Tutkunuzun kaynağı nedir? 


 

 

Tutkum sadece tarihe değil, birden çok şeye. Biraz stratejik davrandım ben aslında. Üniversiteyi bitirdiğimde, o zamanlar Bilkent Üniversitesi çok (…) bir yerdi, kütüphanesi ve kampüsü çok güzeldi, kalmak istedim. Birincisi bu, akademisyen olmaya orada karar verdim. Çünkü kitap okumayı ufaktan beri çok seviyorum. Tek çocuk olduğum için de kendim böyle biraz sosyal gözüksem de bir iç dünyam vardı. Dolayısıyla şunu anlamıştım, “iş hayatında toplantıya gireceğim, işte onun ayağını kaydırmaya çalışacağım, bununla laf kavgası…” bunu yapacak biri değilim, yapmak isteyecek biri değilim. Entelektüel bir iş yapmak istiyordum.

 

Babam çok entelektüel bir adamdı, ufak yaşlardan beri beni kitapçılara götürürdü. Senin benle bugün yaptığın gibi röportaj yapardı. Hatta hatırlıyorum, bana damga yapardı matbaadan, Emrah Safa Gürkan diye, çocuk kitaplarımda vardı. Onun başına ben profesör yazdır demiştim, yazdırmamıştı belki onun şeyidir. Şimdi tam hatırlamıyorum ondan dolayı olmadım ama içimde hep bir kalmış akademisyen olmak, isteyebilirdim.

 

Başka zevklerim de vardı, kendi hayal dünyamda her şeyini benim yönetebileceğim bir ürün üretmek isterdim. Bu bir kitap, film, roman veya şarkı olabilir. Şimdi, müziğe yeteneğim yok. Sinema gibi bir şeylerin de Türkiye’de endüstrisi yok, yapılmaz yani zor bir iş. Zaten hani çok bilmediğim, sadece izleyicisi olarak bildiğim bir alandı. Dolayısıyla böyle bir kitapla hep büyüdüğüm için o tip bir şey yapmak isterdim. Tabii lise çağlarında başka bir şey istiyor insan, işte şiir yazarım -şiir hiç istemedim de- roman yazarım ama zor. Her yerde eğitimize göre, elinizdeki şartlara göre avantajlı olduğunuz konumdan başlamanız lazım.

 

Bilkent Üniversitesi çok sağlam bir sosyal bilimler metodolojisi veriyordu ve yurtdışına gitmek kolaydı. Ben orada uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olmuştum. Halil İnalcık tarih bölümünde olduğu için oraya geçtim, oradan da Amerika’ya gittim. Öyle bir tarihçi kimliğine büründüm ama onun dışında başka bir alana da kayabilirdim. Yalnız çocukken şeyi hatırlıyorum, ilkokulda 400-500 sayfalık şöyle bir tarih kitabı yazmıştık. Sadece ben değil, Itır, Onur Okutur, Özgür böyle öğrencileri de örgütledim. Tercüman Yayınevi’nin Altın Türkler Kitapları diye bir serisi vardı, onu bir kere Twitter’a da koydum. Oradakileri aynen cümle cümle yazıyorduk, haritalar yapıyorduk, şöyle dosyaya tek tek koymuştuk. Hoşuma giden bir şeydi ama çok kötü bir tarih anlayışı oradaki, sadece öyle bir hevesim vardı. Babam beni sahaflara götürürdü, saraya götürürdü öyle bir tadı vardı. Gerçi sosyolog veya antropolog da olunabilirdi ama Türkiye’de onu dünya çapında yapabileceğimden emin olamadığım için böyle Osmanlı Tarihi gibi bir alandan çıkmak istedim, o yüzden oldu. Tarihi seviyorum fakat sadece tarih sevmiyorum, başka sosyal bilimleri okumayı da seviyorum. Belki başka bir hayatta sosyolog, siyaset bilimci veya antropolog olarak devam edebilirdim. Bir de dillere yatkınlığım olduğu için…

 

Şimdi antropolog diyor ki “Nuer kabilesi ile yaşa”, ben yapmam ki Afrika’da ya da gideceğim Çorum’da… O ben değilim. Ama arşive gitmek yani saha çalışması da benim avantajlı olduğum bir alandı. Özetlemek gerekirse, aldığım eğitimin bana verebileceği avantajı kullandım ve kendi özelliklerimin en çok fark yaratacağı yeri buldum. Orada tabii sürpriz faktörler olabilir. Ben 19. yüzyıl tarihi çalışmak istiyordum ama sonra Halil İnalcık’ın orada olması ve benim işte Rusça bilmemem ama İtalyanca, İspanyolca, Fransızca ve Portekizce bilebilmem. Yani o benim biraz Akdeniz’e, önceki yüzyıllara, bu dillerin fark yaratabileceği noktaya getirdi.

 

Burada öğrenci arkadaşlarıma şunu söylüyorum; bana sürekli mailler geliyor, bir kısmını yanıtlamaya çalışıyorum, mesela şöyle “Latince öğrenmeye karar verdim.” ya da “Şu konuyu yapacağım.” Böyle olmaz, senin elindeki imkanlar senin bir yere iter. Ben mesela Latinceyi Georgetown Üniversitesi’nde çalıştım. Aklımda hiç yoktu çünkü Katolik üniversitesiydi zaten ve onu iyi yapıyordu, yani işime de biraz yaradı. Siz amaç ve hedeflerinizi kendi elinizdeki materyallere göre kurmak zorundasınız. İşinizi sevmek çok önemli. Konfüçyüs bir laf demiş, bu sabah bir arkadaşım söyledi bana: “Sevdiği işi yapan hiç iş yapmaz.” Doğru, hakikaten de böyle. Ben zaten normalde de böyle bir şey yapıyor olacaktım ama bu böyle hayaller perdesi değildi.

 

Şimdi kapitalist toplumda, insanlar sürekli bir şeyler alsın diye şöyle bir algı yarattılar: “İstemek, başarmanın yarısıdır.” Yok öyle bir şey, istemek şu kadarcık bir kısım olabilir. Genius (dahilik), zekâ ya da kabiliyet de şu kadarcık kısım olabilir, gerisi çalışmak. Hani istemek, çalışmayı etkilediği için olabilir. Ama siz avantajlarınızla fark yaratmazsanız, bir işte başarılı olamazsınız. İleride bir sürü niteliksiz insan olacak ve bunların bazıları nitelikli işlerde de olacak çünkü çok fazla insan ve üniversite var, siz fark yaratmadığınız zaman insanlar arasından sıyrılamazsınız. Fark yaratacağınız şeyler önceden planlamasanız da iki ayrı şey yapıp fark yaratayım diyemezsiniz. Benim kariyerim boyunca tutkum esas değişik ve yeni şeyler yapmaktı, kendim eğlenirken insanlarla da pozitif bir etkileşime girmekti.