Bir katı duruyor, herkesi sahiplenen gece karanlığında. Uzun paltosunun yakaları gizliyor çehresindeki kasılmaları. Bir şeye ihtiyacı var belli. Paçalarından ve boynunda soğuk yakaladığı zaman, belli etmeden sakince yürümeye başlıyor ansızın. Hava ona göre daha mı soğuk acaba diye düşünmeden edemiyor, az yemek yediği için. Paltosunun fermuarını hızlıca yukarı çekip kütlesini bir noktaya toplamaya çalışsa da fayda etmiyor, belli uzuvlarının titrek hareketlerinden. Tekrar bir süre daha durmayı deniyor kendi boyutunun 7-8 katı bir dikdörtgenin havaya aldırış etmeyen duvarının yanında. Betonun dünyaya karşı olan kayıtsızlığı rüzgarı kesmeyi ona da öğretsin istiyor. Bunu o düşünmemiş veya düşünemeyecek olsa bile öbür türlü neden öyle baksın renksiz bir binaya bu kadar uzun süre? Birkaç çatlak ve otoparkın nerede olduğunu gösteren koyu lacivert bir tabeladan başka hiçbir şey anlatmıyor duvar. Uzakta -aslında görece çok yakında diğer taraftan bakıldığında- yolun karşısında bir kafenin içinden uğultu, tavana tutturulmuş turuncu sobaların sıcaklığı ve akort dizilimi aynı olan farklı bir şarkı, birbirlerine sıkıca sarılmış olan iki insan sayesinde kapı açılır açılmaz duvara doğru, sahile vuran bir dalga gibi yaklaşıyor ona yavaşça fakat değmiyor vücuduna. Duvar kayıtsız olmaya devam ederken yanında duran yabancı, kapı aralığının giderek sildiği sıcak ve gürültülü manzaranın kendilerine doğru taşmasını sonuna kadar izliyor ve kapı kapanıyor. Şimdi tanımazlıktan geliyormuş gibi yürümeye başlıyor ve uzaklaşıyor gidebilecek olan. Fakat duvar olduğu yerde, kapının bir kez daha açılmasına aldırış etmeden yabancının arkasında kayboluyor.

 

Bu sefer daha küçük bir kütle, katı olmasına karşın daha hareketli. Sağından ve solundan geçenlere gülümsüyor ve hep aynı soruyu soruyor. Çoğu suratına bakmıyor fakat bakıp suratını diğer tarafa çevirenlerin arasında çocuğun gözlerinin ardında diğer tarafa doğru dönen boyunlarının nelere yol açtığını, rüzgarın onların yataklarına hiç değmediği metrekareler ile ölçülen odalarında uyumaya hazırlanırken aynı rüzgarın dışarıdan gelen uğultusunun sebep olduğu yorganlarına daha sıkı sarılma hissi, kısa süreliğine akıllarına odaklanıp görselleştirmeye çalıştıkça bulanıklaşan iki çift körpe göz getiriyor. O körpe gözleri ve gülümseyen kurumuş dudakları taşıyan ince boyun, örülmüş açık mavi bir atkının arkasında hep yukarıya doğru bakarak insanlara aynı soruyu soruyor. Ardından bir üniformanın altında güçlü bir el o ince boyna arkadan yapışıp sıktığında, o saatin gökyüzüne ve soğuğuna meydan okuyan atkı çekiştirmelere dayanamayıp betonun üzerine düşüyor. Çocuk, eli ve sahibini daha önceden tanıyormuş gibi sert ve amansız itip kakmalara sadece yere düştüğünü bildiği atkısının nerede olduğuna bakabilmek için karşılık veriyor geriye doğru sürüklenirken. Gecenin karanlığında, gri betonun üzerinde pamuktan bir gökyüzü her saniye sıcaklığını daha da kaybediyor. İnsanlar kayıtsız ve rahatça göremiyorlar atkıyı çünkü her yerde insanları doyurmaya yetecek kadar ufak plastik gölleri ve çöp tarlaları var. Görenlerden hiçbiri gökyüzünün üzerine basmıyor fakat sanki bir hayvan dışkısı veya kaya parçasıymış gibi sakınıyorlar ondan. Üzerine fazla düşünmeden, sadece ilerlemek ve varmak istedikleri yere doğru kesintisizce yürümek istiyorlar. Ardından buz kesiliyor atkı, şimdi beton kadar kayıtsız neredeyse ve çocuk atkıdan uzaklaştıkça rüzgar, üzerindeki tüm çocuksu anıları alıp ait olduğu yere, havanın boşluğuna, gökyüzüne geri götürüyor. Havada uçan anıları kimse fark edemiyor, onlar sadece sahibine ait ilkel acılar ve mutluluklar. Ardından ufak bir el tekrar yerden alıyor atkıyı ve sessiz bir ara sokağa doğru koşarak kayboluyor gözden. Gökyüzünü kaçırıyor çocuk, insan sürülerinin ayaklarının altından. Beyaz bir sokak lambasının altında, insanlar gökyüzünü ne kadar kirletmiş kontrol ediyor. Çocuğun gözlerinin gördüğü görünürde hiçbir leke ya da pislik yok. Tekrar ince boynuna doluyor atkıyı ve soğuk yerini usulca sıcaklığa bırakıyor, anılar geri gelmeye başlıyor atkının üzerine, çocuğun belleğine ise atkısını yeniden bulmanın mutluluğu yepyeni bir anı olarak ekleniyor. Bu anının depolandığı yer o dünyaları yeniden yıkıp yaratabilecek kapasiteye sahip hayal gücünün kaynağı, bizde de var olan fakat geçmişe kaybettiğimiz o en değerli hazine, şimdi düşünmemesi gereken bir şeyi düşünüyor. Açlık. Niye kendisinin aç kaldığını fakat başkalarının karnının tok olduğunu anlamlandıramıyor kafasında mantıklı bir şekilde. En azından ona öğretilenlerle anlamlandırmaya çalışıyor yani aslında senin ve benim gibi ama kesinlikle bizim gibi değil. Ona göre bu çok basit bir denklem. Sadece ağzına birkaç lokma koyması lazım o kadar. Çözüm üretemiyor çünkü mavi atkısının da bulunduğu zihnindeki o yer, betonların ve üniformaların tam tersi yönüne baktığında, gökyüzünde bu öğlen gördüğü bulutun bir kedinin vücudu olduğundan emin ve bundan daha değersiz bir şeyi düşünmek istemiyor. Açlıkmış… Çocuk, istemsizce kafasını yukarı kaldırıyor aklına aniden bir şey gelmiş gibi. Bu sefer sadece Ay ve önünden geçen birkaç bulut var. Birbirleri ile yarışıyormuş gibi bulutlar şimdi ve ortada kediden bir iz yok. Kocaman beyaz bir tekerlek ve altında ezilen bulutlar belleğini zorlayıp aklını karıştırıyor. Şimdi kollarını iki önünde toparlayıp midesine nasıl bastırıyorsa hayal gücünün öyle bastırdığı elle tutulamaz kırık imgeler peydahlanıyor gökyüzünün karanlık perdesinde. Trafik ışıklarında kırmızıyı bekleyip araba camlarına aynı gülümseme ile yaklaştığı günlerden birinde, bir kedinin bir arabanın altında kalmasını görmüştü gözleri ve körpeliklerini biraz daha yitirmişlerdi. Kırmızı görününce kedinin içinden tüm arabalar geçmeye devam etmişti fakat o durmuştu bu sefer. Durup kedinin patilerinin ileriye doğru uzanmaya çalışmasını izlemişti uzunca bir süre. Fakat üzerinden zaman geçtikçe bu çok büyük bir etki bırakmadı zihninde çünkü o, kedinin uzanmaya çalıştığı yerin gökyüzü olduğunu bu öğlen fark etmişti. Açlığını bir süreliğine hissetmedi bunu düşünürken ve hayal gücü en sonunda şunda karar kıldı: Kedi, Güneş’i kovalamaya çalışırken o kadar hızlı koştu ki, arabaların geldiğinin farkına varamadı ve arabaların altında ezildi ama Güneş’i o kadar çok seviyordu ki, ölürken patileriyle Güneş’ten yardım istedi ve Güneş onu yanına, gökyüzüne aldı. Kedinin buluta dönüştüğünü biliyordu ve rahatlamıştı ama kafası karışmıştı tekrar Ay’ın altında kalan bulutları görünce. Güneş yoktu ortada şimdi. Yarın o, kırmızı ışıktaki yerine döndüğünde, Güneş de eski yerinde olacaktı muhakkak ama kedi orada olmayabilirdi. Bu merakın sonucu parlak bir umuda bağlanıp, çözüme kavuşunca bu masum çıkmaz, midesi tekrardan ondan yardım istercesine guruldadı. Çocuk gözlerini yeryüzüne geri indirdiğinde, ilk önce ayak sesleri girdi çocuğun zihnine. Ardından ona yaklaşan insan silueti gitgide belirmeye başladı.

 

Beyaz sokak lambasının altında durduğunda, hafif öne eğilmiş, kollarıyla kendi vücudunu sarmalamış çocuğu gördü. Karşısında duranın kız, erkek veya bir sokak hayvanı olmasının önemi yoktu. Yetişkin bir insan olmaması onun için yeterliydi. Gözleri, beyaz ışığın altında parıldayan masmavi atkıya takılı kaldıktan bir süre sonra, çocuğun hizasına inerek şimdi çocuğun gözlerinin içine baktı. Eli ilk önce çocuğun, onun avucundan daha sıcak olan yanaklarına gitti ve daha sonra yavaşça aşağıya inerek mavi atkının ilmiklerini sanki antika bir sanat eserine dokunuyormuş gibi parmak uçlarıyla hissetti. Çocuğun açlıktan kokan nefesi, korkunun kalp atışlarını hızlandırması ile birlikte serin havada buhar kütleleri oluşturup onun suratında patlıyordu şimdi. İkisinin de alışık olduğu ve yalnız oldukları hissini iyice körükleyen şehre ait sesler geliyordu uzaktan. İçinde kavruldukları o tanıdık uğultu uzaktaydı fakat çıt çıkmayınca birbirlerine bakarken gözleri, zaman durmuş ve şehrin uğultusu balçık gibi içinde bulundukları ana yapışmıştı. Paltosuna sıkı sıkıya sarındığı halde soğuk tekrar gösterdi etkisini onun üzerinde. Aniden gelen şiddetli hapşırığı, elini atkıdan çekmesine sebep oldu ve gözünü tekrar açtığı sırada çocuğu sokağın başına doğru hızla uzaklaşırken gördü. Hiç düşünmeden peşine takıldı çocuğun. Bir yandan burnu akıyor diğer yandan bacakları alışık olmadıkları için koştukça ısınıyor ve yanmaya başlıyordu. Çocuk küçük adımlarını yalpalayarak hızlıca atmaya çalışırken gittikçe ondan uzaklaşıp, insanların arkasında kaybolmaya başladığı sırada o, ardı ardına iki tok ses ve peşinden gelen çığlıklarla birlikte adımlarını olabildiğince hızlandırdı. Dikkatini ilk çeken yeşil yanmasına rağmen tüm arabaların durması oldu. Sürücülerden biri iki eliyle direksiyonu tutmuş, göğsü hızla inip kalkmasa ölü olacak kadar hareketsiz bir şekilde, gözlerini tek bir noktada sabitlemişti. Trafiğin en uzak noktasından onlarca korna sesi yükselirken, bir kalabalık onlara bakan çocuğun etrafında toplanmıştı.

 

Acıyan gözler, ifadesiz gözler, başka tarafa dönen gözler. Hepsi yukarıdan ona bakıyorlardı. Ona göre Güneş kadar parlak olan, az evvel gördüğü hızlı ışık hüzmesinden sonra çocuğun belleğine eklenecek son bakışlardı bunlar nitekim şimdiye kadar gördüklerinden farklı gelmediler ona. Ne olduğunun farkında değildi hala çocuk. Ne asfaltın üzerinde olduğunu hissedebiliyordu o, ne de şehrin uğultusundan eser vardı kulaklarında. Korku, sessizliğin belirginleştiğini ve açlık hissinden en ufak bir kırıntı kalmadığını fark ettiği zaman yüzünü gösterdi. Bu hissiz korkular gözlerindeki körpeliği sonsuza dek silmiş, onları ifadesiz kılmıştı. Kalan son gücü ile ona doğru bakan suratların arkasından Ay’ı görmeye çabaladı. Odaklanmakta zorluk çektiği birkaç saniyenin ardından, beyaz bir sokak lambasının Ay’ın önünü kapatıp aralarına girdiğini fark ettiğinde ortaya çıkan çocuksu çaresizlik, gittikçe bulanıklaşan beyazın yerini karanlığın almasını daha da hızlandırdı. Şimdi neredeyse hiçbir şey göremiyordu. Güneş zaten ortada yoktu ve Ay’ı da kaybetmişti. Belleği en son bir siluetin ona doğru eğilme anını ve gözlerinin önünde ondan uzaklaşan maviliği kaydetti. Karanlık ve hissizlik tüm duyularını esir alsa da çocuğun şimdi, hazinesinin derinlerinden çıkıp gelen çocuksu bir umut Güneş gibi parladı kalbinde. Sadece iki elini öne doğru uzatmakla yetindi.

 


 

Kaynakça:

Kapak Resmi: Paul Klee, Fire at Full Moon, 1933