İletişim psikolojisi kavramını mercekten filtreleyerek irdeleyen, özgün bir metin.


 

Yazıya başlamadan önce sizlere ana başlıktan söz etmek istiyorum. Bu ana başlık benim de uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve sürekli anlamlandırmaya çalıştığım, ara ara –kendimce- küçük deneyler yaptığım ve sonuçlarını kendimce yorumladığım bir alan. “İletişim Psikolojisi”. Ancak sizleri bu alanın küçük bir bölümü üzerinden düşünmeye, birer insan olarak kendi iç dünyamızı anlamlandırma çabası içerisine girmeye davet edeceğim.

 

Şimdi, sizleri iki yabancı insanın ilk defa karşılaşıp tanışmalarını içeren basit bir senaryonun içine sürüklemek istiyorum. Bu esasında hiç birimize yabancı bir olay değil. Belki de her gün yaşadığımız, gayet doğal, insani bir durum. Ancak içerisinde önemli çıkarımlar yapabileceğimiz detaylar barındırıyor. Hadi başlayalım.

 

Arrival, Ori Toor, 2018

 

Öncelikle bu senaryoyu daha iyi anlatabilmem için olayı karakterize edebileceğim, görselleştirip benzetmeler yapabileceğim bir film kullanmak istiyorum. Bu film 2016 yılında sinemalara girmiş ve Denis Villeneuve tarafından yönetilmiş olan bir bilim kurgu filmi. “Arrival”. Filmin Amy Adams, Jeremy Renner, Forest Whitaker gibi aktörlerden oluşan sağlam bir oyuncu kadrosu var.

 

 

Ana karakterimiz dünyanın önde gelen dil bilimcilerinden bir tanesi, bir iletişim uzmanı. Louise Banks. Kendisi birçok dilde çeviri ve tercümanlık yapabilme yeteneğine sahip. Bu da ona diğer insanlardan farklı bir şekilde düşünebilme, olaylara kendine has bakış açısıyla bakabilme yeteneği kazandırmış.

 

Film Louise’in hayatından kısa kesitler vererek başlıyor. Bu kesitlerde karakterimizin bir kız çocuğu olduğunu ancak kanser hastalığına yakalanarak hayatını kaybettiği gösteriliyor. Bu kısa kesitlerde karakterimizin yaşadığı acıyı ve içsel bunalımı gayet rahat bir şekilde hissedebiliyoruz.

 

 

Karakterimiz, üniversitede ders verdiği sırada dünyanın 12 farklı bölgesine uzaylı gemileri indiğine dair haberler gelmeye başlıyor. Gemilerin inmesiyle beraber dünya genelinde bir karmaşa yaşanmaya başlanıyor. İnsanlar pek tabi korkuyorlar. Bilmediklerinden korkuyorlar. İki insanın tanışma serüveninin ilk adımı budur aslında. Basitçe birbirlerinden korkarlar.

 

Peki, sizin dünyanıza tanımadığınız bir canlı türü gelse ne yapardınız? Filmin buna bir cevabı var. Tamam, önce korktuk bu doğal ama gelin onlarla iletişim kurmaya ve Dünya’ya neden geldiklerini öğrenmeye çalışalım. Tabi iletişim kurmak için de bir iletişim uzmanına ihtiyaçları var ve akla gelebilecek ilk isim ana karakterimiz olan Louise Banks yani film evrenindeki en iyi dilbilimci.

 

Bu şekilde karakterimizin serüveni başlıyor. Uzay gemisinin yanındaki bir kamp alanına geliyorlar. Yolda fizikçi bir bilim adamı olan Ian Donnelly ile tanışıyor ve hazırlıkların sonunda uzaylılar ile iletişim kurmak için yola çıkıyorlar. Yola çıkmadan hemen önce üzerlerine olası bir radyasyon tehlikesine karşı korunaklı giysiler giyiyorlar.

 

 

Fakat diğerlerinden farklı giden bir şey var. Louise bu kıyafetten memnun değil. İçinde bir sıkıntı var. Rahat nefes alamıyor, bir an önce o kıyafeti çıkarmak istiyor. Peki neden? Bunu anlayabilmemiz için ilk önce üzerine giydiği giysinin anlamını kavramamız lazım. Ben bu giysiye “Benliğe Açılan Kapı” ismini verdim. Bu giysi bizim günlük hayatta üzerimize giydiğimiz ve bir şekilde kendimizi diğer insanlara karşı kapatmamızı, kilitlememizi sağlayan bir kalkan, korunaklı bir kapı olarak düşünülebilir. Bu hayatımızın bir parçası. Sokakta, metroda, okulda tanımadığımız kimse hakkında bir yargıya varamayız, içlerini göremeyiz, hissettiklerini hissedemeyiz çünkü herkesin üstünde Louise’ in giydiği kıyafetten vardır. Bu, biz insanların sonradan kazandığımız toplumsal bir refleks aslında. Ev, yurt, otel gibi güvenli bölgelerimizden çıkıp topluma, insanların arasına karıştığımız zaman doğal olarak kendimizi güvenli moda alırız. Bu amaçla içsel kimliğimizi, benliğimizi kimsenin ulaşamayacağı kalın kapıların, duvarların arkasına saklarız. Ama Louise böyle değil. O bir dilbilimci, bir iletişim uzmanı. O kimseden korunmak istemiyor aksine açılmak iletişim kurmak istiyor. Bu yüzden kıyafetin içinde bir türlü rahat edemiyor. Uzaylılar ile iletişim kurmanın en iyi yolunun da aradaki duvarları kırmak olduğunu biliyor. Tabi daha önce hiç görmediği yeni bir canlı türüyle tanışacak olmanın verdiği korku ve heyecan da belli oluyor gözlerinden.

 

 

Ve işte o an… İlk temas. Sahneye göz attığımızda bize yakın olan tarafta daha iyi tanıdığımız ve duygusal sahnelerine şahit olduğumuz karakterimiz yer alıyor. Onun arkasında kendimizi güvende hissediyoruz. Karşısında ise kalın bir cam duvar arkasındaki sisi görüyoruz ve Louise gibi biz de birazdan olacakları sabırsızlıkla bekliyoruz. Sonrasında ahtapota benzeyen uzaylılar beliriyor. O ahtapotları senaryomuzdaki insanlardan biri olarak düşünebiliriz. İşte o zaman görürüz ki aslında onlar da Louise ile aynı şeyleri yapıyorlar. Onlar da benliklerine açılan kilitli kapılarının ardındalar. Aradaki cam tam da bu kapının bir temsili. Ve içerideki sis… Karakterimizin bu camı ve sisi geçmesi ve içeride saklı olana ulaşması lazım.

 

 

Bir sonraki gelişlerinde artık ikinci aşamaya geçiyorlar. Louise iletişim kurmak için aralarında yazılı bir dilin olması gerektiğini söyleyerek yanına bir yazı tahtası alıyor ve üzerine “HUMAN” yazarak uzaylılara göstermeye çalışıyor. İşte ilişkideki ikinci adım budur. Karşınızdakine insan olduğunuzu göstermeniz, kanıtlamanız lazımdır. Tanımadığınız bir insanın değişik ve korkunç bir biçimde boyanıp kapınızı çaldığını ve saçma sapan hareketler yaptığını düşünün. Ne düşünürsünüz? Daha doğrusu ne yaparsınız?

 

Bu, insan beyninin analitik çalışmasından kaynaklanmaktadır. Beyin ortaya istatistiklerle konuşur. Daha önce gördüğü insan şekillerini harmanlayarak ortaya bir ortalama bir insan profili çıkartır ve der ki “Bak bunun iki gözü iki kulağı bir ağzı falan var. Hesaplamalarıma göre %99 insan.” İşte bundan sonra iş karşınızdakinin size insan olduğunu -%1’lik dilimi- kanıtlayabilmesine bağlıdır.

 

 

Üçüncü gelişlerinde artık Louise onlara dillerini öğretmeleri gerektiğinden emin ve bunun için ilk önce onlara kendi isimlerini öğretmeleri gerektiğini düşünüyor. Bu amaçla yeniden gemiye çıkıyorlar ve Louise bu sefer elindeki tahtaya kendi ismini yazıyor. İşte artık kalkanları indirmenin, duvarları yıkmanın ve Louise’ in de içinden kurtulmak istediği kıyafeti çıkarmanın vakti geldi. Yavaşça kıyafetini çıkarıyor. Elbette yanındakiler engel olmaya çalışıyorlar fakat durduramıyorlar. Louise yavaşça ilerliyor ve elini cama koyuyor. Bizi şaşırtan kısmı ise uzaylıların da aynı şekilde karşılık verip ellerini cama koyması oluyor. Bu hareketle birlikte biz de ilk defa aralarında duygusal bir iletişimin olduğunu hissediyoruz ve Louise’ in “İşte şimdi düzgün bir tanışma oldu.” demesiyle gerçek hayattaki “benim de ismim bu tanıştığıma memnun oldum” aşamasını geçmiş oluyoruz. Peki, neden Louise kıyafetini çıkarma konusunda bu denli ısrarcı?

 

Tanışma halinde olan iki insandan birinin ilk adımı atarak fedakârlık yapması ve benliğine açılan kapısının kilidini çözerek kalkanlarını indirmesi gerekir. Bu fedakârlığa karşı olumlu bir cevap gelmesiyle de ilişki, gelişme aşamasına girer aksi takdirde o ilişki ancak belirli bir maksimum noktasına kadar ilerleyebilir.

 

 

Uzaylılarla yapılan bu tanışma faslından sonra film biraz daha hızlanıyor ve aradaki kısa kesitlerle Louise’ in uzaylılarla kurduğu iletişimdeki ilerlemeyi gösteriyor. Louise ve Ian uzaylıların yazdığı dili de çözümlemeye başlıyorlar. Uzaylıların yazdıkları dilin aslında komplike bir cümle olduğunu ve parça parça bölündüğünde kelimelere ulaşıldığını anlıyorlar. Hem öğreniyorlar hem öğretiyorlar. Tıpkı gerçek hayatta yaptığımız gibi. Birbirimize kendi dillerimizi öğretiyoruz. Çünkü hepimizin farklı beyin yapıları, farklı düşünce kalıpları ve bu kalıplara bağlı olarak konuştuğumuz diller var. Daha doğrusu konuşma desenlerimiz, motiflerimiz var. Onlar şekil ve grafiklerle bunu yapıyorlar, gerçek hayat senaryomuzdaki artık tanışmış olan o iki insan da oturup sohbet ederek, birbirini tanımaya çalışarak bunu yapıyor.

 

 

Ve artık son aşamadayız. Louise bu sefer uzaylılardan diğer gemilere mesaj göndermelerini istemek zorunda olduklarını söylese de olumlu yanıt alamıyor ve iş başa düşüyor. Uzaylılar gönderdikleri bir kapsülle Louise’ i içeri alıyorlar.  Louise şimdi cam duvarın öteki tarafında… Artık o sisli bulutun içerisinde. Ve o anda tahayyül bile edemeyeceği bir şey keşfediyor. Uzaylıların sadece ahtapot kollarından ibaret olmadıklarını ondan çok daha büyük birer canlı olduklarını görüyor, içeride, dışarıdan göremediğinden çok daha fazlasının olduğunu görüyor. Tıpkı senaryomuzdaki iki insanın ilerleyen ilişkilerinde birbirlerinin kimliklerini, daha önce hayal bile edemeyecekleri ince detayları keşfettikleri gibi. O halde insan ister istemez diyor ki;

 

Aşılması zor o kapıların ardında her zaman koca bir yığın, koca bir medeniyet ve bizim için hazırlanmış olan koca bir hazine vardır. Orada her zaman bizim gördüğümüzden çok daha fazlası vardır. Çünkü orada bir can, bir hayat vardır. Ve bana soracak olursanız şu dünyada çıkılacak en heyecanlı macera, yapılabilecek en güzel keşif yeni bir insan tanımaktır… Gerçekten tanımak…

 

enes köktaş