Prof. Dr. Ayhan Turan’ın öğrencisi olarak müzik ve keman özelinde hoca – öğrenci ilişkisinin önemi nedir? Ayrıca dijital eğitimin, fizikselde olduğu kadar verimli olabileceğini düşünüyor musunuz?


Onun yazmaya başlayıp da bitiremediği bir kitabı var. Onu da benim tamamlamam gerekiyor, bastırmam gerekiyor. O daha emanet olarak bende duruyor. Şimdi Ayhan Bey’in çok idealist bir yapısı vardı. Normal ders saatleriyle yetinmez, haftanın iki günü ders vermesi gerekirken haftanın dört günü gelir ve bizi bir atölye sistemi içerisinde değerlendirir, dinlerdi. Yani bir usta çırak ilişkisi gerekiyor öğretmenle öğrenci arasında. Yıllar sonra ben Türkiye’de kemanı daha yaygın bir hale getirmek için, kendi seyircimizi oluşturmak için, kendi kitlemizi oluşturmak için sivil toplum anlayışı ile bu işin yapılması gerektiğine inandım. Nasıl çıktı bu fikir? Şöyle çıktı, İngiltere’den döndüm, döndükten sonra hemen askerliğimi yaptım. O zaman askerlik böyle bugünkü gibi ucuz ve 18 günden oluşmuyordu. Hakikaten resmî bir askerlik yapıyordunuz. Bu askerlik esnasında eğitimlerinizi toplumsal bazı görevlerinizi hatırlatarak sizlere bunu yaptırıyorlardı. Ben 16 ay askerlik yaptım yedek subay olarak. Dolayısıyla orada çok düşünme fırsatım oldu. Aslında bu bir tefekkür zamanı. Yani sizi bir yere koyuyorlar, orada “Düşün.” diyorlar, “Hayatını nasıl kurgulayacaksın?” Bir nevi hayat eğitimi.

 

Orada çok düşünme zamanım oldu. Düşündüğüm zaman gördüm ki; Türkiye’de neler eksik, bizim neleri yapmamız gerekiyor. Türkiye’de eksik olan üretim zihniyetine dayalı eğitim. Çünkü ürettiğiniz zaman ancak varsınız dünyada. Türkiye 200 yıldır Batılı olmaya çalışmış fakat Batılı olmanın anahtarını yanlış yerde aramış: Taklit. Halbuki taklit yapmak yerine aynı yöntemleri kullanarak, kendiniz kendinizi keşfederek yeni şeyler üretmek zamanı diye düşünseydik belki bugün çok büyük bir teknolojik devrime sahip olabilirdik. İşte bunun dönüştürülmesi gerekiyordu. Ben müzik alanında bunu şu anlamda yapmam gerektiğini hissettim: Hiçbir sistemi taklit etmeyerek Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğan bir müzik hareketi. Ben bu anlamda askerden döndükten sonra tabii ki konserler vermeye hızla başladım. Ankara, İstanbul, İzmir; üç büyük kentimiz. Düşündüm: Ya bunun niye ötesi yok? Niye sadece bir üçgen içinde dönüp dolaşıyoruz? Hiç mi Bursa yok, hiç mi Mersin yok? Anadolu yok mu? Kayseri, Konya yok mu? Yani buralarda müzikal faaliyetler yapılmıyor mu? Samsun’a gittim, Samsun’dan bir teklif gelmişti. Ne bileyim, Van’a gittim, Kars’a gittim. Mersin’e gittim. Kayseri, Konya… Çok değişik yerlere gittim ve burada gördüm ki içler acısı Türkiye’deki eğitim. Çünkü her şey ezbere dayalı.

 

Birtakım şeyler yapılıyor, konser sanatçıları belki buralara konser için geliyorlar ama bunlar oradaki seyircilerin ağzına bir parmak bal çalmak için yapılmış olan şeyler. Halbuki bizim orada konser vermekten öte eğitim faaliyetleri yapmamız gerekiyor. Dolayısıyla ben özellikle her gittiğim yerde de şart koştum; konseri yaptıktan sonra birkaç gün daha kalacağım, orada yetenekli gençleri bulacağım, hocalarla tanışacağım ve orada bir eğitim yumağı, eğitim çekirdeği kuracağım. Bu şekilde bir çalışmayla ben oldukça önemli yerleri gezdim ve burada yetenekli gençleri tanıdım. Yetenekli hocaları tanıdım. Onları bir network şeklinde birbirine bağladım ve “Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları” diye bir proje kurdum. Bunu aslında İstanbul’da kurmak istemiştim, kendi okulumda kurmak istemiştim. O zamanın yöneticileri “Böyle bir kurs bizim okulumuz için çok basit kalır. Biz bir okuluz, ciddi bir okuluz. Kurslar ciddi değildir. Dolayısıyla bunu böyle bir yerde yapamazsın.” dediler. Ben anlamadım bunu tabii. Yani ne demek bu gayriciddi olmak? Ama o zaman Bursa Uludağ Üniversitesi’nden bir teklif gelmişti bana: “Danışman olarak her ay gelir misin?” “Bir şartla gelirim.” dedim “Benim bir projem var: Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları. Bu projeyi uygularsam ancak gelirim.” dedim. Kabul ettiler sağ olsunlar. Sayın Koral Çalgan ve İsmail Göğüş’ün daveti sayesinde ben Bursa’ya gittim ve orada bu çalışmalara başladım.

 

Biz çok kısa zamanda çok büyük başarılar elde ettik. Çünkü bir atölye sistemi geliştirdik. Yani usta çırak sistemini biz tekrar gündeme getirdik. Çünkü Türkiye’de şu anda belki yapılmayan şey usta çırak sisteminin üniversitelerden uzaklaştırılmış olması. Bu hoca ile öğrenci arasındaki bireysel ya da daha yakın ilişkiyi yok ediyor. Sadece sizleri büyük kitleler halinde görüyor. Bu kitleler halinde gördüğü zaman, sizler birtakım bilgiler alıyorsunuz ama onları kullanamadıktan sonra sadece teorik bilgilerle dolu oluyorsunuz, uygulama alanı kalmıyor. Uygulama alanında size öğretecek birileri lazım. Yani bizim eski geleneklerimiz var. Şimdi bakın, bizim eski geleneklerimiz derken Ahilik’te de böyle bir gelenek var, usta çırak geleneği var. Aynı şekilde Almanya’ya baktığınız zaman, Almanya’da da usta çırak var. Fransa’da da, İtalya’da da, İngiltere’de de Yani Avrupa’da da var bu sistem. Yani biz sadece son dönemde, son belki 20-25 yıldır bir Bologna Süreci’nin getirmiş olduğu birtakım takıntılara bağlı kalarak üniversitelerimizde bazı değişikler yapmak ihtiyacını hissetmiş olabiliriz. Ama baktığınız zaman yüzlerce yıllık geleneksel sistemleri heba edercesine yepyeni bir sistemin içine girmeniz ve orada bu sistemi de gereği gibi işletememeniz büyük bir yıkıma sebep olmuştur diye düşünüyorum.

 

Sanatta usta çırak sisteminin olmazsa olmaz durumu vardır bence. Çünkü siz bir öğrenciyi aldığınız zaman o öğrenci nasıl davranılacağını, nasıl çalışılacağını, çalışma sisteminin ne olduğunu, dikkat edilecek hususların ne olduğunu derslerde öğrenmiyor, kredilerle öğrenmiyor. Ancak gözlemleyerek öğreniyor. Ustasından gözlemliyor ya da sınıfta, atölyede var olan diğer arkadaşlarından öğreniyor bunları. Dolayısıyla bu bir üretime dayalı teknik. Üretime dayalı felsefeyi tekrar biz kendi okullarımıza soktuğumuz zaman, yani usta çırak sistemini getirdiğimiz zaman o zaman ben çok daha iyi bir netice alacağımıza inanıyorum. CAKA da bunun üzerine kuruldu. Yaparak öğrenme modeli üzerine… Yani ben bir usta olarak gittim ders verdim, yeniden başlattım çocukları. Afyon’da hiçbir keman öğrencisi yoktu. Şimdi küçük çocuklardan oluşan bir film müziği orkestrası var mesela. Çocuklar orada konserler yapıyorlar. Ne bileyim, bunun gibi değişik şeyler yapabilirim. Benim bir belgeselim var, CAKA belgeseli. O belgeselde bütün bunlar izlenebiliyor zaten. Baktığımız zaman çocukların eğitimi hakikaten idealist olmalı ve çocuklara büyükler gibi davranmalısınız. Çocuk olduğu için onlara ezber sistemi, “Sen otur, şunu ezberle.” dememeniz lazım. Onlara sizin gibi davranmanız lazım. Adamakıllı onlarla konuşmanız lazım ve diyalog kurmanız lazım. Diyalog kurunca onların ne kadar üstün, ne kadar temiz, ne kadar saf olduğunu görüyorsunuz. Halbuki bizler kirlenmişiz. Bizler hayatın kirlilikleri karşısında çok değişik bilgiler edinerek kirlenmişiz ve o çocuklardaki saf bilgi bizde yok. Ama bizim onlardan bazı şeyler öğrenmemiz lazım hayatımızda. Dolayısıyla bu zihniyete sahip olarak ben bu Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları felsefesini oluşturdum, arkadaşlarıma da bunları aşıladım. Eğitimler verdim, bunların hocalarını eğittim ve bu arkadaşlarımızla güzel çalışmalar yaptık ve hâlâ yapıyoruz.

 

Tabii ki çağımız dijital çağ, teknoloji çağı. Artık çok daha geniş kitlelere seslenmemiz gerekiyor. Onun için bir online eğitim sistemi modeli üzerinde çalışıyoruz, yakın zamanda bunu devreye sokacağız. Yakın, birebir ilişki gibi olamaz tabii hiçbir zaman. Yani bir usta çırak ilişkisi şeklinde olamasa bile onlarla mümkün olduğu kadar birebir ilişki kurarak çok sayıda öğrenciye seslenmek. Sadece keman öğrencisine de değil. Farklı alandaki öğrencilere seslenmek amacımız var. Bunda kültür ayrımı gözetmiyorum. Çünkü biz ülkemizde çok büyük bir hata yaptık, kültürleri ayırdık. Batı kültürü, Doğu kültürü diye ayırdık. Kendi kültürümüzü ikinci sınıf kültür haline getirdik. Halbuki Bizim Türkiye’de kendi çalgılarımızı da öğretmemiz gerekiyor. Ud, kanun, bağlama, ney gibi, kemençe gibi enstrümanları da bizim öğreterek onları da üstün vasıflı enstrümanlar haline çıkarmamız gerekiyor. Dolayısıyla bu anlamda da bizim büyük bir iddiamız var. İnanıyorum ki ben gelecek 4-5 sene içerisinde Türkiye’de bu CAKA sisteminden çok daha fazla insanlar faydalanacaklar ve daha fazla kişi müzikle buluşacak.

 

Biz herkesin müzisyen olmasını istemiyoruz. Ama herkesin iyi bir müzik dinleyicisi, iyi bir sanat izleyicisi olmasını istiyoruz. Çünkü insanlar müzikle ve sanatla buluşursa dünyaya daha güzel gözle bakacaklar. Yeşilli katletmeyecekler, ormanlar dikecekler, çok daha güzel mimari eserler yapacaklar. Birbirlerine daha nazik ve daha güzel davranacaklar. Kadınlarımızı koruyacaklar, çocuklarımızı koruyacaklar, erkeklerimizi koruyacaklar, hayvanlarımızı koruyacaklar. Birbirlerine koruma amaçlı, sevgi amaçlı yaklaşacaklar ve çok daha güzel bir dünya olacak diye düşünüyorum.