21. Yüzyılın başındayız sevgili okuyucularım. Bilişim çağındayız, teknoloji çağındayız; buradan geldiğimiz yere, biraz yakın geçmişe dönüp bakmak istiyorum:

-18. ve 19. Yüzyılda endüstriyel tarımın yaygınlaşması açısından en büyük devrim diyebileceğimiz sanayi devrimi gerçekleşti.

-Buharlı makinelerin yanı sıra, ilk petrol kuyusunun açılması ile birlikte içten yanmalı makine gücü de icat edilmiş, İngiltere ile başlayan bu devrim yeni bir çağın kapılarını aralamayı başarmıştı.

-Endüstrileşme dediğimiz kavram ortada şekillenmeye başlamıştı. Bir tarafta endüstri ile üreten devletler diğer tarafta geleneksel üretim yapan devletlerin zıt safları da hızla oluşmuştu.

-Üretimin temeli olan ziraat de endüstriye katılmak için hazır ve nazırdı.

-Buna bağlı olarak traktörün toprak üzerinde yürümeye başlaması ile tarımın altın çağı gözler önüne serilmişti ve geleceği şekillendirmeyi planlıyordu.

-Tarımın olmadığı bir toplumdan söz edemeyiz sevgili okuyucular. Geleneksel yöntemden endüstriyel yönteme geçen dünyada her şey güzel gidiyordu.

-Üretim artmıştı, iş gücü azalmıştı. Buna bağlı sadece kömür ya da petrol sayesinde, onca atın yaptığı işi bir tane dört tekerlekli araç yapabiliyordu. İşte bu tamamen aklın üstünlüğü olmuştu.

 

 

-Zaman içerisinde atlara da gerek kalmadı, onca vakit harcamak yerine kısa sürede çok iş yapılıyordu.

-Gün geldi sevgili okuyucular; organik tarım, doğal tarım gibi terimler oluşmaya başladı. Artık meyvenin veya sebzenin genleri ile oynayabiliyorduk, suni olarak üretebiliyorduk.

-Son olarak insansız tarım aletleri oluşturmaya başlandı. Artık kendi gidebilen traktörler, kendi biçebilen biçerdöverler yapılmıştı. Artık insana da gerek yoktu.

-Şu an geldiğimiz noktada ise sadece Türkiye’de değil, dünyada da aynı şeyi geçerli kılıyordu: Aile işletmeleri belli sınırlar üstüne çıkmadıkça, fabrikalaşmadıkça tutunamıyordu. Yavaş yavaş köyler tükenmeye ve kendilerini modern dünyanın ihtiyaçlarını karşılayacağını garantileyen, anonim şirket vb. unvan kisveleri altındaki endüstriyel fabrikalara terk etmeye mecbur kalmışlardı.

-Tarım bitmiş miydi? Ya da bitmek üzere miydi? Önümüzdeki harita netti: “Tarım bizde bir gelenekti ve bu gelenek can çekişiyordu.”

 

 

Gelenekler yok olmaya başladığında sevgili okuyucularım, benliklerini kaybeden bireyler dımdızlak ortada kalır. Geleneğini kaybeden toplumlar tarihte her zaman çökmüşlerdir sevgili okuyucularım…

 


yusuf turul