“Hangi soruları soracağınızı bilmeden, soramadığınız soruların cevaplarını arıyorsunuz.” sözünüzden yola çıkarak soru sormanın kişinin arayışındaki önemi nedir?


 

Soru sorabilmek cesaret ister. Cesaret de güvenle başlar. Yani ben aklıma güveniyorsam, aklımın belirli bir gücü olduğunu hissediyor, gerçeği arama yolculuğunda aklımı rehber olarak kullanabileceğimi biliyorsam, o zaman soru sorma cesaretine girişebilirim. O bakımdan soru sorabilmek önce bir bakış tarzı, bir nevi kendinden izin almayı gerektirir. Bu basit bir şeymiş gibi gözüküyor ama çok önemli.

 

Çocuk doğduğu zaman soru sormak üzere programlanmıştır. Allah de, doğal de… Merak eder. Sürekli belirsizliklerin farkındadır ve içindeki program “Bu belirsizlikleri belirgin hale getir, algoritmasını keşfet.” diye sürekli iter. Bu çocuk soru sorduğu zaman çevresi “Aferin, ne güzel soru soruyorsun.” mu diyor yoksa “Nedir be, öf! Sor, sor, sor, sor, sor; bıktım artık senden.”, “Kapa çeneni!”, “Sus!”, “Bilmiyorum işte.”, “Ne bileyim ben? Git başkasına sor.” mu diyor?

 

Benim önemli bir bakış tarzım kültür yapısı ile ilgili: Nasıl ki balık suyun farkında değil, biz insanlar da içine doğmuş olduğumuz kültürün farkında değiliz. Ben yurt dışına gidip 25 yıl çok farklı bir kültür içinde yaşadığımdan dolayı kendi kültürümü keşfettim ve şunu söyleyebilirim, binlerce yıldır biz denetim odaklı korku kültürü içinde yaşıyoruz. Bu ayrıntılı bir sistem. Bunu anlatması üç saat falan sürer benim için. Ama bunun içinde yaşadığının farkında olursan ancak o zaman o denetim odaklı korku kültürünün seni nasıl etkilediğinin farkına varırsın. Örnek vereyim; oğlu evleniyor adamın. “Gel oğlum.” diyor, “Bak,” diyor “Dedem bana söyledi, ben de sana söylüyorum. İlk gece gözünü korkut, ilk gece.” diyor. “Alimallah, kadın yuları takar.” diyor. “Hiç insaf yok onlarda.” diyor. “İleride çocuğun olacak, farkında ol.” diyor. “Ne karıya ne de çocuğa yüz ver.” diyor. “Çocuğu uyurken öp.” diyor. “İçinden gülmek geldiği zaman git başka bir odaya, gül. Şımartma.” diyor. “Başına bela alırsın.” Soruyorum seminerdekilere “Bu oluyor mu, olmuyor mu?” diye. “Oluyor.” diyorlar. Evet. Niye oluyor? Yani bu insanlar doğuştan cani ruhlu mu doğuyor, niye yapıyor bunu? Niye? Bunu ben Amerika’da anlattığım zaman, “Really?”, şaşırıyorlar. “Gerçekten mi, hakikaten böyle mi oluyor?” “Evet.” diyorum, “Wow!”, şaşırıyorlar. Adam seviyor, uğruna ölür. Fakat babalık anlayışı öyle. Babadan korkması lazım. Şimdi böyle bir ortamda büyüyen çocuğun soru sorma cesareti gelişemez.

 

“Öğrenilmiş acizlik” diye bir şey; 4, 5, 6, 7 yaşında cinsiyet rollerine bürünme, kültür robotu haline dönüşme hadisesi başlar. Bunlar önemli kavramlar ve her birisinin açılması gerekir. O ayrıca bir konu olur. “Ne demek öğrenilmiş acizlik, nasıl oluşur? Ne demek kültür robotu olmak?” “Nasıl hayatımıza etkileri, günlük hayatımızda?” Bunların hepsinin içerisine girip böyle saatlerce konuşabilirim ben.

 

O bakımdan soru sormak cesaret ister. Bu cesaretin kökleri doğduğun andan itibaren beslenmesi lazım. O nedenle kültürlere bakıyorsun; felsefe nerede gelişmiş? Soru sorma izni olan toplumlarda gelişmiş. Topluma rağmen soru soranlar, derileri yüzülmüş asılmışlar. Yakın tarihimizde kaç tane genç idam edildi? Soru sordular, fikir söylediler ve yakalanıp idam edildiler. İdam edenler kötü insanlar değillerdi. Belirli bir toplum düzenini, görüşü idame ettirmeye çalışıyorlardı; inanmışlardı bunun doğru olduğuna. Yani soru sormak cesaret ister, ondan daha da önemlisi soru soran çocuk yetiştirmek daha da büyük cesaret ister. Ve o soruları, o çocuklar bulmaya çalışırken onlara olanaklar vermek, bilimsel araştırma fonları vermek, üniversitede imkan vermek çok önemli bir değerler bilinci ister.

 

Şunu söyleyip bu konuyu kapatmak istiyorum: Doğan her bir çocuk muhteşem bir potansiyel. O potansiyelin içinde şimdiye kadar insanlığın keşfettiği her şey vardı, bundan bin yıl sonra keşfedilecek olan her şey o potansiyelin içinde şimdi var.

 

Soru sorma cesareti gösterenler, keşfederek yeni ufuklar açacaklar.