Bölüm 1 – Sen De Benle Konuşsan Ya Aziz!


Ter içinde uyandı dağılmış saçlarıyla. Birden doğrulup gözlüğüne uzandı. Kalın kemik çerçevelerin arasından duvar saatine baktı. Küfürler homurdanarak çıktı yatağından. Elektronik çaydanlığın düğmesini hunharca kökledi. Bir fincana kahve boca etti ve tuvalete girdi. Gözlüklerine, musluğa, havluya, suya, sabuna… küfürler serpiştirdi.

 

Çıktı tuvaletten üzerinde çok rahat ettiği ve üzerinde yıllarını geçirdiği sandalyesine oturdu. Kemikli elleriyle bir sigara sardı. Kalktı ve tezgaha yürüdü. Kahvesini hazırladı. Amerikan mutfaktı mutfağı. Bayıldığından değildi ama memnundu düzeninden. Buna da düzen denilirse. Sağa sola savrulmuş dergiler, kağıtlar, çamaşırlar… Tüm gününü küfür kıyamet burada geçirirdi. Son birkaç aydır nadiren dışarı çıkıyordu. Gelip gideni de hayli azalmıştı. Zaten çok da iyi ağırladığı söylenemezdi.

 

Kahvesinin ilk yudumu eşliğinde sigarasından çektiği ilk nefese meftundu. O dağınıklığın arasında intizam abidesi gibi dimdik duran bir rafa doğru yürüdü. Baştan aşağı özenle sıralanmış plaklardan birini aldı. Nazikçe yerleştirdi ve tek bir notayı bile kaçırmak istemediğinden cızırtılar başladığında koşar adım sandalyesine yöneldi. İkindi güneşi mükemmel vuruyordu içeriye. Pencereden girip duvara kadar uzanan güneş ışınlarına yoğun dumanı dağıttı. İkindileri çok severdi. Şu sıralar Fairuz dinliyordu. Arap müziğinin bu ipek sesi,  ağlayan kemanlar eşliğinde yankıyordu kirli duvarlarda.

 

Sigarasını küllüğe bıraktı ve eleştirisini yazmak için bir kurşun kalemi masanın bir ucunda giyotin gibi iştahla bekleyen kalem tıraşa götürdü. Ve saman kağıda kurşun kalem dokundu.

 

“Habbaytak bissayf”

 

Limanda yaz kış sevgilisini bekleyen aşık bir kızın hüzün veren öyküsünü dinlerken bir taraftan da yazıyordu. Nihayet bitirdi. Arapça’nın ahengi içinde sigarasını söndürüp son nefesini tavana savururken elini kahvesine götürdü. Bu yazıyı yazmak için günlerce aynı kadını dinlemesi gerekmişti. Yazıyı katlayıp masanın üzerine koydu, kalktı, odasına gitti.

 

Oda loş ve havasızdı. Duvarda Till Lindeman imzalı bir Rammstein posteri, sağda solda orijinal albümler, -endüstriyel metalden Türk sanat müziğine kadar hepsini görebilirdiniz.- kirli temiz çamaşırlar, salondakinden daha eski tarihli dergiler, ve bütün bunların altında üzerine basana yalvaran gözlerle bakan İran halısı…

 

Halının görünen yerlerine ayağının ucuyla basarak kıyafet dolabını açtı. Yine salaş giyindi. Çantasına birkaç dergi sokuşturdu. Tütün tabakasını, külüstür cep telefonunu, ve eskimiş MP3’ünü aldı. Salondaki yazısını da itina ile çantasına koyduktan sonra evden çıktı. Kapıyı kapattığı anda evde kalan anahtarına da bir küfür savurduktan sonra merdivenleri hızla indi. Bej rengi üstü açık eski model Mercedes’ine bindi. Gün batıyordu. Arabanın kapısını kapattıktan sonra bir süre bekledi. Sıradan bir insan için baya uzun sayılabilecek bu bekleyişte gözünü boşluğa dikti. Birden kafasını kaldırıp dikiz aynasında asılı duran oyuncak ayıya gözlerini dikti, konuşmaya başladı.

 

-Hayatım çok boktan be Aziz…

 

Bu cümle ağzından bir inleme gibi çıkmıştı.

 

-Hiç görme yukarının halini. Derleyen toplayan yok tabii. Tamam! Hiç olmadı aslında ama gönlümüzü dağıttılar be Aziz!

Şevkimizi kırdılar. İncittiler!

 

-Sen de benle konuşsan ya Aziz!

 

Gözleri hala ayıdaydı… Gözlerinde yavaş yavaş bulutlanan damlacıklar, küçücük umut ışıklarını örtüyordu. Oyuncak ayı, nam-ı diğer Aziz, bir süre her zaman yaptığını yaptı, hiç kıpırdamadı. Ardından kısacık bir an içinde önce arabanın tavanına ardından ön camına çarptı. Bu esnada kahramanımız Nafiz de kafasını direksiyona çarpmaktan son anda kurtulmuştu.

 

Arabanın arkasından gelen iç parçalayıcı metalik bir gürültü… Ve takip eden ölüm sessizliği…

 

Nafiz bu tarz aksiyonlara hiç alışık değildi. Korka korka kafasını arkaya çevirdi. Ön tarafından markası ve modeli kestirilemeyecek kadar hasar almış büyük ihtimalle çok da pahalı olmadığı anlaşılan kırmızı bir araba, arabanın içinde direksiyona dayanmış alnından incecik bir kan pınarı sızan, gece karası gözleriyle Elif vardı…

 

…Birinci bölüm sonu… 

 


 

 

 


 

Bölüm 2 – Papatyanın Uykusu


Melekler gibi uyandı ipek saçlarıyla… Güneşin ilk ışıkları ile uyanmıştı; hep de öyle uyandırdı. Bebekliğinden beri dinmemiş gözlerindeki bir çift güneşe bakılırsa hiç dinmeyecek gibi olan enerjisi ile fırladı yatağından. Saçlarını topladı, akıllı telefonunun rengarenk, kocaman ekranından saate baktı, muzipçe gülümseyerek tavanda turları simsiyah gözleri. Gününü planlamıştı. Hızlıca giydi eşofmanlarını, kocaman kulaklıklarını taktı. Hoplaya zıplaya indi merdivenlerden, karşısına çıkan küçücük odaya bodoslama girdi. Kulaklığından çıkan gümbür gümbür müzik yüzünden ayarlayamadığı sesi doldurdu havayı:
-Uyanmış mı tontişim!
Zıplar gibi bir anda pencerenin önüne geldi, gürültüyle açtı perdeleri ve ardından pencereyi. Serin nisan havası güneş ışıkları ile kolkola girdi odaya ve halası kısacık boyuna inat veremediği kilolarıyla kıvrandı yorganın altında. Nihayet uyandı -gözleri hariç-:
-Kıs kızım şu müziğin sesini Allah aşkına ya…
Elif duymamıştı, umurunda bile değildi… İncecik parmaklarıyla halasının yorgandan dışarı taşmış ayaklarını gıdıkladı. Tombul ayaklar kendine yakışmayacak bir hızla yorganın altına giriverdi. Elif yılmadı. Baş ucuna çörekleniverdi, yanaklarını gerdanını,kulaklarını… öpücüklere boğarken bağırmayı da ihmal etmiyordu:
-Uyan! Uyan! Ne de güzel bir gün?!
-Bir günü beğenmesen şaşarım, diyerek doğruldu halası. Halası doğruluğunda Elif de muzaffer bir edayla dikildi. Görevini tamamlamıştı. Boy aynasından genç atletik vücudunu süzdü kısacık bir an.
-Hemen koşup geleceğim. Simitleri de alıp gelirim. Hazır olsun kahvaltım hala sultan!
“Bir kerede sen hazırlasan ya şu kahvaltıyı. Öğleye doğru uyandırsan beni…” diyecek oldu; Elif’in Moğol Ordusu gibi girip çıktığı mutfağı düşünüp vazgeçti. Elif çoktan çıkmış spor ayakkabılarını giyiyordu.
“Enerjin tükenmesin be güzellik”, diye bağırdı arkasından. Elif duymamıştı bile.

~~~

Bütün uyuşukluğuna rağmen her zamanki gibi mükemmel bir sofra hazırlamıştı Elif’in halası. Buzdolabını son kez kapattığında kapakta Elif’in fotoğrafını gördü; “Annesi ve babasının kucağında, kundakta, daha gözlerini bile açamamış Elif, şimdi kargalar kahvaltı etmeden uyanıp başlıyor koşmaya” diye düşündü.
Bu eski fotoğrafın hemen yanında Elif’in onlarca çocuk kafasının içinden görünmeye çalıştığı başka bir fotoğrafı vardı birkaç yıl öncesine ait. Bu çocuklar öksüz ve yetimdi. Elif, onları kardeşi gibi severdi, belki bu durum, onlarla aynı kaderin hamallığını yapmasındandı…
O’nun bir melek olduğunu düşündü kısacık bir an. Bir trafik kazası bu meleğin iki kanadını birden koparmıştı daha konuşamazken. Fakat hiçbir zorluk, hiç bir olumsuzluk, Elif’in bir melek gibi iyilik için koşturmasına engel değildi.

~~~

Apar topar yaptı kahvaltısını. İncecik vücuduna rağmen iştahı fazlaydı. Kermese yetişmesi gerekiyordu. Bu kermes yetim çocuklar için düzenleniyordu. Ve tabii ki Elif de orada olacaktı.
Şirin mi şirin bir motosikleti vardı Elif’in fakat son birkaç gündür bozuktu.  Yoğunluğundan dolayı tamir ettiremiyordu. Bu sebepten halasının arabasını kullanıyordu.

Kıpkırmızı, çok da pahalı olmayan emektar bir arabaydı. Onunla gidecekti kermese.

~~~

Bembeyaz elbisesinin eteklerini savurarak koşturdu bütün gün kermeste. Başlangıçta kuluçkadan yeni kalkmış bir tavuk gibi dizlerinin etrafını saran büyüklü küçüklü onlarca çocuk ile beraber hareket etti. Onu görenler, tıpkı halasının düşündüğü gibi kanatları koparılıp cennetten azat edilmiş bir melek olduğunu düşündüler. Üzerindeki kar beyazı elbise olmasaydı bile böyle düşüneceklerdi şüphesiz. Bir süre sonra çocuklar hızına yetişememiş sağa sola savrulmuşlardı. O ise elinde tepsilerle o hayırseverden bu hayırseverin yanına gidiyor, etrafına gülücükler saçıyor, sürekli biraz daha mutlu oluyor; her mutluluğunun arkasından daha çok insanı mutlu ediyor, terinin parlattığı teni ile bütün melekleri kıskandırıyordu…

~~~

Gün bittiğinde sanki hiç yorulmamış gibi halasının emektar kırmızı arabasına bindi. Bu arabayı halasına babası almıştı. Belki bu hatıradan, halası Elif’e bu arabaya baktığı kadar iyi bakmıştı. Fakat bu durum arabanın ilk günkü kadar iyi olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu. Hemencecik radyoyu açtı hareketli bir şeylerin çaldığı bir kanal aradı, buldu da. İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyi daha da arttırmak istercesine açtı müziğin sesini.

Evine giden yolu yarılamıştı ki müzik de değişmişti. Şebnem Ferah çalıyordu radyoda… “Deli Kızım Uyan!” Bu şarkıyı, diğer tüm Şebnem Ferah şarkıları kadar severdi. Evine giden yolda, inmesi gereken, uzun sayılabilecek bir yokuş vardı. Hava alacakaranlıktı. Bu yokuşa çok hızlı girmişti. Fren yapması gerektiğini biliyordu; frene yavaşça bastı. Fakat pedalın eskisi kadar sert olmadığını farketti. Üstelik araba yavaşlamamıştı bile.

Frenler tutmuyordu! Tüm gücüyle asıldı frenlere. Netice alamadı. Araba yokuş aşağı inmenin verdiği ivmeyle gittikçe hızlanıyordu. Gözbebekleri irileşmişti. Alnında boncuk boncuk terler peydah olmuştu. Birazdan yokuş sonlanacaktı. Fakat araba yavaşlayacak mıydı? Frenleri tutmayan bu kırmızı ihtiyarın içinden sağ salim inebilecek miydi? Zihninde dolaşan onlarca sorunun arasında, annesi ve babasının hatırası haricinde hatırına hiç gelmeyen kelimeyi fısıldadı yarı açık pencereden içeri dolan rüzgar: “Ölüm!”

Bu hengamede bir kazaya sebebiyet vermemek için korna çalarak ilerlemeliyim diye düşünmüş olacaktı ki elini hızlıca kornaya götürdü. Tam o esnada, önüne kıpkırmızı bir etek ve aynı renkte bir şapkası olan, beyaz gömlekli, tahminen dört yaşlarında bir çocuk çıktı. Bir an için çocuğun asırlardır orada dikildiğini düşündü. Çocuk, hiç tepkisiz olanca hızı ve ağırlığıyla kendisine yaklaşan arabaya bakıyordu. Elifin gözleri, kirpikleriyle kaşlarını delmek istercesine açıldı.

Çocuk gülümsüyordu!

Elif, hayatını çocuklara adamıştı. Bir çocuğun hayatını harcamamak adına can havliyle kırdı direksiyonu. Şimdiyse önünde bal rengi klasik bir Mercedes vardı. Bu arabanın rengini bile idrak edecek kadar bakamamışken, çarpmıştı.

~~~

Nafiz, dikiz aynasına asılı oyuncak ayıyla yaşadığı bu büyük şokun ardından göz göze geldi. Göğsünün içinde tepinen atlara soluk vermek istercesine derin nefesler alıp verdi, bir taraftan indi arabadan. Titreyen adımları onu hemen arkasında ön kısmı hurda olmuş kırmızı bir arabaya götürdü. Kulağına gelen şarkının eşliğinde, korkarak kırık camlardan içeri baktı. Direksiyona yaslanmış bir baş gördü. Uzun siyah saçların etrafında papatyalardan yapılmış bir taç vardı. Hırpalanmış ve kana bulanmıştı. Zor da olsa kapıyı açtı. Geriye yasladı incecik bedeni, gördükleri ona kazayı unutturdu. Nafiz bu güzelliğin karşısında öz adını unuttu. Kızın alnından sızan kanı bile görmedi azımsanmayacak zaman… Gözleri, kızın saçlarındaki papatyaları kıskandıracak güzellikteki yüzünde dolaştı. “Kim bilir? Belki papatyalar bu yüzden böyle soluk.” diye düşünmekten kendini alamadı… Bir müzik otoritesi olan Nafiz’in iç sesi istemsizce radyoda çalan şarkının nakaratına eşlik ediyordu…

“Deli kızım uyan!”

Zor da olsa kendine geldi ve hadisenin yaratması gereken halet-i ruhiyeye büründü. Göğsündeki başıboş atlar hızlandı. Akşamın alacasında yardım edecek birini arasa da bulamadı çünkü sokak, beş adım ilerde kendisine bakıp her nedense gülümseyen kırmızı gömlekli, kırmızı şapkalı, beyaz elbiseli kızı saymazsak, bomboştu!

…İkinci bölüm sonu… 

 

Yazarın naçizane ricası:
Elif’i merak ediniz. Elif için endişeleniniz! Ve yine Elif için, Şebnem Ferah ablamızın bu güzel eserini dinleyiniz. Uyuyup da uyanamayanlara rahmet olsun!

 


 

 

 


 

Bölüm 3 – Kül ve Papatya


Uçsuz bucaksız yemyeşil bir bozkırın ortasında yürüyordu Nafiz. Koyu gri bulutlar gökyüzünü kaplamıştı fakat bunaltıcı bir sıcak vardı. Nafiz terlemiş ve yorulmuştu. Yanından ayırmadığı bel çantası artık taşıyamayacağı bir yük haline gelmişti. Onu bırakmak zorundaydı. Hiç bilmediği bu yerde çantasını bırakmak hoşuna gitmedi fakat onu taşıyacak dermanı yoktu. Nerden geldiğini bilmediği gibi nereye gittiğini de bilmiyordu Nafiz. Önündeki yeşil tepeye doğru ağır adımlarla tırmandı. Fötr şapkası terden ıslanmıştı. Tabanı sanki külçe olan ayakkabılarıyla zar zor tırmandığı tepenin zirvesinde ellerini beline dayayıp doğruldu.

Muhteşem bir manzara onu bekliyordu. Bir daire halinde kümelenmiş bembeyaz çiçekler vardı. Fakat bu çiçekler biraz tuhaftı ve hatta hareket ediyorlardı. İstemsizce gözlerini ovuşturdu. Bunlar çiçek değil beyaz elbiseler giymiş çocuklardı. Fersahlarca uzaklıktaki bu çocukların yanına gitmek sanki bir an kadar kısaydı. Yorgunluktan bayılmak üzere olan Nafiz çocukların yanında adeta uçar gibi gitmişti. Bu çocuk deryasının en dışındaki dalgaya temas ettiğinde Nafiz’in adımları çocuklarınkine uyum sağlamıştı. Çocuklar yavaş adımlarla dairenin merkezine doğru ilerliyordu. Hiçbir izdiham yoktu, çıt çıkmıyordu, Nafiz çocuklardan birini incitmemek için ayaklarını kontrol ederek yürüyordu. Yerdeki çimenler gittikçe seyrekleşiyor toprak kül rengini alıyordu. Bütün çocuklar tek bir yerden komut almış gibi durdular. Nafiz nefesini kontrol etmeye çalışarak, çocuklardan nazikçe sıyrılıp merkeze ilerlemeye devam etti. İlerledikçe çocukların hıçkırmaya başladığını hissetti. Gökteki siyah bulut girdabı sanki yaklaşıyordu. Çocukların bakışları tek bir noktaya odaklanmıştı. Kalabalığın ortalarında bir yerlerde bir şey olmalıydı. Bu tuhaf ritüelde bunca çocuğun arasında kendini fazlalık gibi hissetse de yürümeye devam etti. Çocukların odaklandığı yeri Kuzey Yıldızı gibi kullanarak çizdiği rotanın sonuna gelmişti. Bu bembeyaz çocuk denizinin ortasındaydı artık. Sadece çocukların değil bozkırın, dünyanın, belki de kainatın tam ortasında olduğunu düşündü. Eliptik, camdan bir duvar varmış gibi bütün çocuklar müthiş bir düzenle hizalanmıştı. Çölün ortasında bir vaha gibi duran bu boşluğa Nafiz çekinerek bir adım attı. Biraz evvelki yorgunluğu katlanarak geri binmişti sırtına. Boşluğun ortasında göz kamaştıran beyazlıkta bir yatak vardı. Papatyalar, pamuklar, zambaklar, beyaza dair ne varsa düzensizce istiflenmişti bu yatak için. Yatağın üstünde yatağın bir parçasıymış gibi duran bembeyaz elbisesiyle bir kız uzanmıştı. Elif’ti bu! Gözleri kapalıydı. O gözleri açık görmek için, Elif’le gözgöze gelebilmek için Nafiz ömrünün kalanını cebinden çıkarıp yatağın önüne atmak istedi. Cepleri bomboştu. O sırada yatağın baş ucunda hareket eden bir şey farketti. Kırmızı şapkalı, kırmızı etekli, beyaz gömlekli bir kız Nafiz’in önce gözlerine sonra sol eline ardından tekrar gözlerine baktı. Gülümsedi. Bu kız o kadar tanıdıktı ki. Nafiz sol elinde solgun papatyalardan örülmüş bir taç gördü. Papatyalardan sızan kan kül rengi toprağın üzerindeki siyah çimenleri ıslatıyordu. Elif’indi bu. “Bu tacı takarsam gözlerini açar mı acaba?” diye düşünmüş olacak ki yatağa doğru bir adım attı. O anda önce kırmızı şapkalı olanı ardından bütün çocuklar başlarını gökyüzündeki bulut girdabının tam ortasına çevirdi. Nafiz de kafasını yavaşça kaldırdı. Girdabın içinden bembeyaz bir ışık önce yatağı ardından bütün bozkırı aydınlattı. Işık öylesine göz alıyordu ki Nafiz hiç bir şey göremiyordu. Kısık gözlerle kafasını göğe kaldırmış; bu ritüeli, mekanı, ışığı, papatya tacını, kanı, kırmızı şapkalı kızı anlamlandırmaya çalışıyordu.

∼∼∼

Gözlerini hastanenin koridorunda açtı Nafiz. Oracıkta bir oturakta uyuya kalmıştı, uyandığında yüzü tavana dönüktü ve florasanın beyaz ışığı gözlerini acıtmıştı. Sol elinde sımsıkı tuttuğu papatya tacına gözü ilişti. Parmaklarını gevşetti ve ayağa kalktı. Cebinden eski müzik çalarını çıkardı kulaklıkları taktı ağır ağır. Ve önünden iki gündür ayrılmadığı odanın kapısına doğru usulca yürüdü. Elif, başucunda halası, etrafında iki gündür onlarca çocuğun gelip bıraktığı çiçeklerle, melekler kadar masum, uyuyordu. Onu hastaneye getirdi getireli uyanmamıştı. “Ah bir uyansa” diye geçirdi içinden. “Gözlerine değse gözlerim…” Odaya hiç girmeden pencereden dışarı baktı Nafiz. Güneş doğmak üzereydi. Kulaklıklardan gelen müziğe dudaklarıyla eşlik ediyordu

Birazdan güneş doğacak
Açacak çiçek sana sormadan

Elindeki papatyalara baktı ve söylenmeye başladı:
-Bu tacı taksam kesin uyanır! Allah Allah! Masal mı bu ulan? Yok bir de öpeyim! Gerçi ne yakışıklıyım ne prens… Haddimize mi düşmüş şu uyuyan güzeli öpmek?!

Şarkı devam ediyordu:
Birazdan yollar dolacak,
Garip İstanbul yine çıldıracak

-En güzeli şu tacı başucuna bırakıp gitmeli burdan. Bu masalsı güzelliği bu çiçeklerin arasında bırakıp kendi isli dumanlı hayatıma geri dönmeli. Duman demişken… Gideyim de biraz hava alayım.

Elif’in başucuna papatya tacını bıraktı. Hastanenin bomboş koridoruna çıktı. Şarkı nakarata girerken son bir kez dönüp Elif’e bakmak istedi.

Oysa sen bir nehirsin
Ve nehirler durmaz!

İşte tam da burada Elif gözlerini açtı. Nafiz’in nefesi kesildi. Güneş de doğdu sevgili okur!

Elif, Nafiz’e kocaman bir an boyunca gözünü kırpmadan baktı. Sonra Nafiz’in yanıbaşında kırmızı etekli, beyaz gömlekli, kırmızı şapkalı o kızı gördü. Yine gülümsüyordu. Bu durum, Elif’in kızı ezmemiş olduğunun capcanlı ispatıydı. Elif de bu rahatlamayla gülümsedi. Gülerken Nafiz’e baktı. Nafiz de aptal bakışlarla Elif’in kömür gözlerinde gönlünü tutuştururken şarkı nihayet sonlandı

İstesen gelebilirsin
Yola çıkmadan olmaz
Sabah olmadan gelsen bile
Ellerim sen olmadan ısınmaz.

 

…Üçüncü bölüm sonu… 

 


 

Bu bölümde geçen şarkı:

 

 

 


 

Bölüm 4 – Notalar Konseyi


Loş ve geniş bir salonun yekpare cam tavanının altında yıldızlara bakıyordu Nafiz. Etrafında hilal şeklinde bir masa masanın üzerinde her birinin kendi piyasasından çok daha pahalı ve eski olduğu anlaşılan müzik aletleri. Tam altı tane. İlk bakışta dikkat çeken, yedi sandalye oluşu ve ister sağdan ister soldan sayın dördüncü sandalyenin, bildiniz! Tam ortadakinin, önünde hiç bir enstrüman olmayışıydı.

Küçükken babasına en tuhaf sorusunu burada sormuştu yine yıldızlara bakarken:

– Bunca yıldızın arasında ay dede hiçbirine çarpmadan nasıl hareket ediyor?
-‎ Her birine dokunuyor, hepsiyle selamlaşıyor, tokalaşıyor… Bu yüzden o kadar parlak.

Hep efsunlu konuşurdu babası. Çekip gidişi de öyle olmuştu. Bu koskoca ev ve bu yedi kişilik masanın efendileri ona babasından mirastı. Belki de kendisi onlara mirastı. Hatta üçüncü sırada oturan Mi, kendisinin tam bir baş belası olduğunu söyler dururdu. Diğerleriyle hiç bir tanışıklığı yoktu. Hepsini baba dostu olarak bilirdi ama Mi’den çok açık nefret ederdi. Her oturumda önünde duran kemanı hiç farketmemiş gibi oturur, saatlerce muhatabına olabilecek en sivri tonda konuşurdu. Yanıbaşındaki Re onu yatıştırmaya çalışsa da, tam karşısına düşen Si, onun her sözüne muhalifti.

Mi sözde keman virtüözü 60’ın üzerinde narsist bir adamdı Nafiz’e göre.

Masa ne kadar hararetlenirse tam ortada oturan ve önünde enstrüman olmayan tek üye Fa, ki kendisi bu konseyin tek kadın üyesidir, öyle sessizleşirdi. Lakin son sözü hep o söylerdi.

Bu devasa jüriye onlarca sunum yapmıştı Nafiz. Klasik Batı müziği, Hint müziği, çeşitli orkestralar, ünlü festivaller… Bu insanlar coğrafya coğrafya gezip, rapor tutmasını istemişlerdi ondan. Ve nihayetinde sadece dinlemişlerdi. Yorum bile yapmamışlardı. Bütün konuşmalar ya da tartışmalar, kendi aralarında ve Nafiz’e uzak hadiselerdendi.

Ağır adımlarla hep beraber salona girdiler. En önde aceleci lakin temkinli adımlarıyla Mi, arkasında yuvarlak çerçeveli gözlükleri, bembeyaz lakin gür saçlarıyla La vardı. Bu yedi müzik dehası, her zaman olduğu gibi şık, farklılıklarına rağmen, bir şarkının notaları gibi uyumluydular.

Nafiz hilalin ortasında hiç kıpırdamadı. Bu insanları başıyla bile selamlamadı çünkü onlar selamlaşmaktan tokalaşmaktan nefret ederdi.

Oysa Ay Dede yıldızlarla selamlaştığı için bu kadar parlak değil miydi?

˜˜˜

Mi, konuşmaya başladı:
– Seni üç hafta önce bekliyorduk Nafiz. Bize Fairuz’u anlatacaktın.

Nafiz kekeleyerek başına gelen kazayı anlatmaya çalıştı… Bir şeyler gevelese de ne söylediğini kendisi de duymadı çünkü aklına Elif gelmiş, ona Fairuz’u, kazayı, müziği… Hatta nefes almayı bile unutturmuştu. Bunaldı Nafiz ve biraz olsun O’nun gözlerini andırır diye kafasını gökyüzüne çevirip yıldızlara baktı ve beyaz perdelerden süzülen deniz havasını içine çekti.

Masadakiler bu kazayla ve hâlen hastanede yatan Elif’le hiç ilgilenmediler.

Ve bakışlarıyla Nafiz’e geç kaldığı sunuma başlamasını işaret ettiler. O da dili döndüğünce anlattı.

Özellikle Mi, Ümmü Gülsüm ile Fairuz’u kıyaslamak derdindeydi. En ihtiyarları  görünen Sol, Ortadoğu siyasetine Fairuz’un etkisini anlatmaya çalışırken, saçları darmadağın, kravatı hafifçe gevşemiş Do, faltaşı gibi açılmış gözlerine yakışmayacak bir dinginlikle dizinde ritm tutuyordu. Sadece Fa, her zamanki ilgisizliğini koruyordu. “Notalar Konseyi” bu gece de Arap müziği ile fitillenmişti.

Nafiz bu alışıldık durum içinde, içinden atamadığı güzelliği düşünmeye başlamıştı ki, görüşü bulanıklaşmaya, göğsü daralmaya başladı. Olduğu yerde sendelerken, Fa’nın endişe ile ona baktığını gördü.

Fa sanki ayağa kalkacakmış gibi yerinde doğruldu. Konsey bir anda sustu ve Fa’nın gözlerini kilitlediği yere güdümlü bakışlar Nafiz’in ter içindeki yüzüne saplandı.

Si, sessizliği bozdu:
– Hayrola Nafiz? Arap müziği çok mu sıcak geldi?

Bu cümleyi kurar kurmaz neşeyle arkasına yaslanacaktı ki Nafiz’in arkasından gelen tok ayak sesleri Si’ye cevap veren bir cümle ile sonlandı:
– Belki aşık olmuştur… Gerçi siz ihtimal vermezsiniz ama…

Masadakiler büyük şok içindelerdi. Nafiz, hemen arkasından yanaşıp koluna giren, bu cüretkar ihtiyarın kim olduğunu anlamaya çalışırken, adamdan yükselen sigara ve anason kokusu ile kendine gelmişti. Yağlı saçlar, kirli sakallar… Fıldır fıldır masadaki yedi notayı dolaşan, ama özellikle Fa’nın üzerinde daha çok duran yesil gözleri… Bu adam konsey için tahammül edilemezdi…

Mi, ayağa kalktı ve adeta masadan sarkarak ayarlayamadığı ses tonuyla çıkıştı:
– Arabesk’in berduşu! Buraya gelmek için Arap müziği konuşmamızı mı bekledin?

Adam Nafiz’in kolundan çıktı, kokusuna yakışmayacak kadar dinç iki adım attı hilalin ortasına ve dipdiri bir sesle konuşmaya başladı:
– Arabeske ihtiyaç duyan bir gönül var! Ona geldim!

Herkes birbirine şaşkın bakışlar atarken, Fa gözlerini ikiliden ayırmıyordu.

İhtiyar devam etti:
– Pabucumun otoriteleri! Çirkinsiniz! Parmağını Nafiz’e doğrulttu, susmaya niyetli değildi:
-‎ Kapkara gönülleriniz şu garibin kaç gündür ne çektiğini bilir mi? Aşk diyen çile diyen kim varsa iteklediniz! Umursamadınız! Arabesk her duygunun senteziydi! Her duygunun suratına kapıları çarptınız!

Masadakiler karmakarışık ifadelerle ihtiyarı süzerken ihtiyar gözlerini Fa’ya dikti:
– Senin sayfalarını göz yaşınla ıslattığın mektuplarına lanet olsun! Sen nasıl bu kadar hissiz oldun? Bak şu heriflere… Ayak sesimi notaya dökerler de, kalbimiz ne olacak? Garipleri kim duyacak! Siz, aranıza diyez, bemol bile kabul etmeyen siz…

Fa ayağa kalktı, ihtiyar es verdi… Bu kısa sessizlikte Fa, derin bir nefes aldı. Herkes sanki bilinmeyen bir yerden emir almış gibi enstrümanlarını eline aldı.

İhtiyar konuşmaktan vazgeçti. Donup kaldı. Nafiz kendini rüyada zannediyordu, çünkü bu insanların o çalgılara dokunduğunu hiç görmemişti.

Fa, birazdan ihtiyarı dizlerinin üzerine çökertecek o şarkıya ipekten sesiyle muhteşem bir giriş yaptı, konsey de yıllardır prova etmiş gibi bu sahneyi tamamladı:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın!


 

…dördüncü bölümün sonu…

 


 

Bu bölümde geçen şarkı:

 

 


 

Bölüm 5 – Kapılar Böyledir Nafiz! Açılır ve Kapanır…


“Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın, Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.”

Fa, diğer altı ihtiyarın enstrümanlarıyla kendisine tam zamanında katılmasıyla sanki daha da güzelleşen sesiyle şarkıyı kavradı…

Anason kokulu ihtiyar, hani şu arabeskin berduşu olan, biraz önceki hiddetini, sanki zamanın yamyam bankaları tarafından faiziyle birlikte geri alınmış bir emanetmişçesine kaybetmişti.

Fa, siyahlar içindeki ses tanrıçası… Gözlerinden süzülen incilere inat, kaç oktav çıktı, kaç oktav indi? Kimse sayamadı.

Mi, duygusuz kemancı… O yıllardır önünde duran, hiç dokunmadığı kemanının yayıyla karanlığı bir cerrah titizliğiyle yararken, onun da gözleri dolmamış mıydı?

Sanki ilk konserini veren bir avuç gençti bu ihtiyarlar… Öyle tutku, öyle heyecan….

Şarkı biter bitmez, Fa geldikleri kapıya doğru elbisesini çekiştirerek ilerledi… Hemen arkasından, bu davetsiz alkoliğe nefret bakışları fırlatan Mi ve diğerleri her zaman olduğu gibi vedasız, selamsız ayrıldılar…

Fa mükemmel sesiyle başladığı şarkıyı, aynı güzellikte bitirirken, Nafiz koluna girmiş olan ihtiyar berduşun ağırlığını henüz hissetti. Oysa şarkı başladığından beri kolundaydı. “Notalar”ın oturduğu hilal şeklindeki masanın tam ortasında bu iki adam, birbirlerine dayanmış titriyorlardı.

Nafiz tekrar gökyüzüne baktığında yıldızların titreştiğini farketti… Belki çok uzaklardan Fa’nın sesini duymuş hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bu sebepten titriyorlardı, kim bilir?… Babası burada olsa cevaplar mıydı?


Biraz önceki ahenkten eser kalmamıştı ve yıkılacak gibi duran ihtiyar birden irkildi, ceketinin kir içindeki kollarıyla yüzünü kabaca sildi ve Nafizi çekiştirerek çıkışa sürükledi. Koridor boyunca söylendi:

-Ben bırakmışım öyle mi? Merdivensiz, yelkensiz? Ben içimdeki közü körüklemek için kaç ney kamışını kül etmişim haberin var mı senin?

Burnunu çekip derin derin soluk alıp verirken adımları giderek hızlanıyordu:

-Kapatın pencerenizi, feryatları duymasın kulaklarınız! Kapatın ulan kapınızı! Hep böyle yaptınız… Sizin kemanlarınız ağlamaz! Yürek ferahlatan salon çalgılarınız, acıyla yoğrulmuş sözlere eşlik edemez!

Kapıdan çıktılar ve ihtiyar son kez ışıkları sönmüş eve döndü. Bir süre duraksadı ve belki de yıllarca hazırladığı bu tiradı bitirdi:

-Ceplerinizin  ağzını fakirlere kapatın! Gönlünüzün kapılarını hissiyata kapatın!

İhtiyar, Nafiz’in mengene gibi sıktığı bileğini fırlatırcasına bıraktı:

Eliyle çalıları işaret ederek “Arabaya!”, dedi. Lakin Nafiz’in aksi yöndeki, arka tamponu hâlâ fena halde olan arabasına seğirttiğini görünce:

-Ben o arabaya binmem! Seni de bindirmem! Yürü bu tarafa…
-Lakin beyefendi, yürür aksamında bir sıkıntı yok. Üstelik buraya kadar onunla geldim… Hem… Alkollüsünüz…

İhtiyar sırtını çalılara döndü, ceketinin iç cebinden çıkardığı cep konyağının kapağını açarken gözlerini kısarak fısıldadı:

-Henüz değil!

~~~

İhtiyarın külüstür arabasının içinde, yarı açık camlardan içeri giren hava ucuz sigaranın, ekşimtrak dumanını dağıtıyordu… Nafiz bir yerden sonra ihtiyarın elindeki konyak şişesinin kendi elinde olduğunu farketti. İhtiyarın susmaya niyeti yoktu:

-Kaç hafta oldu ulan o kız sana çarpalı?
-Üç… Sanırım…
-Peki neden o baba yadigarı güzelim Mercedes hâlâ öyle yaralı?…

Nafiz kekelerken ihtiyar kendi sorusuna cevap verdi:

-Çünkü hem avcıyı sevdi gönül, hem yarayı! Değme tabip, değme kaportacı… Öyle değil mi?

İhtiyar cevap beklemedi… Gece Nafiz için flulaşıyordu. Yol, her nereye gidiyorsa bitmiyordu, konyak gibi, sigara gibi, her virajdan sonra biraz daha yol, bir dal daha sigara, bir yudum daha konyak…

Elif’i düşündü uzayıp giden sıra sıra ışıklara bakarken. Dün taburcu olmuştu. Evine kadar izlemişti. Sapık gibi! Halbuki halasıyla tanışmıştı, çok da sevmişti kendisini. Ama yok! O gözlere bir daha bakmaya yüreği dayanamazdı.

İhtiyar düşüncelerini dağıttı:

-Ne dönüyor o şapkanın altında? Kızı mı düşünüyorsun? Hah müziksiz olmaz o!…

Eski teyp çalıştı, çalana Nafiz anlam veremedi… Şarkılara çok ağlak, bir dizi yaylı eşlik ediyor, vurmalı çalgılar baştan sona susmuyor, solist, artık her kimse detone, ağlamaklı…

Sözlerini zaten kafası almıyordu…

Dikenli yollarda yaya kalanlar…
Sabahsız gecelerin kucağındaki “Çilekeş”
Hiç bir zaman gülemezmiş “Aldatılanlar”…
Yakarsa dünyayı garipler yakarmış…

İhtiyar habire konuşuyordu:

-Bak, zehir tacirleri… İşte hayat kadınları! Translar da var, bak!

Nafiz kafasını dışarı çevirirken çalkalanan midesini zaptetmenin derdindeydi…

Müziğin hüznü, gördüklerini daha da netleştiriyordu…

Gece vardiyası işçileri… Hep bıkkın şoförler… Seyyar satıcılar… ve bitmez tükenmez konyak, sigara, yol ve arabesk…

-Diyar diyar dolaştırdılar seni! Etekli heriflerden tulum dinledin ta nerelerde… Hiç geldin mi bu şehrin burasına? Hiç bunların ne dinlediğini merak ettin mi? Onlar göremezler! Müzik dediğin, o “Yedi Nota”dan ibaret değil Nafiz! Bak ne dedim orada, “Aranıza diyez, bemol bile alamazsınız!” Ne de güzel dedim… Sıfırla birin arasında kaç sayı var Nafiz? İşte bunlar yok der! “Doğal”dan saymazlar “Reel”i…

Kimdi bu ihtiyar? Konseyi nereden tanırdı? Kendisini ne zamandır takip ediyordu? Bu ilk kez dinlediği şarkı nasıl bu kadar tanıdıktı? Bu araba nereye gidiyordu?

~~~

Araba nihayet durduğunda güneş doğmak üzereydi. Beraber kaç şişe konyak içmişlerdi? Arabanın neden iki direksiyonu vardı? Her şey neden bu kadar bulanıktı?

~~~

İhtiyar bir kapının önüne getirdi onu. Alkolden şişip neredeyse ağzına sığmayacak dilinde bir kaç cümle daha geveledi:

-Her kapı böyledir Nafiz! Açılır ve kapanır! Ben inat ettim, çalmam dedim, çalmam da ama sen bu kapıyı çalacaksın koçum!

Nafiz bu evi, bu kapıyı hatırlar gibi olmuştu… Gözlerini ovuşturarak sabahın alaca karanlığında, gözlerinin sarhoş  bulanıklığıyla etrafını ayırt etmeye çalışıyordu.

Kapının önünde belki de sabah melteminin yardımıyla dengede durabilen bu iki yoldaş kapının henüz çalınmamışken açılmasıyla irkildi.

Elif, eşofmanlarını giymiş, sabah koşusu için çıktığı o kapıyı aralamıştı sevgili okur!

 

…beşinci bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek hafta!

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: