Yaşadığımız coğrafyanın klasik müziğe katkıları tarihsel olarak nasıl ve kimler tarafından oluşmuştur?


Şimdi Türkiye coğrafyası, Anadolu coğrafyası, biraz daha genişletirsek Osmanlı, Selçuklu, Doğu coğrafyasında çok önemli bir yere sahibiz bu topraklar açısından. Bunun bir etnik milliyetçilik olarak değil de kültürel toprakseverlik, kültürel milliyetçilik olarak tanımlarsak o zaman bu ülkenin üzerinde yaşamış olan son 1000 yıldır değil, belki 3000 yıldır, daha eski yıllardan beri yaşamış olan Hititlerden başlayacak olursak bu anlamda çok büyük bir zenginliğin üzerinde oturuyoruz. Çatalhöyük’te ortaya çıkan vazolara baktığınız zaman orada iki tane figür vardır: Bir arp figürü, bir de bağlama figürü. Şimdi arp yıllar yılı bir “Greek Lyre”, “Yunan Lirası” olarak tanımlandı fakat Anadolu’daki bu kalıntılar ortaya çıktıktan sonra bunun aslında atasının “Hitit arpı” olduğu ortaya çıktı. Yani müzik tarihini değiştirecek bulgular var elimizde. Dünyadaki ilk kaval kartal kemiğinden ve bu topraklar üzerinde bulundu. İki delikli kaval. Baktığınız zaman bu çok önemli. Vazoların üzerinde bağlama var aynen bugünkü şekliyle ve bağlamanın bir de püskülü var hâlâ duruyor. Bugün Anadolu’da bir evde baktığınız zaman bağlamalarda bir püskül vardır. Bu Hititlerden gelen bir gelenek. O zaman bu bir Anadolu coğrafyasının ürünü. Bunu çok değişik milletler kullanmış olabilirler. Biz bu toprakların şu andaki sahibiyiz. Bu sahiplikten yola çıkarak geçmiş kültürlerin izlerini de taşıyoruz. Anadolu medeniyetleri bu anlamda çok önemli.

 

Buraya gelmiş olan her türlü medeniyet, Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar, her türlü medeniyete sahip çıkmak durumundayız. Burada iki önemli husus var. Bu topraklarda hem yeni dünya hem eski dünya kültürü var. Mezopotamya uygarlığı bu topraklardan doğmuş. Mezopotamya uygarlığında çok büyük efsaneler, biliyoruz bütün dinler bu Doğu toprakları üzerinden ortaya çıkmışlar, Mezopotamya’nın bulunduğu yerden daha aşağıdan. Baktığımız zaman burada tabii Fırat ve Dicle çok önemli, bütün efsanelerde bu geçiyor. Öte yandan Avrupa medeniyetinin kendi uygarlığını üzerinde kurmuş olduğu Helenistik medeniyet de bu topraklar üzerinden doğmuş. Truva’yı biliyoruz, Hektor’u biliyoruz. Bütün bu Ege Bölgesi üzerinde, Yunanistan üzerinde bütün bu uygarlık ortaya çıkmış. Bu da yeni dünya kültürü. Avrupa, kendi kültürünü buna dayandırmış. Şimdi biz hem yeni dünya kültürüne sahibiz toprak olarak hem de eski dünya kültürüne sahibiz.

 

İstanbul dünyada eşi benzeri olmayan bir kent. Bir camii, bir sinagog, bir kilise 100 metrekare küçük bir alanda birbiriyle kardeşçesine yüzyıllarca yaşamış. İnsanları kardeşçesine yaşamışlar. Çok kültürlü bir yapı var burada. Bu kültürlü yapı bizlere çok büyük mesajlar veriyor. Yani diyor ki “Siz dünyanın merkezisiniz.” Her şey buradan çıkmış. Burada çok önemli zenginlikler var. Bu zenginlikler değişik medeniyetlerin bir arada yaşamasını mümkün kılabiliyor. Siz, dünyaya belli bir mesaj vermelisiniz ki bu mesaj sevgi, barış ve kardeşlik olmalı. Siz bu mesajı verebilirseniz sanatsal idealler konusunda toplumları daha iyi yapabilecek sanatsal ideallerin beşiği sizsiniz. Siz bu mesajları çok iyi verebilirseniz bütün dünya sizi örnek alabilir ve sizin konumunuzdan bunları görebilir.

 

Dünyanın her tarafında kanlar var, savaşlar var. Ortadoğu bir felaket. Bunu hepimiz biliyoruz. Zaman zaman farklı ülkelerde farklı şeyler var. Bugün Avustralya’da müthiş bir yangın oldu. Kanguruları kurtardılar ama 10.000 tane deveyi öldürebilecek kadar da soğukkanlı ve vahşi düşünebiliyorlar. Bu olmamalı diye düşünüyorum. Yani farklı birtakım yollar bulunabilir. Bunun gibi insanlar kendilerini korumak için farklı canlıları tehlikeye atıyorlar. Bu etik bir yapı değil. Dolayısıyla bu bir doğanın savaşı ama bizim daha adil, daha adaletli, daha etik bir düzen savunmamız gerekiyor dünya için. Bunu da sanatçıların yapması gerekiyor. İşte bunun için var zaten dünyada bütün kavgalar. Hak için, adalet için, hukuk için. İnsanların daha eşit şartlarda kendilerini ortaya koymaları ve onların her canlının bir yaşam hakkı olduğunu, hatta bir taşın, toprağın dahi yaşam hakkı olduğunu savunabilecek derecede önemli bir şey sanat bence. Bunun için sanat var.

 

Buna baktığımız zaman yeni dünya kültürü ve eski dünya kültürü birbirlerine yabancı değil, zaten birbirlerinden çok alışverişler yapmışlar. Eski dünya kültürü olmasaydı yeni dünya kültürü onlardan felsefî ürünlerini alamazdı hiçbir zaman. Felsefî düşüncelerini oradan devşiremezdi, bu çok önemli. Şimdi baktığımız zaman biz bunlara, o zaman bizim bu topraklar üzerindeki bütün felsefeleri en iyi şekilde kullanmamız, kendimizi bunların sahibi olarak dünyaya lanse etmemiz ve bunların ürünlerini dünyada en iyi şekilde bizim vermemiz gerekiyor. Bu çok önemli benim için. Bunu da yapabilecek olan yegane ülke biziz diye düşünüyorum. Çünkü bu topraklar üzerinde yaşıyoruz. Buranın sanatçıları da bunları çok iyi verebilirler. Dolayısıyla ben, kendim dünyada bir ürün seslendirdiğim zaman, bir ürün yaptığım zaman, bir eser yarattığım zaman bu toprakların ürünü oluyor bu. Ben keman üzerinde Johann Sebastian Bach’ın eserlerini çalmış bir insanım. Ama aynı zamanda bir halk türküsü “Haydar”ı da seslendiriyorum. Dolayısıyla bu benim için aynı eşitlikte bir olay. Benim seslendirmem, benim yorumum benim için aynı eşitlikte. İnsanlara vermek istediğim mesaj aynı sanatsal eşitlikte. Ha birisi Bach’ı çok sever, biri Haydar’ı çok sever, o benim sorunum değil. Ben sadece aynı derecede yaklaşarak, aynı sanatsal ölçekte düşünerek onları dünyaya yansıtmak istiyorum.