Tüm sanat akımları 1960’lı yılların başlarına kadar tanımları yapılabilen ve kısa bir çalışma ile hiçbir bilgisi olmayan bir bireyin bile anlayabileceği amaçlar doğrultusunda oluşmuş sanatsal yönelimlerdir. Genellikle kendisinden önce gelen akıma bir protesto veya farklı bir bakış açısı olarak doğan sanat akımları modernizmin sunduğu, insanın rasyonalitesini onaylayan ve gelişimin bu yönde olacağını iddia eden bakış açılarından sonra nereye doğru yol alabilir? 

 

Akımlarda geçmişten bu yana süregelen bir yolun bitmesi ve diğerinin başlaması durumu, modernizm ile birlikte son bulmuştur. Modernizmden sonra gelen postmodernizm bir yolun sonu değil, bir ayrım olmuştur. Ünlü edebiyat kuramcısı Steven Connor, postmodernizme dair bir tanım yapmayı teorik bir intiharla eş tutmuş ve postmodernizm için bir başlangıç noktası oluşturmaya çalışan ve 50 yıl boyunca üç kıtada üretilen tüm sanat eserlerinin çeşitliliğine dikkat çekerek bir üslup normu çıkarmanın neredeyse imkansız olduğuna dikkat çekmiştir. Bu tanım zorluğunu da ortaya çıkaran en büyük etken işte bu çeşitliliktir. Postmodernizmde yer alan çeşitlilik ve disiplinler arası çalışmalar, kavram üzerinde normatif bir tanım yapmayı zorlaştırır.

 

Fransız düşünürler Lyotard, Kristeva, Barthes, Foucault ve Lacan; postmodernizm üzerine çalışmış ve farklı disiplinlerin bir araya gelerek içinde bulunduğumuz göstergeler ve imge dünyasının sorgulanmasına dair büyük bir örnek teşkil etmişlerdir. Bu nedenle postmodernizmi sadece bir “sanat akımı” olarak nitelendirmek Connor’ın dediği gibi teorik bir intihar olur. Cinsiyet ayrımcılığının, devletin, sanatın, sanatçının ve kutsal değerlerin sorgulandığı postmodern düşüncede önemli olan bireydir. Modernizmin aksine bireyin zekasından değil algısından yola çıkarak Dünya’yı irdeleyen postmodernistler eleştiriyi ve kavramsal düşünceyi teorilerinin temeline alırlar. Dogmatik tüm düşüncelerin bilinmezliğin havuzuna atılıp yıkandığı postmodernizm kendi sınırlarını arayan ironik bir bilinç halidir. Bu yazıda neyi bilemeyeceğini arayan postmodernistlerin sanat ve sanatçı kavramlarına 20.yy’ın sonlarında atfettikleri soruları irdeleyecek ve sanatta değer, ölçü gibi kavramlara postmodern bir pencereden bakacağız.

 

Sanatın ölçüsünü kavramsal açıdan değerlendirdiğimiz de günümüzün en önemli sanatçılarından Damien Hirst’in eserlerini bir referans noktası olarak alabiliriz. Formaldehitin içine yerleştirdiği gerçek hayvan cesetlerini sergileyen ve görsel sanatların en önemli türlerinden birisi olan natürmort’a farklı bir perspektif kazandıran sanatçının sanatın geçmişinde yer alan bu türü eleştirdiği mi yoksa ileri taşıdığı mı halen bir tartışma konusudur. Bu tıpkı postmodernizm ve modernizm arasındaki ilişkiye benzer. Bir isim konulma zorunluluğu ve bir zaman belirtmesi açısından “post” ön ekini alan akımın neden modernizm-sonrası olduğu da hala bir tartışma konusudur. Elbette bu tartışmalar hiçbir zaman son bulmayacaktır fakat henüz kendisini tanımlayan ve aslında bir hiçliğin yankısı olan akımın günümüzde var olduğunu ve süre geldiğini kim belirlemiş ve söylemiştir? Postmodernizmin kendisini sorguladığı en önemli noktalardan birisi de budur. Bu kavramsal sorgulamaları daha iyi anlayabilmek için yapısöküm kavramını irdelemek oldukça faydalı olacaktır.

 

İlk olarak Jacques Derrida tarafıdan ortaya atılan yapısöküm kavramı, batı düşüncesinin dikte ettiği klasik dil çağrışımlarına ve kodlarına eleştirel bir bakış açısı getirerek, geçmişte bu şekilde değerlendirilmiş tüm metinleri ve gelecekte üretilecek olanları yeniden anlamlandırma çabasına giren eleştirel bir yaklaşımdır. Özellikle edebiyat kuramcılarına yepyeni bir pencere açan Derrida, düşünceleri ile postmodernizmin en önemli yapıtaşlarından biri olmayı başarmış ve dilbilim, göstergebilim kavramlarının derinleşmesinde büyük rol oynamıştır.

 

Jacques Derrida

 

Eleştirisini batı düşüncesinde yer alan ikili zıtlıklara karşı yönelten Derrida, klasik çağrışımları olan; iyi, kötü; aşağı, yukarı; güçlü, zayıf gibi kelimelerin “sınırlılığını” eleştirmiş ve her kavramın aslında sadece kendisine bağlı ve sonsuz olduğunu, bunun dışında hiçbir referans noktasına bağlı olmadıklarını savunmuştur. Derrida’nın düşüncesine göre ikili zıtlıklar mantığının ve düşünce sisteminin temeline oturtan batı medeniyeti dil sınırlarının içerisinde kalır. Post-modern bireyin bu prangalardan kurtulmasının özgür düşünceyi tetikleyeceğini savunan Derrida, “Ben sadece bir dil konuşurum ve o da benimki değildir” diyerek, dilin farklılığını ve kendi kalıpları içerisinde yatan belirsizliği vurgulamış, batı düşüncesini hedef alarak bireye özgü dil üzerine düşüncelerin derinleşmesini amaçlamıştır.

 

Derrida tıpkı Heidegger ve Nietzche gibi kelimelerin insanın algıladığı gerçekliği anlatmada tek enstrüman olduğunu savunan sözmerkezcilik düşüncesini eleştirir. Bu noktada Derrida’nın da batı medeniyetinde yetişmiş bir düşünür olmasından ötürü onun diğerlerinden farklı olmadığı öne sürülebilir. Derrida, her zaman için düşüncelerinin kendi yorumlamasının tutsaklığında kalacağının farkında olarak söylemlerini sürdürmüştür.  Buna rağmen çağın içine ve ötesine bakmaktan geri durmaz. Felsefenin post-modern çağa dek mesken tuttuğu geleneksel düşünce sistemlerini kullanmadan bu bakışı gerçekleştirmeye çalışan Derrida, silueti belli olmayan ve dil tanımlamalarının değerini kaybettiği içsel bir “diğer” yaratır. Yapısöküm kavramı post-modern sanata eleştirel yaklaşabilmek adına büyük önem taşır.

 

Dilde ve kültürde yer edinmiş değer kavramları, üzerinde belirsizlik ve uyumsuzluk akan bu çağın sanatını anlamlandırmada yeterli olabilir mi? Sanat eserine karşı oluşacak beğeninin göreceliliği elbette post-modern dönemin öncesinde de söz konusudur. Bir şeyin kötü bir sanat eseri olması ve bir sanat eseri olup olmadığı farklı tartışma konularıdır. Post-modern dönemin ünlü ressamlarından Chuck Close’nin neredeyse “gerçek” gibi görünen oto portresine ve yine aynı dönem heykel tıraşlarından Hans Haacke’nin “Hediye At” heykeline bakıldığında bu eserlerin sanat olup olmadığı konusunda batı medeniyetinin kodları yeterli olabilir mi? Trafalgar Meydanı’nı dil ile açıklanamayacak bir bağlam haline dönüştüren bu heykelin sanat olup olmaması konusunda otorite kimdedir? Hangi düşünce sistemi buna dair bir söz söyleyebilir ve değer biçebilir? Elbette her söz söylenebilir ve söylenecektir de lakin yorumlamanın sınırsız okyanusunu dil dediğimiz kısıtlı kod sistemi ile aynı bağlama oturttuğumuz zaman içimizde bu uyumsuzluğun uyandırdığı, anlamlandırma çabası ile kıvranan bir “diğer” doğacaktır.

 

 

Post-modern dönemde sanatın ölçüsü de sınırlılığı da onu algılayan gözlerin yorumlaması kadardır. Geçmiş dönem akımlarından yola çıkarak veya sanat tarihini inceleyerek kopukluğun ve belirsizliğin çağı olan post-modernizm hakkında bir tanım yapmaya çalışmak gecenin yıldızlarından ertesi sabahın gökyüzünü tahmin etmeye benzer. Her düşünce bir yorumu ve her yorum bir düşünceyi doğurur. Sonsuz imgelerin, anlamlandırmaların ve yorumların dünyasında post-modernizm tüm bunları sorgular fakat hiçbir yere bağlı olmadan. Bir referans noktası aramadan düşünmeye çalışmak ilk etapta bunaltıcı olduğu kadar bir süre sonra özgürleştiricidir de. Bu nedenle dogmatik olan ve kesinlik içeren düşünceler özellikle batı düşüncesinde sanıldığının aksine, farklı bir yorum gelene dek sağlamlıklarını korurlar. Değişimlerin, kopuşların ve yeniden yaratımların çağı olan post-modernizm, sanatın değerini ve ölçüsünü sürekli olarak var ederken sürekli olarak da yok eder. Kısacası kendisini nötrler. Elbette batı düşüncesine göre.

 


 

Sosyal medyada paylaşmak için görsel indir:

Dikey Yatay

 


 

Kaynakça:

  • Paper Machine – Jacques Derrida
  • A Direct Means of (Re)presenting the World: The Art of Hans Haacke – Sarah E Kleinman