“Yaşayan her kültür, yabancı kültürlere kapalıdır. Yalnız kendi kendini anlayabilir, yalnız kendi insanları tarafından anlaşılabilir” Cemil Meriç’in bu sözünü bir sosyal bilimci olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?


 

       

Aslında, bu düşünce antropolojinin ilk ortaya çıktığında da yaptığı bir tartışmaydı, söyledikleri; bir kültürü anlayabilmek için o kültürün içerisinde uzunca bir vakit yaşamanın lazım olduğuydu. Her kültürün, yabancı ya da ötekine kapalı olduğu tezinden bahseder ve her kültürün de kendine özgü özelliklerini inşa ederek modernizmi genel bir tablodan çıkartıp, modernite dediğimiz her toplumun kendi modernleşmesinin kendine has olduğu tezine götürür. Mesela; ben İngilizce eğitime karşıyım derken, iyi İngilizce bilmediğim için de olabilir. İngilizce eğitim yapıldığı takdirde, bir İngiliz eğitmeni buraya gelse ve aynı derse ikimiz talip olsak kim işi alır sorusuna,  ana dili olmasından ötürü herhalde onu seçersiniz diye düşünüyorum. Doğal olarak, ben İngilizce eğitime hayır! Derken ne kadar özgürce konuştuğuma da dikkat etmenizi isterim. Bunu kendime istihdam alanı yaratmaya çalışıyorum diye de düşünebiliriz. Elbette, yaşayan her kültür diğer kültüre kapalıdır ama kültürlerin birbirlerinden birtakım özneler aldığı da aşikâr. Bugün kullandığımız kelimelerin etimolojisine gitseniz Farsçadan, Osmanlıcaya İngilizceden, Fransızcaya kadar hatta daha da kökenlerine gitseniz hiç aklınızın hayalinizin alamayacağı yerlere kadar giden bir kültürel karmaşadan bahsedebiliriz. Saf bir ırkın olamayacağı gibi bir tespitten hemfikirsek saf bir kültürün varlığından da bahsedemeyeceğimizi görebiliriz.

 

Kültürün kendisinin daha saf, daha üstün, kendisinin diğerlerinden daha farklı olduğuna ilişkin söylemler de kuşkusuz onu faşizminden öte bir yere götürmez. Kapalılık, aydının kendini inşa edebilmesi için yaptığı yöntemlerden biridir diye düşünüyorum. Eğer Türkiye’de ayaklarımın üstüne basacaksam, insanlara Türk kültürünün en büyük özne olduğunu, Türk üniversitelerin bu konuda hiçbir zaman önünün kapanmayacağına dair birtakım taahhütler getirmem gerekir diye düşünüyorum. Bu kapitalist sistemin ve rekabetçi platformun bize sunduğu bir tablodur. Şurası bir gerçek ki, insanların bile birbirini anlayamadığı bir toplumu konuşuyoruz. İnsan kavramı, Sapiens kitabının başında :” İnsanın hayvandan evriminin 20 bininci yılındayız “diyor. Yani, biz şu anda insan tanımını bile hayvana bakarak yapmaktayız. Hayvandan farkımız üzerine bir şeyleri inşa etmekteyiz, bu uzaylıyla tanışmak gibi bir şey.  Kültürler de aslında bir diğerini tanımadığı sürece, kendini sorgulamıyor. Roger Brubaker’in “Fransa ve Almanya’da Vatandaşlık ve Ulus Ruhu” kitabında, Fransa’daki vatandaşlık kavramının gelişimini bile yabancı kavramı üzerinden inşa edildiğini görüyoruz. Hatırlarsınız, Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu’nu açıp okursanız orada tam bu tartışmaların üzerine gidiliyor. Kitapta, Çingeneler “Bizi yabancı kabul etmeyiniz, biz de buranın asli unsurları arasındayız.” söylemlerine cevaben  “Hayır, siz göçebesiniz” karşılığını alıyorlar. Victor Hugo’nun aslında ele aldığı nokta; yabancı tanımı ve ötekinin tanımından yola çıkarak bir vatandaşın nasıl tanımlanması gerektiğinin çeşitlenmesini (deferansları) görmekteyiz.

           

Bu anlamda şöyle diyebiliriz, her kültür kendini tanımlarken öteki kültürlerden yola çıkar. Türklüğün tanımı Jön Türklerle başlıyor, hâlâ Türlük tanımında asıl soru Türk’ün kim olduğudur? Bir sürü farklı perspektif var.  Yani sadece; o değiliz, bu değiliz, o zaman şuyuz gibi tanımlamalar yapılıyor. Birçok sınıfta ben şunu soruyorum: ”Evde kediniz öldü ne yaparsınız?” Gömerim, atarım vb. cevaplar alıyorum. Ama diyorum ki, İngiltere’deyseniz kediniz öldüğünde veterinere gideceksiniz ve ölüm kâğıdı alacaksınız, sonra mezarlığa götürüp defnedeceksiniz. Şimdi düşünün ki, bu ülkede yirmi yıl öncesine kadar abisi öldüğü için nüfus kâğıdıyla yaşamaya devam eden insanlar var. İngiltere’de kedinin değer alması durumu, yarın bize de aksedebilir. Böylece, bizim kültürümüzde bu çok daha özel bir yere sahipti, ifadesini kullanamayacağımız da aşikâr. Hatta belki şunu tartışacağız; kedi bizde çok daha evrensel ve itibarlı bir hayvandı. İngiltere kedileri katlederken biz Osmanlılar, Türkler kedileri daha özel bir konuma koyardık tarzı ifadeleri konuşabileceğimizi de şimdiden söyleyebilirim.