Kökleri zevk kavramında, dalları ve yaprakları bireysellikte saklı nefes aldıran bir yazı.


 

Zevk, güzel olanı seçme yetisidir. Tanpınar estetiği ile anlatırsak; güzelliğin şuuruna ermektir.

“… fakat, zevk sahibi bir âşık gibi o da güzelliğinin şuuruna erdiği bu şehre su seslerinden çelenkler, avizeler, sabahların uyanışına inci dizileri gibi dökülen ve akşamların gurbetinde büyük mücevherlerin parıltısıyla tutuşan gerdanlıklar hediye etmiş.”

“Zevkler tartışılmaz.” diyenler güzelliği göreceli bir kavram olarak görenlerdir. Bu hoşgörülü gözüken yaklaşımdan  yola çıktığımızda durum şöyle de olabilir: Zevklerin kişiden kişiye değişen şeyler olduğunun söylenmesi vasat, içinde değer barındırmayan bir şeyi gizlemek adına fayda sağlayabilir. Güzellik, hakikatin kendi mevcudiyetinin içinde bulunur. “Hakikat güzeldir.” demiyorum; güzelliğin sadece hakikatte aranabileceğini söylüyorum. Öz, hakikate duyulan arayışı güdüler. Bu bir “hareket” doğurur. Sanatçı hiçbir zaman bu hareketten bağımsız olamaz. Sanat ise estetik kaygı duyarak güzel olana yaklaşılması ve onu, sanatçının kendi varoluş serüveni içerisinde yorumlaması ile ortaya çıkar. Peki, toplumları ele alırsak zevkler, insanların kendini bilme erdemi içinde bizzat şahsi seçimleri ile oluşturduğu bir şey midir? Yoksa moda kavramı etrafında şekillenen bir içgüdü müdür? Ya da “zevkler tartışılmaz.” deyip geçmeli miyiz?

 

 

“ Zevk-i selim” unutulmuş eski bir kelime. En yüksek beğeniyi, en doğru ve mükemmel zevki ifade eder. İfadenin başka şeklini bir şairden duydum. Zevk terbiyesi almak, diyordu. Bu yüksek beğeninin edebiyat alanındaki varlığından ve yansımalarından bahsedecek olursak; şu an ki durumun vahametini, kitap dükkânlarına girdiğinizde genellikle girişe konulan “bestseller” yazılı kitapların bulunduğu raflı bölüm anlatacaktır. Literatürde serbest piyasa ekonomisi olarak adlandırılan sistem; sinema, edebiyat ve benzerindeki sanat alanlarını da kitle kültürünün bir ürünü yapmayı başarmıştır. Ortada bir sunuş vardır ve pazarlama anlayışı hâkimdir. Oysa güzel olan arayanına kendini buldurur, bulmak için aramak gerekir. İnsanla insanın münasebeti de böyledir. “Ben de bulunmaya değer bir şeyler var.” diyen kimse kendini sunmaz. Konunun asıl unsuruna tekrar gelinirse, yutmaya hazır koşulların oluşturulmasına karşılık tinden uzaklaşmış yutulmaya razı yığınlar görülür. Zevk-i selimden mahrum olma meselesini bir başka gerekçe ile örneklendirelim. Türk Edebiyatı’nın ayakta kalmasına katkısı olan ve gelişimine zemin hazırlayan yazar ve şairlerin yalnızca ideolojik bir tarafgirlik nedeniyle yüceltilirken, yarattıkları sanatsal değerin geri planda bırakılması durumuna etkide bulunan tarihi dönemler veya buna sebep bir okuyucu kitlesi varlığı söz konusu olabiliyor. Hatta bunların içinde aynı dönemde yaşamış, en bilinen iki şair örneğini verirsek; Nazım Hikmet’in “Duvar” şiiri ile Necip Fazıl’ın ise “Sakarya” şiiri ile anlaşılamayarak çok daha gerilerde aranması, benliği üzerine bir kavrayışa gitmeyenlerin rüzgârın estiği yöne kendini savurmasıyla oluşturulmuş bir zevk anlayışıdır. Yani burada sanatsal nitelik gösteren eserin ve sahibinin, politik unsuru yüceltmek için inşa edilen bir basamak yapılması sanat’ın, özellikle şiirin doğuş nedenleriyle çelişir. Bu örneğin çok yakınına düşen bir açıklama olarak İsmet Özel’in aşağıdaki sözleri, şiirini eksiltmemek ve ona yüklediği anlamın yerini bulması açısından politik unsurlarla şiiri arasındaki mesafeye verdiği boyut, aslında bir yöneliş değil; yöneltiliş ararken oluşmuş kötü zevk anlayışına yer yapmak isteyen okuyucuyu ondan uzaklaştıran bir neden olarak durur.

Okurlarımın politik anıştırmaları yüzeydeki anlamlarıyla değil zenginleştirilmiş bir insani özün dinamosu yedeğinde kabul edecekleri görüşüne yakınlık duymaya başladım. Böyle olsun istiyordum, zira şiir uğruna giriştiğim çabalarla, dünyayı anlamlandırma veya dünyada neler olup bittiğini anlama çabalarımın ortak doğruda birleşmesini istiyordum.”

“ Şiirdi benim alanım. Bu demekti ki şiiri zaafa uğratmakla kendi alanımı daraltır ve belki yok ederdim. Şiirin güçten düşmesi demek, kendime duyduğum öz saygının azalması demekti. Bu yüzden şiirimin devrimci niteliğine ne kadar önem veriyorsam, devrimin şairi olmak gibi bir zaafın içine düşmemeye de o kadar özen gösteriyordum.”

 

aslınur altan


 

Kaynakça:

Tanpınar, A. H. (2017) Beş Şehir. İstanbul: Dergâh

Özel, İ. (2014) Waldo Sen Neden Burada Değilsin? İstanbul: Tiyo