Bir ülkenin adını yazınca kendisini bir anda o ismin içinde görüyor gibi oluyorsunuz. Yani ben öyle oluyorum. Çünkü isimler yaşanılınca artık harf değil bir resim halini alıyorlar. Harfler de özlerinde birer resim değil midir?

Bir resme biraz daha yakından bakmak gerekir diye düşünüp yollara düşmüştük. Asya’ya. Tam 10 saatlik bir uçak yolculuğu ile Tayland’a gitmek, ressamına bir övgü olsa gerekti. İndiğimizde bizi karşılayan ilk şey kokusu olmuştu. Her şey tarif edilirdi ama bir kokuyu anlatmak neredeyse imkansız gibidir. Baharat ve sıcağın karıştırdığı, kullanılmış su kokusu. Evet buna yakın bir şeylerdi. Bir süre sonra alışıyor ve o kokuyu duymuyordunuz. Bir şehrin havaalanı dahi kokuyorsa yer alanlarını siz düşünün der, tahayyül gücünüze bırakırım.

Bangkok, bir başkent şehri. Taksileri tanıdık şehirler gibi acımasız, yolları ve arabaları Japon, kendileri kara, dilleri Tai ve hayatları elbette global. Yüksek binaların içinde alışveriş merkezleri ve insan yığınları. Hayatın diğer bir yüzünde ise balkonsuz ve aşsız evler. Aşsız ne demek biliyor musunuz herkes sokaklarda plastik poşetler içinde satın aldığı değişik renklerde ama aynı tatlarda olan yüzlerce çeşit yemeklerden bir kısmını koyuyor ve karınlarını doyuruyordu. Asla yoksulluk değil, herkesin beslenme şekli buydu. Şehri gezerken insanlar nerede yaşıyorlar demeden alamadım kendimi. Binalar var, camlardan sarkan çamaşırlar var ancak asla ev değiller. Bir şey, bir yapı bir tuğla dizisi ama ev değil. Bu kapalılığa rağmen sokakları, içleri ve gülüşleri açık insanlarla dolu.

Sakin yolları akşamları motorlar istila ediyor, el arabaları ve insan taşıyan nakliye araçları. Bir de minik tuktuk’lar. Bu isimin nerden geldiğini binince anladım. Çalışırken tuktuktuk diye ses çıkarıyorlardı. Belki daha anlamlı makul bir hikayesi vardır ancak ben buna inanmayı tercih ettim. Hiçbir yemeğini yemeye cesaret edemediğimiz için genel anlamda aç gezilen yerde en sevdiğim yer elbette şehri tarihinde bırakan tapınakları olmuştu. Neden bilmiyorum ama ibadethaneler modern hayata hala daha karşı durabiliyor. Tanrı ile bağ insanları sadece modern hayattan değil, nasıl olursa olsun yaşamından biraz öteye götürüyor. Bu o kadar muazzam bir duygu ki. On saat yolun sonunda çekik gözlü insanlardan başka geldiğin yer ile farkı olmayan bu şehirde, tapınaklar; “Tayland’a şimdi geldin” diyordu. İyi ki geldim.

Üzerinde, yüzlerce yıllık bir ağacı budayıp dallarını atmışlar hissi uyandıran bir nehrigeçerek gidiliyor. Önce su. Önce yaşamın kaynağı, sonra kaynağın kaynağı… karşı kıyılarda iki farklı tapınak bulunuyor. Devasa yapılarda, muazzam bir işlemesi ve boyaması ile insanın sudan alıp göğe yükseltiyor. Aşağısında yer yer Budha heykelleri ile küçük ibadethaneler mevcut. İnsanlar ayakkabılarını çıkarıyor, Budha’nın önünde 3 kere secde ediyor sonra dua ederek ibadetini tamamlıyor. Önlerinde tütsüler yakılıyor. Yani yine bir koku. Belki de nefes aldığımızı hissetmek içindir, kim bilir?

Tapınakların bahçesinde bir nevi karate yapan insan heykelleri var. Tayland hem tai dövüşü hem de masajı ile çok ünlü bir yer. Seyyar masaj yapan bile var. Bu heykeller masaj ve sporun hareketlerini yansıtıyor. Peki neden tapınakların bahçesinde? O halde dinleri ile de alakaları var çünkü bir kısmı yoga hareketlerine de benziyor. Biliyoruz ki yoga Asya’da inanışlarını temsil eden hareketler bütünü. Bir nevi ibadet biçimi. Bu yer ve bu heykeller bize insanların hayatlarının din merkezli gelişme gösterdiğini düşündürüyor.

Yoksulluk her yerde… Bir yanda göğü delen binalar bir yanda toprağı eken eller.

Buradan kilometrelerce uzakta da değişen hiçbir şeyin olmadığını görüyor ve içimiz rahat bir şekilde evimize dönüyoruz!

 


 

merve bozan | kesenci