Francisco Goya 1746 yılında İspanya’da dünyaya gelmiş. Genç yaşta resimle tanışmış ve zamanla portreleriyle ünlenmiş. Döneminin kraliyet ailesinin saray ressamı olarak çalışmış gerek kraliyet mensuplarının gerek de aristokratların portrelerini çizmiş, saray için rokoko usulüyle goblen çizimleri tasarlamıştır. Eserlerinden buram buram romantizm kokusu alabileceğimiz Goya’nın ağır bir hastalık geçirmesi, sağır olması ve Napolyon’un İspanya’yı işgal etmesi eserlerine bir karanlık çökmesine neden olmuştur.

 

 

Quinta del Sordo (Sağırın Beşi) adıyla bilinen, evinin duvarlarına işlediği Pinturas Negras (Kara Resimler) isimli 14 resimde bu karanlık temayı kolaylıkla görürüz. Bunların belki de en çok bilineni Çocuklarını Yiyen Satürn’dür.  Goya’nın ölümünden sonra evi birçok kez el değiştirmiş. En son Fransız Baron d’Erlanger evi almış ve resimler iyice deforme olmasın diye tuttuğu bir sanatçıdan duvardaki resimleri tuvale aktarmasını rica etmiş.

 

 

Bu eseri ilk gördüğümde hikayesini bilmiyordum ve bende kısmen tiksinti uyandırmıştı. Başlığı aklımda kaldı ama hikayesine bakmadım. Çok sonraları Mahir Şanlı’nın Evren, Yaratılış ve Köken Mitleri kitabında mite denk geldim. Tablonun ardında yatanı bilince tabloya başka bir açıdan bakıyorsunuz, entelektüel tarafınız ayrı bir zevk alıyor.

 

 

Zalim babasının iktidarını ele geçirerek zulmüne son veren Satürn, Antik Yunan’daki adıyla Kronos, babasının kehanetini aklından asla çıkarmaz. Kehanet, Satürn’ün de kendi babasının kaderini yaşayacağıdır. Bu yüzden doğan her çocuğunu büyüyüp de tahtını ele geçirmesin diye yer.  

 

 

Esere genel bakış yapacak olursak her yerinden kasvet taştığını görebiliriz. İnsanı bunaltan koyu renkler hakim. Satürn (Kronos) yamyam gibi çıplak, kirli, pasaklı çizilmiş. Yemekte olduğu çocuğunun taze vücudundan çıkan kanların rengi de hissettiğimiz dehşeti ve tiksintiyi katlıyor.

 

 

Satürn’ün yüzünde öfke görmeyi beklerdim fakat burada biraz daha cinnet geçirirmiş ve bundan dolayı da şaşkınmış gibi bir hali var. Yalnızca gözlerine bakarsak çaresiz kalmış diyebiliriz. Çocuğuna odaklanmıyor; sanki çocuğu yiyen başka bir Satürn, gözlerden okunan başka bir Satürn. Elleriyse ona dahil değil, vahşet saçan Satürn’e dahil. Çocuğunun sırtına geçirmiş parmaklarını, çocuğunun kanı bulaşmış eline. 

 

 

Tablonun barındırdığı çıplaklık, cinayet, vahşet, ölüm ve kasvetli tema insana şu soruyu sordurtuyor: Hani nerede sanattan alınan estetiksel haz, güzelin zarafeti? Anlaşılan o ki sanat yalnızca güzeli konu almıyor. Sanat yalnızca gerçeği, gerçeğe dahil olan kötüyü de konu almıyor kuşkusuz; mitler hayal ürünüdür. Bu tabloda insanların buldukları nedir öyleyse? İnsanların ne bulduğunu bilmiyorum ama benim bulduğum Goya’dır. Tabloyu oldukça karamsar bir döneminde çizmiş. Belki bu yüzden öfkesinden ve hırsından kuduran bir Satürn değil de şaşkın bir Satürn görüyoruz. Sanat eserlerinde en çok bunu seviyorum ben, sanatçıdan samimi izler görmeyi.

 

 

Tablonun bana hatırlattığı bir başka şey ise Onur Ünlü’nün yönetmenliğini yaptığı “Güneşin Oğlu” filminde Haluk Bilginer ile Özgü Namal arasında geçen diyalogtur.

+Devlere inanır mısın? 

-Devlere mi?

+Hmm… Hani masaldaki yaratıklara, şu, insanlardan yüz kat daha büyük, kötü kalpli yaratıklara… Bunlardan iki tanesi, karı koca bunlar, bir gün evde oturuyorlar. Adamın karnı acıkıyor, karısına diyor ki, “Kalk bana yiyecek bir şeyler hazırla.” Kadın da evde tembelin teki. Bir şeyler hazırlamak yerine gidiyor kocasına bir paket kraker getiriyor. Paketin içi insan dolu. Erkek de bakıyor pakete, “Bunlar ne?” diyor. Kadın da diyor ki, “Hayır Hayır krakerleri.” “Hayır Hayır krakerleri mi, o da ne?” diyor erkek de. Açıyor paketi, iki tane insan atıyor ağzına. O sırada insanlar bağırıyor tabii, “Haaayııırr, haaaayıııır, haaayııııır!”

 

 

Tabloyu hayata uyarlayıp biraz da metaforları açısından yaklaşırsak kaç baba çocuğunu böyle çiğ çiğ yiyor iktidarı için? Acaba psikolojide Oedipus Kompleksi, Electra Kompleksi gibi Satürn Kompleksi de var mıdır? Yoksa da bu olmalıdır tanımı, çocuklarını yerken gözlerinden çaresizlik fışkıran baba. Sanki yiyen başka, gözünden taşan başka.

 

 

Çünkü iktidarını kurmuş ve yıkılmasına izin vermeyecek olan her baba böyledir; çocuklarını yerken iktidarı uğruna, tiksinir içten içe çocuklarını yiyen tarafından. Bilir ve görür çocuklarının tahta yetişecek kadar yetiştiklerini. Oysa çoğunlukla yetişen çocuğun aklına gelmez tahta yetişmek.

 

 

Şimdi bu halde çocuğu yemek erdem sahibi, adil bir iktidara yakışır mı? Varsayalım ki çocuk iktidarı sallayacak fikirler söylemekte yüksek sesle, öncelikle mantığın cevap anahtarı olduğu bir teste tabii tutmak icap etmez mi bu fikirleri? Yazık ki “Satürn babalar” ne erdem sahibidir ne adildir ne de eski dost mantığın adaletine teslim olacak kadar cesur… Fakat mantığın sessiz kaldığı veya ağzının bağlandığı yerde tiz çığlığı duyulan bir adalet timsali daha vardır: vicdan. Satürn’ün gözlerinde görünenin sesi budur. Ellerini tanıyamayanın sesi budur.

 

 

Muhterem Francisco Goya yaşasaydı yahut ben onun zamanında yaşasaydım, ayakta durmuş onunla Satürn’ün olduğu duvarı seyrediyor olsaydık gözlerimi duvardan ayırmadan yavaşça kafamı ona doğru eğip derdim ki: “Bir kez daha çizecek olursan bence çocuğun kafası kalmalı, kalbi sökülmeli.”

 

 

 

şerife irem şahin


Resmin Harmonisini Spotify’da dinlemek için tıklayın.