Geçmiş ve şimdi arasında kısılıp kalmış bir karakterin son anlarını anlatan, harikulade bir kurgu.


 

Pat pat pat…

Koşmaya devam etti. Gücü tükenene kadar koşmak istiyordu. Nereye koştuğunu bilmeden, boşluğa koşarcasına koşmak istiyordu. Manevra yaptırmayan düz bir yol gerekiyordu ona. En kısa yoldan, yakın olduğu en uzun caddeye çıktı. Artık yolu düşünmeden sadece onu düşünerek koşabilirdi. Böyle bir durumda memnuniyet hissi onu biraz utandırdı. Hava fazlasıyla keskindi. Artık soluk alışverişi hızlanmıştı. Ciğerlerinin her soğuk hava ile doluşunda ciğerlerinin donarcasına acımasına alışıyordu. Koşarken su birikintilerine aldırmıyor, her bastığında etrafa çamurlu sular sıçrıyordu. Arkasından bağıran, kimi zaman küfür eden insanlar da umurunda değildi. Neyse ki bu saatlerde çok insan olmazdı buralarda.

 

 

Şimdi koştuğu yolları kaç kere el ele arşınlamıştılar. Hafif yağmurda burada gezmeye bayılırdı. Islanırken kendisinin var olduğunu, evrenin en güzel parçası olan suyun, bedeninde gezmesinin ona unutulmadığını ve sevildiğini hissettirdiğini söylerdi. Gözyaşlarının şakağında süzüldüğünü fark etti. Gözlerinin üzüntüden değil de soğuktan yaşarma ihtimalini düşününce gözleri gerçekten doldu ve artık şakaklarında daha çok yaş süzülüyordu. Çünkü sadece onun için ağlanabilirdi bundan sonra. Onun için ağlamaya başlamasıyla gururlandı ve daha hızlı koşmaya başladı.

 

Amnesia, Jordan Moss

 

Her şey manasızlaşıyordu. İnsanlara bakıyor ve nasıl gülebildiklerine, geleceği nasıl düşünebildiklerine mana veremeyip aptal olduklarını düşünüyordu. O gittikten sonra nasıl yaşanabileceğini bilmiyordu. Onunla var olmuştu sanki. Ondan öncesini düşünmeye çalıştı. Hayalle karışık hatırladığı annesinin yüzü geliyordu sadece gözünün önüne. Annesini kaybettiğinde acısını yaşayamayacak kadar küçüktü. Ondan önce annesinin yüzü dışında hiçbir şey yoktu. Öncesi yoksa sonrasının olmasının değeri olamazdı. İnsanların yaşayabilmesine ve yaşamak istemesine öfkeleniyordu. Onların duyarsızlıklarından manasız yaşam sevinçlerinden nefret etti. Hepsi gereksizdi. Hiçbiri yaşamayı hak etmiyordu. Hepsi ölmeliydi. Evet evet hepsini öldürmeliydi.

 

 

O yoksa kimsenin değeri yoktu artık. Kazandıkları paranın, sevdikleri arabaların, sevgililerinin, ellerindeki pahalı telefonların, sosyal medyada göstermeye çalıştıkları kimliklerinin, ideallerinin, değerlerinin, hatta inançlarının. Hepsine kızdı, nankörlüklerine bir küfür savurdu. Çünkü o yoktu artık. Onun dışındaki her şey o görebildiği için, o hitap edebildiği için, o sevdiği için ve o sevmeyeceği için vardı zaten. Hepsinin varlık nedeni o olmuşken o gittikten sonra diğerlerinin kimliği olamazdı ki.

 

 

Yorulmaya başlamıştı artık. Bacakları yer yer kasılıyordu. Gözyaşları iyice terine karışmıştı. Sadece kan mı eksikti? Yorulmamalıydı devam etmeliydi. Nereye gidiyordu bilmiyordu ama devam etmeliydi. İlk defa şurada, küçük hediyelik eşyalar satan yerde görmüştü onu. Bir iki saniye kulağında bir çınlama hissetmişti. Sonra baştan aşağıya süzmüştü onu. İlk başta sevgilisine hediye baktığını düşünmüştü. Sonra küfür ederek o düşünceyi kovmuştu aklından. Sonra onunla birlikte müşteri gibi dükkana girmişti. Onun ne aldığından, kime aldığını anlamaya çalışacaktı. Bayılırdı böyle kendini kamufle edip bir şeylerin peşinden gitmeye. Yeni bir oyun bulmuştu kendine ama bu oyun diğerlerinden farklıydı. İlk görevi kendisini belli etmeden onu görebilecek bir açı bulmaktı. Önünde ayna olan bir vitrine yaklaştı biraz sağa kayarsa onun yan taraftan ne alacağını görebilirdi. Allah’ım ne kadar da orantılı bir yüzü vardı. Yanaklarının kızardığını fark etti. Sapık mıydı acaba? Bu onun bastırılmış bir duygusu muydu? Kaşları çatıldı, ilk defa birini takip etmişti. Yani bir alışkanlık değildi. O zaman sapık nasıl olabilirdi ki? Neşesi yerine geldi. Bir daha başka bir kadını takip ederse alışkanlık olurdu ki bu da onu sapık yapardı. Evet bir daha kimseyi takip etmeyecekti ama onu bir daha görürse ne yapacaktı. İçinden derin bir of çekti.

 

Feels, Jordan Moss

 

Yine dipsiz bir kuyuya düşüyordu. Tamam, bulmuştu. Bu ilk ve son takip etmesi olurdu yani tanışması lazımdı onunla. Bu düşünceler içinde dalmış onu izlerken, onun eline aldığı su küresini fark etti. Kesinlikle bir erkeğe alınabilecek bir hediye değildi bu. Ancak küçük bir çocuğa verilebilecek kadar şirindi. Sevgilisine almadığını fark edince hemen sevgilisi olmadığına yordu ve içi içine sığmayarak kıpırdanmaya başladı. Küreyi elinde bir iki kez daha çevirdikten sonra kararlı bir şekilde kasaya yöneldiğini gördü. Kasaya baktı sıra yoktu. Ne yapacağını bilmez bir şekilde etrafındaki eşyalara yardım istercesine baktı ama bir neticeye tabii ki varamadı. Bilinçsiz bir şekilde ona doğru hızlıca yürümeye başladı. Öyle ki o hızla dükkanın camına çarpsa cam tuzla buz olurdu.

 

 

Nihayetinde kıza çarpmasıyla kızın elindeki küre yere düştüğü gibi parçalandı ve kız da boylu boyunca yere savruldu. Dükkanda zaman durmuş gibi bir anda herkes meşguliyetini bırakıp olayın olduğu tarafa baktı. Ona çarpmasıyla kendine geldi ve yaptığı şeyin ne kadar da akıl dışı olduğunu anlayıp yerin yarılmasını ve içine girmeyi diledi. Kız acı ile yüzünü buruşturmuş ne olduğunu anlamaya çalışırken kafasını kaldırdı ve öfkeyle kendisine baktı. Göz göze gelince yine bir titreme aldı kendisini fakat bu tek şansıydı. Hemen kendisine gelip, mahcup bir ifade ile “Çok özür dilerim iyi misiniz?” dedi ama o cevap vermiyordu. Kızgınlığından cevap vermediğini düşündü ve tekrar etti. Yine cevap alamadı. Ancak bu sefer koordineli el harekeleri ile hızlı hızlı bir şeyler yapıyordu. Durumun farkına varması geç olmadı. Çok daha fazla utandı yaptığından. Onun konuşma yetisini kaybetmesinin nedenini kendi omuzlarında hissetmeye başlamıştı. Sevgisi merhametle harman olmaya başlamıştı. O an bedeli ne olursa olsun artık geleceğini tayin etmişti.

 

Hey There!?, Francesco Tortorella

 

Hatıraları kendisini hayattan koparırken sendelemeye başladığında ne olduğunu anlaması zaman almadı. Düşüyordu. Hem de kocaman bir su birikintisinin tam ortasına ve artık gerçek manada her yeri ıslanmıştı ve üstelik çamur suratından akmaya başlamıştı. Tabii hiçbir zaman belanın tek gelmesi düşünülemezdi. Yüzüstü yatıyordu. Orada ölmek istedi bir an. Bağıra bağıra, yeri yumruklaya yumruklaya ağlamamak için kendini zor zapt ediyordu. Başını kaldırmaya çalışırken kendisine yardım etmeye çalışan insanlara küfür etti içinden. Hepsinin ölmesi gerektiğine kesin kanaat getirmişti. Tabii kendisinin de. Yaşamak manasızdı bundan sonra derken ufacık bir çift mavi gözün kendisine doğru baktığını fark etti. İstemsizce tebessüm edecekti ki gülüşünü hava yakalayıp boğdu. Dengesini zar zor sağlayan bu bebekte kendisini gördü anlamsızca. Kendisine doğru yaklaşmaya başlayınca ne yapacağını bilemedi. Büyülenmiş gibi onu izlemekten kendini alamıyordu. Babasının elinden kurtulmuş her şeyden habersiz bu bebek, gittikçe daha çok yaklaşıyordu. Yaklaştıkça korkusu artmaya başladı. Çünkü gelen sadece bir bebek değildi. Zihnin karanlık odalarından kaçmak isteyen hapsolmuş yaşam sevinciydi. Bebek iyice yaklaştı tam önünde durdu ve o an olan her şeyi oyun sanan bir hareketle suya ayağıyla vurmaya başladı. Yüzüne sıçrayan suyla kendine geldi ve bu sefer gülümsemesini özgür bıraktı. Bebek oyundan hemen sıkılmış bir vaziyette tekrar kendisine gelmeye başlamıştı.

 

 

Artık korkmuyordu. Sadece o bebek gibi merak ile ne olacağını bekliyordu. Etraftaki insanlar ise bebeğin ne yapacağını ve düşen adama ne olacağını izlemekten kendilerini alamıyorlardı. Bebek gülümseyerek geldi ve her şeyi biliyormuş gibi ellili yaşlarının sonunda bir adam edasıyla elini yavaşça yüzüne koydu. Suratından başlayarak tüm vücudu bir anda alev aldı. İçindeki her şey gözlerinden çıkmak istercesine hücum etti. Halbuki gözyaşının kaldığını düşünmüyordu. O anda sadece bebeğin hissettiği bir şey oldu. Her damla, bir umut gibi çamurlu suyu berraklaştırmasa da, berraklaştırmayı amaç edinerek bebeğin ellerine veda ediyordu.

 

 

serkan karabayır


Kapak Resmi: Drawing a Blank, Mitch Frey