, ateş ve kılıçla cezalandırmak için inmiş olan Başmelek Mikail’in vekili” olarak adlandıran, şöhreti ve adamlarının sayısı giderek artan Kohlhaas’ın bu gözü dönmüşcesine çılgınlıklarını durduran olay; Martin Luther‘in Saksonya’daki bütün şehir ve kasabalara astırdığı bildiri olur. Luther bildiride, kendisi de bu yeni Luther mezhebinin bir üyesi olan Kohlhaas’a, yapmış olduğu bir-iki girişim netice vermedi diye haydutluğa soyunup bir katil ve yağmacı olarak Tanrı karşısına nasıl çıkacağını sorar. At Taciri, tanıdığı en saygıdeğer ismin bu bildirisini okuduğunda ruhunda türlü fırtınalar kopar. Derhal gizlice Luther’e gider ve adamlarını dağıtıp kural tanımazlığını sonlandırması koşuluyla affedilip adaletin sağlanacağı sözünü alır. Kohlhaas’ın aslında başından beri tek ve değişmez isteği Asilzade’nin hakkını iade etmesi, atlarını el koyduğu zamanki haline getirmesi, uşağına verdiği zararı tazmin etmesidir.

 

 

Uzunca süren hukuk arayışının sonunda kendisine tüm hakları iade edilir -atları bizzat Asilzade tarafından eski haline döndürülecek, uşağının uğradığı zararlar tazmin edilecektir- ama imparatorluğun topraklarında huzur ve barışı bozup maddi-manevi zayiata sebep olduğu için affı hoş karşılamayan şövalyelerin talebiyle bozgunculuğunun bedelini ödemesi için idam edilir.

 

Kohlhaas idama götürülürken.

 

Sonuç: Haklı Bir Başkaldırı mı, Sınır Tanımayan Bir Çılgınlık mı?


Michael Kohlhaas’ın mücadelesi; adaletin sağlanamadığı, manevi eşitlik ilkesinin ihlal edildiği durumların nasıl sonuçlanabileceğinin göstergesidir. Eğer adalet, egemen varlık tarafından tüm yurttaşlara eşit şekilde uygulanmıyor ve kanunlar herkesi koruyamıyorsa, toplum sözleşmesi ihlal edildiğinden doğal haklarına kavuşan birey, artık adaletini kendi sağlama olanağına kavuşur.

 

 

Kohlhaas bu mücadelesinde hakkını arama pahasına birçok haksızlığa da sebebiyet vermiş, masum insanların evlerini kundaklamış, askerlerin ölümüne neden olmuştur. Hatta olayların akışıyla dozunun arttığını hissedebildiğimiz, kendisine biçtiği adeta “yeryüzünde adaleti ve düzeni sağlayacak kişi” gibi rollerle belki de yaptığı haksızlıkları göremez olmuştu. Ancak bu durum kendi hakkının ortadan kalkmasına da yol açmayacaktı. Çünkü tüm bu olanların kaynağı aslında başta ticaret yoluna hukuksuzca bariyer çekip, atlara el koyup, onları hakkı olmamasına rağmen çalıştıran ve yargıya müdahale eden Wenzel von Tronka değil midir? Belki başta kendisine dendiği gibi atlarını alıp evine dönecek olsa eşini kurtarabilir, halka zarar vermeyebilir ve canını kurtarabilirdi ama o, yazarın daha ilk paragrafta belirttiği ve eser boyunca hissedildiği üzere, keskin adalet duygusu yüzünden eylemlerini aşırıya vardırdı. Nitekim büyük sosyal kuramcı Hobbes’un da belirttiği üzere, sosyal sözleşmenin ihlali, bireylerde vahşi ve acımasız tabiatın açığa çıkmasına neden olur.

 

 

Dikkat edilirse, Michael Kohlhaas’ın bozgunculuk yoluna girişi, eşi Lisbeth’in ölümüyle olmuştur. O raddede adaleti kendi elleriyle sağlayacağına karar vermiştir. Burası aslında önemli bir nokta; çünkü ünlü tarihçi Will Durant, medeniyetin tekamülünü anlattığı Medeniyetin Temelleri adlı eserinde, insanlar arasında kanunun oluşumunda ilk safhanın intikam hissi olduğunu söylüyor: “İntikam benim hakkımdır.’ der ilkel insan. ‘Ben bunu ödeteceğim.” Yani Kohlhaas, bunca yoğun intikam hissi duyduğunda kanunların kendisi için bir koruma sağlayamadığı ve toplum sözleşmesinin ihlal edildiğinin ayırdına varıyor. Çünkü adaletin sağladığı güven duygusunu hissedebilmiş olsaydı intikam ve misilleme hissiyatına bu denli kapılmayacaktı.

 

 

Sonuç olarak; Michael Kohlhaas, yazarın başta vurguladığı üzere devrinin en hakkaniyetli insanlarından biriydi. Adalete bu kadar düşkün bir adam, bu erdemin kendisine de aynı şekilde uygulanmasını beklemekte haklıydı. Ama her ne kadar eser boyunca baş karakterimizle empati yapıp, belki zaman zaman düştüğü haksızlıkları görmezden gelir gibi olsak da acaba bu hikaye Kohlhaas ve çetesinin kundakladığı şehirlerden birinde yaşayan, tüm mülkünü ve evini yangında sebepsizce kaybeden mazlum bir vatandaşın hikayesi olsaydı, bakış açımız değişir miydi? Kohlhaas’ın mücadelesi bize çok net bir mesajı, adaletin birileri için değil herkes için olduğunu anlatsa da sanırım Kohlhaas’ın mücadelesiyle ilgili olarak şu soruya verebileceğimiz yanıt o kadar da net olmayacaktır: Haklı bir başkaldırı mıydı, yoksa sınır tanımayan bir çılgınlık mı?

 

 

 

mert candan


Kapak Görseli: Sébastien Thibault 

Kaynakça:

  • VON KLEIST Heinrich, 2019, 6. Baskı, Michael Kohlhaas Eski Bir Vakayinameden, çev: Bilge Uğurlar – Türkis Noyan, Can Yayınları
  • ROUSSEAU Jean-Jacques, 2018, 12. Baskı, Toplum Sözleşmesi, çev: Vedat Günyol, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • DURANT Will, 2012, 3. Baskı, Medeniyetin Temelleri, çev: Nejat Muallimoğlu, Erguvan Yayınevi
  • ÇELİK Nuriye, Michael Kohlhaas Üzerinden Adalet Sorgulaması: Onurlu Bir İsyan İle Bozgunculuk Arasındaki Çizgi, Ege Üniversitesi Sosyoloji Dergisi 2014-2015