Tavsiye olarak verebileceğiniz kültürel ve sanatsal ürünler nelerdir?


 

Yani müzik alanında, bence edebiyatta olduğu gibi her şeyden önce büyük klasikler.  Yani ben bazen orkestraya, TUGFO’da ki gençlere de diyorum: Bakın, yani hepiniz biraz fazla kendi enstrümanlarınıza hapsolmuş durumdasınız. Evet buraya geldiniz ama veya başka orkestralara, orkestra literatürünü tanıyorsunuz ama orada koca bir derya var. Bunu yaşamadan ölüp gitmeyin bu dünyadan. Yani hiçbir zaman opera çalmayacaksanız, senfoni orkestrasında iş bulup çok az opera çalacaksanız; hayatınızda Mozart’ın, Verdi’nin, Wagner’in, Puccini’nin önemli operalarını tanımadan gitmeyin şu diyardan, müzisyen olarak. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar, geniş bir dinleme alanını insanın kendine tanıması ve tabi ki her zaman klasiklerden, ölümsüzlerden başlamak… Yani bence her vatandaşın, şu Beethoven’in 9. Senfonisini bir defa doya doya, seve seve dinlemesi çok önemli. Nasıl ki Dostoyevski’nin, Tolstoy’un en önemli romanlarını okuması çok önemliyse.

 

Fakat o kadar çok şey var ki mesela bence bugün en heyecan verici, benim en heyecanla okuduğum şeyler yani kitaplardan bazıları bugünlerde özellikle nörobilim alanında gelişmelerde insanın müziği nasıl algıladığıyla ilgili ortaya çıkan, beyinde görüntülenebilen şeyler. İnsanın müziğe nasıl tepki verdiği, yani müzikle ilgili inandığımız her şeyin yavaş yavaş artık görüntülenebilir ve ölçülebilir bir noktaya geldiği bir noktadayız bugün. O çok heyecan verici geliyor bana, o konuda okumak. Yani bilim ve müzik ilişkisi; algı psikolojisi konusunda yeni keşfedilenler, yeni farkına varılanlar, bunlar çok heyecan verici şeyler. Aslında yani bu en büyük ortak payda dediğimiz şeyin aslında açıklaması, biraz yavaş yavaş teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkıyor. Neden öyleymiş? Ha, çünkü beyinde hem şurası hem burası harekete geçiyormuş müzik yaptığımızda, dinlediğimizde. Yani demek şey değil veya müziğin iyileştirici gücü antik çağlardan beri biliniyor. Ama neden olduğunu bugün biliyoruz ilk defa.

 

-Amadeus Filmi:

 

Amadeus tiyatro oyunuydu tabi. Ben tiyatro oyununu çok sevmiştim ilk çıktığı yıllarda, 70’li yıllarda okumuştum, izlemiştim de. Sonra filmi var tabi, filmi hiç beğenmedim ilk izlediğimde. Ama çünkü, oyun yeni olduğu için oyunla karşılaştırıyorsun tabi. Bu biraz şey kitabını okursun, filmini görürsün ya, kitap daha iyiydi; kitap tabi ki daha iyiydi. Çünkü kitapta çok daha boyutlu olma, çok daha imkânı var. Fakat Amadeus’da ben filmi izleyip okuduğum oyunun ve izlediğim oyunun ayrıntılarını unutunca, filme bir daha rastlayınca, böyle yirmi yıl sonra televizyonda çok hoşuma gitti bu defa. Zaten bir fantezi o, çok biyografi olarak düşünmemek lazım. Onu çok büyük bir oyun yazarı Peter Shaffer’ın, Mozart’ın hayatından yola çıkarak işte güç, yetenek ve 18. yüzyılın değerleriyle ilgili bir okuması, onunla ilgili bir fantezisi kısmen. O bir çıkış noktası, o bir biyografi olmayı iddia eden bir şey değil.

 

-Dizi Olarak:

 

Ama dizi ne izledim son zamanlarda, çok hoşuma giden aslında, Netflix’te Shtisel diye bir dizi var. Shtisel, bu Kudüs’teki çok koyu Yahudilerin dünyasında geçen bir dizi ve inanılmaz yapılmış. Hiçbir şey olmuyor aslında, kapalı bir dünya fakat o kapalı dünyanın da aslında gerçek dünya ile ara sıra karşılaşmasının getirdiği gerilimler. Aslında birebir bize de tercüme edebileceğimiz bir şey. Yani dinle insanlar tamamen o dünyaya kapanıp tek değerleri olursa, kendilerini tanımladıkları tek şey dinleri olursa, o onları nasıl aslında kısıtlayan bir şey oluyor ve gerçek dünya ile yüz yüze gelmelerinde sorun yaratıyor. Onunla ilgili bir şey, çok iyi yapım yani müthiş iyi yapılmış gerçekten. Shtisel son zamanlarda izlediğim şey. Tabi böyle leblebilik şey olarak Vikingleri de izlediğim var. Onu da çok aslında ilk serilerini çok keyifle izledim, sonra da merak ettim kim, kimmiş? Bunlar gerçek kişilermiş. Orada şeyi görüyorsunuz; senaryo yazarlığının ne kadar iyi olduğunu. Çünkü tarihsel kişiler ve olayları belli birkaç, şu kadar on yıl içinde bütün olayı anlatmak için bir araya sıkıştırılmış hâli aslında. Bazen elli yıl arayla yaşamış insanları aynı dönemde görebiliyorsunuz ama çok çok iyi yapılmış ve bence gerçekten Vikingler’in her karesi al sanat eseri olarak bak, yani o görüntü yönetmenliği olağanüstü, her o sahne açıldığında nasıl çekmiş adam, diye baktığım bir diziydi, içeriği kadar görsel tarafı.

 

-Tür Olarak Neleri Seversiniz?

 

Valla ben dönem şeylerini çok seviyorum. O biraz nostaljik, böyle biraz kişilik olmakla da ilgili bir şey. Fakat dönem filmlerinde çok dikkatimi çeken bir şey; insanların, yönetmenlerin ve sanat yönetmenlerinin her türlü tarihsel detaya çok dikkat ederken, müzik konusunda ne kadar özensiz oldukları ve bunu otuz milyon dolarlık Hollywood yapımları içinde söylüyorum. İnanılmaz bir şey. Bazen dinliyorsunuz, filmin etkili atmosfer müziği tabi herhangi bir şey olabilir fakat bakıyorsunuz arkada üç tane perukalı eleman, işte bir baloda, Viyana’da bir şey çalıyor ve ha evet, o eser elli yıl sonra yazılmıştı, diyorsunuz. Öyle bir şey yok. Ya o şey gibi biraz eskiden bazı Türk filmlerinde, işte Malkoçoğlu’nun kolunda saat kalmış olması veya at üzerinde giderken, arkadan uçak geçmesiyle aslında karşılaştırılabilecek saçmalıkta bir şey. O konuda gerçekten müziğin tarihsel olarak doğru olması konusunda ne kadar özensiz olduğudur insanların. Veya Bir enstrüman çalar gibi gösterirken bir oyuncuyu, o kadar da çalamadığını gösterme kardeşim, başka taraftan çek veya çalan birinin sol elini çek, oraya monte et. Yani o konuda çok ilginç bir özensizlik var, dönem filmlerinde. Ama ona rağmen çok sevdiğim bir şey tabi. Bir de dünya sinemasını çok seviyorum. Sanat filmi dediğimiz şey; eskimeyen Bergmanlar filan.

 

-Nuri Bilge Ceylan

 

Ben bazı filmlerini çok sevdim. Yani Bir Zamanlar Anadolu’da’ya bayıldım. En sevdiğim filmi o.

 

Filmlerde Müziğe Bakışınız Nedir?

 

O açıdan düşünmedim biliyor musunuz? Film müziği dendiği zaman aslında, yani filmde bir kişinin, bir dönem filminde o anda müzik çalıyor görünmesinin dışında, filmin kendi müziği bence ne kadar hatırlamıyorsam o kadar iyi film müziğiymiş, diye düşünüyorum bazen. Çünkü şey demek ki bütünleşmiş, demek ki o, bütün algıma katkıda bulunmuş o müzik, o anda demek. Yama gibi durmamış, yapıştırma gibi durmamış üzerinde. Öyle bir şey, o yüzden bazen birileri, o filmin müziği ne kadar güzel, dediği zaman çok az filmin, o filmin müziği çok güzel, diye. Mesela The Mission filmi vardı, Ennio Morricone’nin müziğini yaptığı. Onu gerçekten müziği olarak çok sevdiğimi hatırlıyorum. Müziğin o dönemi çok güzel anlattığını düşünüyorum. O müzik mesela çok ilginçti. Daha 18. yüzyıldan esinlenmiş bir müzikti ve 18. yüzyılda geçen bir hikâyeydi sanıyorum, yanılmıyorsam. Ama birebir tarihsel bütünlük değil, atmosferi çok güzel kuran bir müzikti ve onu mesela hatırlıyorum. O filmin müziği şöyleydi, diye ama çok az filmin müziğini öyle hatırlıyorum.

 

-Hangi Dönemde Yaşamak İsterdiniz?

 

Her dönemin bence olumlu ve olumsuz tarafları var. Yani şimdi sabaha kadar aa eski zamanlar ne güzeldi, diye hayıflanmanın anlamı yok. Bence bugünün şartlarında, bugünün gerçekliğinde, bugünün imkânlarıyla kaç kişinin hayatına dokunabiliriz, o önemli. Yoksa eskiden belki devlet orkestraları daha hızlı bilet satıyordu, cumartesi sabahları konser yapılabiliyordu; internet yoktu, televizyon yoktu, bilmem ne yoktu ama o zaman da böyle müzik yoktu. TUGFO yoktu, bilmem ne yoktu. Hangisi daha iyi diye ölçmenin bir anlamı yok. Daha çok, kim daha çok kişiyle yaptığı işi paylaşabilmek için ne yapmalı, onun üzerine kafa yorma zamanı.