Yaşantımız ve düşüncelerimiz üzerine etkisi büyük olan kod sistemini irdeleyen, ufuk açan bir metin.


 

Her gün yazılı iletişimimizi sağlarken olduğu ve benim bu yazıyı yazarken kullandığım gibi alfabemizi kullanmaktayız. Bu yazı da her gün çok az sorgulayarak kullandığımız bu ses kodlarının kısa bir sorgusunu yapmaktan ibaret olacak. Diksiyon dersi almaya başladığım günlerde farkına vardığım üzere, Türk halkının kendi diliyle olan en büyük problemlerinden biri de doğru okumayı bilmemesi. Bu durum da doğal olarak dilin zaman içinde deformesi, bir kelimenin yetkili kurumlarca “doğru” kabul edilen halinin düzenlenmesi, her yıl hali hazırda kullanılan kelimeler için yeniden sözlük düzenlemelerine gidilmesi gibi problemlere yol açmakta. Buna en basit örnek de “menü” kelimesinin TDK tarafından defalarca “mönü” ile yer değiştirmesi, “ıstırap” kelimesinin “ızdırap”, “ısdırap”, “ıztırap” gibi tekrar eden evrimler geçirmesidir.

 

Öncelikle incelememiz gereken şey, alfabenin esas görevinin ne olduğudur. Türk Dil Kurumu sözlüklerine göre açıklama şu şekilde: Dildeki bir sesi gösteren ve alfabeyi oluşturan işaretlerden her biri, kod.” Demek oluyor ki alfabenin yapması gereken şey sese karşılık olmaktır. Fakat alfabemiz Türkçenin barındırdığı sesleri tam manasıyla yansıtamamakta, birkaç sesi tek harfe hapsetmekte, yeterli verimi gösterememektedir. Tabii alfabe sadece Cumhuriyet Döneminin tartışma konusu değildir. Bu konunun tarihine de göz atmak gerekir.

 

Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetinde Alfabe Hareketi


Tanzimat Fermanı’nın mimarı Mustafa Reşit Paşa okuma-yazmanın halk arasında kolayca yayılması için eğitim işinin kolaylaştırılmasını şart görmekteydi. 1862’de Münif Paşa, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’de verdiği konferansta alfabe meselesini ele almış, Arap harfleriyle okuma-yazmayı kolaylaştırmak için harflerin ıslah edilmesi fikrini ortaya atmıştı. Bu dönemde bunu destekleyen fikirler olmuş, çoğu Osmanlı aydını harflerin ıslahı fikrinde  birleşmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı içinde bulunduğu 1914 yılında, iletişimde Arap alfabesinin kullanımının belli başlı problemlere yol açtığı fikri artık askeriyede de yaygınlaşmıştı. Bunlardan en çok göze batan kelimelerin yazılış ve okunuşunun birbirini tutmaması, aynı şekilde yazılan kelimelerin başkaca okunabilmesi idi. Örneğin: Murat “Mred” gazete “ğzhth” Türkiye “Tvrkyh” şeklinde yazılmaktaydı. Bu şekilde yazılan kelimeler de ezbere bir şekilde okunurdu. Tabii ezbere okuma her zaman bu örneklerdeki gibi kolay değildi. Bazı kelimeler direkt olarak aynı yazılıyordu. Bunların en meşhuru “gel” “gül” ve “kel” kelimelerinin “كل” (kl) şeklinde yazılmasıydı. Arap alfabesin, lamelifi saymaz isek elif, ayn, vav olarak üç (yarı) sesli harfinin bulunması Türkçenin “e, a, o, ö, ı, i, u, ü” seslerine karşın yetersizdi. Sesli harflerin yerini doldurmak ve okunuşu stabilize etmek için Kur’an ile ortaya çıkan cezm ve şeddelerin kullanımı ise İbranicenin nikudları* gibi dili yeni öğrenenler için basılan kitaplar ve Kur’an ile sınırlıydı.

 

 

Bu durumda ortaya atılan çözüm ise yine Arap alfabesi temelli, fakat yeni sesli harfler barındıran, okunduğu gibi ve harfleri ayrı yazılan bir alfabeydi. Bu çözüm dönemin önemli devlet adamlarından olan Enver Paşa tarafından geliştirildi ve “Hurûf-ı Munfasıla” diğer adı ile “Enverî Alfabe” denen yazı sistemi olarak karşımıza çıktı. Alfabenin yürürlüğe girişi dönem şartlarından olsa gerek kapsayıcı olmasa da o dönem orduda kullanımı zorunlu hale getirilmişti. Harflerin açıklanması “Islah-ı Harf Cemiyeti” adı altında olsa da aslında tüm kuralları Enver Paşa’nın kendisi belirlemişti.

 

Hurûf-ı munfasılanın yeni sesli harflerini gösteren bir poster

 

Cumhuriyet Dönemine gelindiğinde ise 1 Kasım 1928 yılında çıkarılan 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında kanun” adlı kanunun kabulü ile bugün kullandığımız Latin temelli Türk alfabesine geçişi görürüz. Bu alfabenin ortaya çıkmasında elbet farklı görüş ayrılıkları olmuştu. Latin harflerinin esas alınmasındaki en temel sebep dönemin Türkî ülkelerinden Azerbaycan’ın Latin harfleri kullanıyor oluşu ve batıyla olan münasebetimizin gün geçtikçe dostane bir hal alıyor ve alacak olmasıydı. Fakat alfabenin oluşturulması sırasında bazı pürüzler ile karşılaşıldı ve bugün birbirinden ayırmadığımız sesleri olan bir alfabemiz oldu. Bu pürüzleri inceleyelim.

 

Türk Alfabesinde Ayrılmayan Sesler


 “Nasıl bir alfabe dilinin seslerini karşılar?” sorusunun cevabını Sırp alfabesi bize çok net verebilmekte. İki ayrı /l/ sesi üç farklı /j/ sesi ve iki /n/ sesi barındıran bu alfabe kullananlar tarafından gerçekten yazıldığı gibi okunur. Ve bu hiçbir şekilde bir diksiyon problemi değildir. Türkçe de dünya üzerindeki diğer dillerde olduğu gibi kendi dil grubu içinde bazı ayrı seslere sahiptir. Bunların en belirgin olanları: yumuşak (fonetik: ɮ) ve sert (fonetik: ɫ ) /l/ sesleri, açık (fonetik: æ ) ve kapalı (fonetik: e ) /e/ sesleri ve açık (fonetik: a ) ve kapalı (fonetik: ɐ ) /a/ sesleridir. Bu sesler ile incelediğimizde dahi altı ayrı sesi üç harf ile kısıtlamış oluyoruz. Bu harflerin kullanımlarını örneklemek gerekirse: “ben” derken kullandığımız /e/ açık, “zengin” derken kullandığımız /e/ kapalıdır. Yine “kalp” derken kullandığımız /l/ yumuşak iken “kaldırım” derken kullandığımız /l/ serttir. /a/ sesine gelecek olursak “badana” derken kullandığımız tüm /a/ sesleri açık iken, “kağıt” derken kullandığımız /a/ kapalıdır. Denilebilir ki bunun için zaten harfin üstüne “^” işareti koyulabiliyor. Fakat şu sıkıntı var ki “^” işareti mevcut kullanımda /q/ sesini /k/ sesi yapmak gibi deforme görevlere sahiptir. Bu yüzden dili öğrenenler için açıklaması zordur. /q/ ve /k/ ayrımından bahsetmişken bu iki harfi ve diğer pürüzleri biraz inceleyelim.

 

K ve Q

/q/ ve /k/ sesinin ayrımı eski runik alfabemiz olan Göktürk-Orhun alfabesinde dahi ak ve ek harfleri olarak karşımıza çıkmakta. Yani Türkçenin ilk zamanlarından beri bu iki harf dilin fonetiğinde yer sahibi. Bu iki sesin günümüzdeki ayrımını örneklemek gerekirse: “Kitap” sözcüğünde kullandığımız “k” /k/ sesi iken, “kalem” sözcüğünde kullandığımız “k” /q/ sesidir. Birinde dil damağa frontal biçimde dokunurken, diğerinde dilin orta bölümünün arka damağa temas ettiğini görürüz. Bariz biçimde farklı olan bu iki sesin alfabemizde ayrımı olmadığı gibi başta bahsettiğin “^” işareti ile ön sessizi /k/ yapmaya çalıştığımız “kâğıt” durumu ortaya çıkmaktadır. Oysa “kâğıt” sözcüğündeki yumuşak harf /a/ değil yumuşak bir /q/(k)dir. Fakat mevcut alfabe bu ayrımı çizmediğinden okunuşu düzeltmek yanlış bir biçimde ünlüye kalır. Gelgelelim İslam ile tanışmamızın ardından kullandığımız Arap alfabesinde de bu ayrım kaf ve kef olarak dilde devam edilmiştir. Islah edilmiş haliyle kullandığımızda da bu harflerin alfabede bir değişime sokulmaz iken Cumhuriyet Dönemi inkılaplarıyla kaldırıldığını görüyoruz. Aslına bakılırsa bu kaldırma bir “yaptım oldu” süreci içerisinde işlemedi. Yeni harflerin kabulü tartışmalarında ayrı bir başlıktı. Alfabe komisyonunda görev yapan Falih Rıfkı Atay “q” harfinin alfabeyle olan macerasını “Çankaya” adlı kitabında şöyle anlatıyor:

 

“…Bu arada bir ‘q’ harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde ‘k’nin ince seslilerde ‘ke’ kalın seslilerde ‘ka’ şeklinde okunduğunu düşünerek ‘q’ harfini alfabeye dâhil etmemiştik. Benim yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kazım Paşa (Özalp) sofrada: ‘Ben adımı nasıl yazacağım? ‘Q’ harfi lazım.’ diye tutturdu. Atatürk de: ‘Bir harften ne çıkar? Kabul edelim.’ dedi. Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık. Sofrada ses çıkarmadım. Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ata’ya açtım. Atatürk el yazısı majüskülleri** bilmiyordu. Kâğıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük ‘q’nun büyütülmüşü ile sonra da ‘k’nin büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hoşuna gitmedi. Bu yüzden ‘q’ harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk ‘q’nun majüskülünü bilmiyordu. Çünkü o ‘k’nin büyütülmüşünden daha gösterişli idi.”

 

Orhun alfabesinde ak ve ek

 

V ve W

 “V” ve “w” harfleri /q/ ve /k/ sesleri kadar net bir ayrım oluşturmamakla beraber yanlış anlamalar ve anlam kaymalarına da neden olmamaktadır. Fakat yukarıda da belirttiğim üzere harf, -yinelemenin faydası var- “Dildeki bir sesi gösteren ve alfabeyi oluşturan işaretlerden her biri.” anlamına geliyorsa /v/ ve /w/ seslerini ayırmamak alfabemizin kusurudur. Bu iki sesin fonetik incelemesini yapmak gerekirse /v/, üst dişlerin alt dudağa değerek çıkardığı, /w/ ise ağzın /u/ sesi boğumlandırarak çıkardığı sestir. Günümüzde bu ayrıma dikkat edilmediğini düşünürsek alfabenin dildeki ses çeşitliliğini ne kadar baltalayabileceğini görebiliriz. “W” ile yazılması gereken sözcüklere bakacak olursak:

 

-Avrupa /awrupa/

-Avuç /awuç/

-Çavuş /çawuş/

-Duvar /duwar/

-Tavuk /tawuk/

-Yavru /yawru/

Örneklerini verebiliriz.

 

L ve Ł

“L” harfinin karşıladığı iki ses (/ɮ/ ve /ɫ/) /v/ ve /w/ gibi pek umursanmaz cinsten değildir. Bu sesler üzerine konuşurken de yumuşak /l/ sesini bildiren bir harf olmadığından Leh alfabesindeki “Ł” harfini kullanmayı tercih ettim. Alfabenin diksiyon bozukluklarına olan etkisini ele alırken /l/ kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Okuyucu olarak “kalıp” derken kullandığınız /l/ sesini “kalp” derken kullanmayı deneyin. Ciddi bir fonetik bozukluk olmakla beraber “Zaten günlük konuşmada nasıl kullanacağımızı biliyoruz.” denilebilse de yeni görülen kelimelerin telaffuzunda ve bahsettiğimiz, dildeki ses çeşitliliğinin azalmasında olan etkisi düşünüldüğünde yine alfabemizin bir kusuru da “L” harfi olarak karşımızda duruyor.

 

N ve Ñ

 Fazla uzatmadan kalın ve yumuşak /n/ sesine de değinmek istiyorum. Tıpkı /l/ sesinde olduğu gibi, yumuşak “n” dilin arkasının damağa değdiği, sert “n” ise dilin ucunun ön damağa değdiği kullanımdır. Örneklerine bakacak olursak:

 

-Bengü /Beñgü/

-Bank /bañk/

-Yenge /yeñge/

-Sanki /sañki/

Diyebiliriz.

 

Diğer Etkenler


 

Uzun ve Kısa Sesler

 Türkçeyi anadili olarak konuşan bireyler olarak, biz dahi bazen sesleri uzun mu kısa mı okuyacağımızı bilmiyoruz. Bu da karşımıza tekrar ve tekrar diksiyon bozukluğu olarak çıkıyor. Galat-ı Meşhur*** içinde örnek olarak “dahi” olarak yazdığımız iki ayrı kelime var. Biri /a/ sesi uzun olarak okunan ve “olağanüstü yeteneği ve yaratıcı gücü olan (kimse).” anlamına gelen, diğeri ise /i/ sesi uzun okunan ve “da-de” bağlacı olarak kullanılan dahi. Yine “hakim” şeklinde yazılan ve iki ayrı okunuş ve anlamı olan kelimemiz, /i/ sesi uzun okunduğunda “bilge” /a/ sesi uzun okunduğu da “yargıç” anlamına gelmekte. Anlam kargaşası oluşturmasına gerek bile olmadan zaten yanlış okunduğu için yazımında işaretler kullanılması gereken, en basitinden: Hasan Ali Yücel (Ali’nin /a/ sesi uzun okunur) gibi durumlarda oluşan, okumada olan bozukluk diksiyon problemlerinde başı çekmekte. Çünkü ne yazık ki bizler ilkokulda hep bir ağızdan “Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dildir.” dedirtilmiş çocuklarız. Ama Türkçedeki diksiyon bozukluklarına sebep olan tek şey harfler ve uzun-kısa sesler değildir.

 

/C/ ve /Y/ Sesleri

 Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dil değildir. Bu durumun karşımıza çıktığı bir diğer yer ise /c/ ve /y/ sesleri. /c/ sesi –acak, -ecek gelecek zaman eklerinde kendinden önceki sesliyi daraltma özelliğine sahiptir. Örneğin: “gelecekmiş” şeklinde yazdığımız fiilimiz (bu kurallar fiillerde geçerlidir ve stabil değildir) “gelicekmiş” şeklinde okunur. Yine “yapacak” “yapıcak” şeklinde okunur. İki örnekte gördüğümüz üzere /e/ sesi /i/, /a/ sesi /ı/ şeklinde daralma göstermiştir. Bu daralma önceki sesliye uyumlu olarak gerçekleşir. Yani “vuracak” kelimesinin “vurucak” şekline gelmesi önceki /u/ sesine bağlı olarak gerçekleşir. Daralan iki durumda da /a/ sesi olsa da önceki harfler /ı/ ve /u/ olarak iki farklı durum ortaya çıkartmıştır. /y/ sesine gelecek olursak da bu sesin –acak, -ecek eklerinde daraltıcı ve düşürücü özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. Gelecek zaman ekinin olumsuzluk ekiyle birleştiği durumlarca /c/ ve /y/ ortak hareket eder. Yani “yapmayacaklar” şeklinde yazılan fiil “yapmıycaklar” şeklinde okunur. Bu noktada “c”nin daraltıcı etkisinin “y”nin önündeki harfe etki ettiği ve “y”nin kendinden sonraki /a/ sesini düşürdüğünü görürüz. Bu durumlar göz önüne alındığında dilimiz hiç de bize söylendiği gibi okuma-yazması sabit bir dil değildir.

 

Türkçenin Karadeliği: Yumuşak G (Ğ)


 Yumuşak “g” eski Türkçede, fonetik alfabedeki /ɰ/ sesine karşılık gelen bir yapıda kullanılmaktaydı (Bu ses aslen yutaktan derince gelen ve oldukça biçimsiz bir halde olduğu için çıkartması zordur). Fakat günümüzde esas aldığımız İstanbul Türkçesi olduğundan bu harf bir ses birim olarak kabul edilmeyip, okullarda ses birim olarak öğretilmektedir. Yumuşak “g” esasen bir yazı birimdir ve kendinden önceki sesli harfi tam ses uzatır, kendinden sonraki sesli harfi de düşürür. Bu bazı durumlarda böyle iken bazı durumlarda iki harf arası boğumlu geçişi sağlar. Örnek olarak: “gelmeyeceği” şeklinde yazdığımız bu sözcüğün doğru okunuşu “gelmiyce:” şeklinde “kâğıt” şeklinde yazdığımız sözcüğün doğru okunuşu “kâ:t” şeklindedir. Boğumlama görevi gördüğü örneklere gelecek olursak “göğüs” sözcüğünde /ö/ ve /ü/ sesinin keskin biçimde söylenmesini engellemek üzere bir yastık görevi görmektedir. Fakat yumuşak “g”nin fonksiyonel sabitsizliği bununla sınırlı değildir. İnceleyecek olursak: “/ğ/ ince ünlü çevresinde /y/ye dönüşür ve /ğ/-/y/ karşıtlığı kaybolur (örn. /teğmen/ /çiğdem/). Yuvarlak ünlü çevresinde ise /ğ/, bazen /w/ye dönüşür ve /ğ/-/w/ karşıtlığı bozulur (örn. /soğan/ /sowan/). Hem ince, hem de yuvarlak olan /ö/ ve /ü/ çevrelerinde ise, bazen yumuşak bir /y/ye (/düğme/ /düyme/), bazen /v/ye (/söğme/ /sövme/) dönüşüm görülebilir.” Sonuç olarak yumuşak “g” okunuş kuralları olmayan ve doğru kullanım ezberlenmesi gereken biçimsiz ve zor bir harftir.

Türk halkının yaşadığı diksiyon problemlerinin kaynağında yetersiz (kusurlu) alfabenin büyük bir yer kapladığı, alfabemizin dilde yozlaşma ve doğru öğrenimi zorlaştırmaya giden bir sürecin bekçisi olduğu rahatlıkla görülebilir.

 

eray metin


 

Ek:

*İbranice yazımda bir kelimenin telaffuz farklılıklarından kaynaklanan olası karmaşıklığı gidermek için sesli harfleri gösteren diyakritik işaretlerdir. Ör.  נקוד(Nqvd) נִקּוּד (Niqqud)

**Büyük (harf)

***Bazı kelime veya deyimlerin yaygın olarak yanlış bir biçimde kullanılması sonucu, doğrusunun yerini aldığı durum. Doğru bilinen yanlış.

 

Kaynakça:

Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük

Kılıç Mehmet Akif ve Erdem Mevlüt, 2008, Türkiye Türkçesindeki ‘Yumuşak G’ Ünsüzünün Fonetik Analizi

Bardakçı Murat, 2014, Harf Devrimi’nden 14 Sene Önce Yapılan İmla Devrimi Girişimi: Enveri Alfabe, HABERTÜRK

Yavuz Emre, Arap Alfabesinden Latin Alfabesine Geçiş

Atay Falih Rıfkı, 1969, Çankaya, (s. 440-1)