En uzak atalarımızın yaşadığı zaman diliminden günümüze kadar insanlığın düşünce yapısı birçok alanda değişti ve gelişti. Varoluşumuz, psikolojimiz ve içinde bulunduğumuz sistem üzerine sürekli olarak düşündük. Geçmişten getirdiğimiz bilgileri yıktıktan sonra yerlerine yeni şeyler inşa ettik ve bu yıkım-inşa süreci boyunca medeniyet kavramı ile birlikte sürekli olarak ileriye gittiğimizi düşündüğümüz için, elimize zekamız sayesinde geçen fakat boyumuzu fazlasıyla aşan edindiğimiz gücü, bu süreçte dikkatle korumamız ve ne olursa olsun müdahale ederken derinlemesine düşünmemiz gereken bir sistem üzerinde çıkarlarımız doğrultusunda umursamadan kullandık.

Bu, bizi ve tüm canlıları çevreleyen, yaşamamız için bize kaynaklar sunan ve sürekli olarak bir uyumun hüküm sürdüğü sistemin ismi doğa. Kendimizi bu işleyişin en tepesinde gördük ve efendisi olduğumuzu ilan ettik. Büyük bir açlık ve korkunç bir hışımla saldırdık doğanın bize sunduğu kaynaklara. Kimyasal ilaçlar kullandık üzerinde, ormanları kesip biçtik kâr kaygısıyla ve savaşlar çıkardık ardından kendi hesaplarımız uğruna doğayı umursamadan. Fakat atılan bombalar sadece bizim türümüzden değil yüzlerce başka türden de ölüme neden oldu. Hayvanların ve ağaçların ölümü okullarda hiçbir tarih kitabında bize öğretilmedi çünkü ağaçlar ve hayvanlar konuşamadılar, çoğu zaman acı dolu çığlıklarını duyduğumuz ve korlar içinde tüten vücutlarını gördüğümüz halde yine de dinlemedik onları. Nasıl düşündüklerini ve ne hissettiklerini görmezden gelerek devam ettik bu katliama bulduğumuz sayısız farklı yol ile. Fakat 90’lı yılların ortalarında edebi bir eleştiri biçimi olarak doğan Ecocriticism, doğadan gelen çığlıkların betonların arasından insanlara ulaşmasını ve seviyesini giderek arttırdığımız bu katliamın bizim de sonumuzu getireceğini anlatmak için edebiyatı ve sanatın diğer dallarını bir araç olarak edinme fikrini ortaya çıkardı.

 

1892 yılında Rougeville, Michigan’da deri, porselen, suni gübre, ve şeker arıtımı için öldürülen bizonlardan sadece bir kaçının kafatası. (Tarihi Burton Koleksiyonu, Detroit Halk Kütüphanesi)

 

Çevreci bir filozof olan Aldo Leopold’un 1949’da kaleme aldığı A Sand County Almanac (Bir Kum Yöresi Almanağı) isimli kitabı Ecocriticism’in sağlam temellerinin atılmasında ilk adım olarak gösterilebilir. Leopold’un Amerika’da ormancılık yaptığı gençlik döneminde, sürdürdükleri geyik avı sırasında, avladıkları geyik sayısının az olduğunu düşünmelerinden dolayı insanları aklına kurtları nerede görürlerse yakalayıp öldürme fikri gelir. Çünkü geyikleri yiyen kurtlar ölürse bu daha çok geyik ve daha çok av anlamına gelmektedir fakat Leopold’un son kurdu avladıktan sonra yaşadığı epifani anı, yaptıkları katliamın sonuçlarını anlamasına ve ilerleyen zamanlarda toprak etiği kavramını ortaya atmasına olanak sağlar. Bu an kitapta yer alan Thinking Like A Mountain (Bir Dağ Gibi Düşünmek) kısmında şöyle geçer,

 

Kurdun yanına vaktinde yetiştik ve gözlerinde keskin bir yeşil alevin sönmekte olduğunu gördük. İşte o zaman anladım [ve o günden beri iyi biliyorum] ki, o gözlerde benim için -sadece benim ve dağın bildiği- yeni bir şey vardı. O zamanlar gençtim ve hep tetiği çekme arzusuyla doluydum; öyle düşünüyordum çünkü daha az kurt daha çok geyik demekti. Hele hiç kurdun kalmaması avcıya bir cennet olacaktı. Ama yeşil alevin söndüğünü görünce, anladım ki ne kurt ne de dağ bu düşünceden yanaydı.

 

Bu olaydan sonra ekosistem tamamen çökme konumuna gelir ve yemyeşil olan dağ, sayıca fazlalaşan geyiklerin otları tüketmesi sebebiyle çırılçıplak kalır ve tükenen otlar geyiklere kaynak sağlayamadığı için geyiklerin de yaşamları elinden alınmış olur. Leopold sürekli olarak toprak etiğine vurguda bulunarak, insanın kendisini toprağın sahibi olarak değil, tam tersi diğer canlılar ile birlikte toprağın üzerinde aynı yaşam haklarına sahip başka bir canlı olarak görmesi gerektiğini savunur. Ona göre modern insan toprağı korumalı, ilgilenmeli ve düzenin devam etmesini sağlamalıdır. Bu görüş aklımızda oluşturduğumuz piramit kavramını ortadan kaldırıp tüm canlıları yatay bir düzlemde eşit olarak görmeyi hedefler.

Doğanın tahribi ve kaynakların düzensiz kullanımı, günümüzde sadece hayvan ve ağaç türlerini olumsuz etkilememekte. Güçlü ülkelerin ve iş birliği içinde oldukları güçlü şirketlerin kaynak bulmak için tahrip ettikleri doğal kaynaklar, bu kaynakların çevresinde yaşayan ve genellikle gelişmemiş veya gelişmekte olan diyerek nitelendirdiğimiz ülkelerin coğrafyalarında yaşayan yerel halkı da aynı olumsuzluk seviyesinde etkilemektedir. Rob Nixon’ın 2011 yılında kaleme aldığı Slow Violence and the Environmentalism of the Poor isimli kitabı doğanın üzerinde oluşturduğumuz tahribatın, bizim zaman algımızı fazlasıyla aşan fakat bilim sayesinde anlayabileceğimiz süreçler sonunda yaratacağı ağır sonuçları (slow violence) ve tahrip edilen doğal alanların çevresinde yaşayan bu insanların yerleşim yerlerinin devasa çöplükler olarak kullanılmasının bu halkların nesiller boyu üzerlerinden atamayacakları tıbbi ve sosyal sorunları(environmentalism of the poor) irdeler. Dünyamız sürekli olarak bir uyum içerisindedir ve herhangi bir yerinde yapılan doğa katliamları uzun ve kısa vadede tüm insanlık için çok farklı ve acı sonuçlar doğuracaktır. Ecocriticism’i daha iyi anlamak açısında Leopold ve Nixon dışında daha edebi eserler olan Rachel Carson’ın Silent Spring (Sessiz Bahar) ve Karen Tei Yamashita’nın Through the Arc of the Rainforest (Yağmur Ormanlarının Kemeri) isimli eserleri okunabilir.

Ecocriticism yakın zamanda doğan edebi bir kavram olmasına rağmen sürekli olarak gelişmeye ve katmanlar oluşturmaya devam etmektedir. Günümüzde dördüncü dalga Ecocriticism devam etmekte ve genel olarak eleştirel bakış açısını sürekli olarak büyümeye ve yıkımını arttırmaya devam eden tüketim kültürünün doğaya ve eninde sonunda insanlığa vereceği ağır zararı anlatmak üzerine yoğunlaştırmaktadır. Eleştirel ve çevreci bir bakış açısı sunmanın birden farklı yolu olduğu gibi aynı zamanda da birden farklı tarzı vardır. Farklı disiplinlerin sunduğu bu birbirinden farklı eleştirel yaklaşımlar karşısına ana hedef olarak tüketim kültürünü doğuran kapitalizmi alır. Bu bilinci yaymada ve kullanılan eleştirel yaklaşımda hiçbir kalıp veya sınır olmadığını daha iyi anlayabilmek için iki kez Grammy Ödülleri’ne aday gösterilen Fransız technical death metal grubu Gojira’nın Toxic Garbage Island isimli parçasını incelemek yerinde olacaktır. Gojira’nın, genellikle sert sesler ve sert bir dil kullanan metal müziğin klişeleşmiş anlatısını kırıp bu sertliği çevre bilincini anlatmada kullanması Ecocriticism’in farklı tarzlar ve farklı yollar ile her kitleden insana ulaşabileceğinin önemli göstergelerinden biridir. Gojira, bu parçasında Büyük Pasifik Çöp Alanı’nı konu almış ve özellikle şarkının sonunda yer alan “plastic bag in the sea” sözleri ile bu soruna direkt bir atıfta bulunarak The Way of All Flesh albümünde sunduğu diğer parçalar ile birlikte doğa üzerinde yaptığımız bu yaralayıcı yıkımların insanlığa misli ile geri döneceğini sert bir üslup ile anlatmıştır.

 

 

Biz de kendi alanımızda, etkili olacağını düşündüğümüz herhangi bir şekilde çevre bilincini ve çevresel eleştiri bakış açısını etrafımızdaki insanlara yayarak toprağın ve üstünde yaşayanların çektiği acıların dinmesine ve gelecekte geri dönülmez ağır sonuçların ortaya çıkmamasına katkıda bulunabiliriz. İnsanlığın günümüzde en çok kıymet verdiği şeylerin gelecekte ona ekmeğin tadını, ağaçların sesini, ılıkça esen rüzgarların ve hatta adını bile unutturabileceğini anlatmalıyız. Çünkü, her ne kadar evren uçsuz bucaksız olsa da ve günümüzde yıldızlar her zaman olduklarından daha yakın ve ulaşılabilir görünseler de şimdilik, sayısız farklı canlı ile paylaştığımız evimizden daha güzel, daha uygun ve huzur verici hiçbir gezegen bulamadık.

 

miraç hakan karagöz


 

Kaynakça:

Bir Kum Yöresi Almanağı, Leopold, Aldo, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 2013

Toxic Garbage Island, Gojira, Listenable Records, 2008. YouTube.Com