Okuyucuyu ortak akılda buluşmaya iten, gür fakat sağduyulu bir ses.


 

Hayatın bir yolculuk olduğunu kabul edelim.
Bu yolculukta insanlar üçe bölündü.
Geçmişe takılıp önüne bakmayanlar, bunlara arka ayak diyelim.
Geleceğe takılıp dünü umursamayanlar, bunlara ön ayak diyelim.
Geçmişten ders çıkarıp yarına sağlam basanlar. Bunlara da çift ayak diyelim.

 

Bu üçü arasında çift ayaklara dikkat edin. Çünkü onlar dünün tozlarını kaldıracak, yarının ışıklarını yakacak kişilerdir.
Diğerleri kendi içlerinde ve birbirleriyle asla sonu olmayacak bir kavgaya tutuşmuş bir şekilde hem kendilerini hem de çift ayakları yavaşlatmaktan başka bir işe yaramazlar.
Arka ayak bize öğretir, ön ayakta ise öğreniriz.
Arka ayak, ön ayağın nasıl basması gerektiğini, karşısına çıkabilecek engelleri, zorlukları bazen de kestirme yolları öğretir.
Ön ayakta ise, yarını inşa etme fırsatını verir. Lakin inşa edeceğiniz şeyi geleceğiniz olarak görürseniz, temeli sağlam olmayan bir gelecek küçük sarsıntılarla yıkılabilir. Bu temel arka ayaktan gelir.

 

Şimdi betimlemeleri bir kenara bırakıp gerçeklerden bahsedelim.
Yarınların mimarı olmak istiyorsak, bu toprakların ve bu dünyanın ilerdeki çocuklarına daha yaşanılabilir bir dünya bırakmak istiyorsak, kendi göremediğiniz aydınlığı onlar için istiyorsak tek bir parolamız vardır; çalışmak!

 

Çalışmaktan nefret ederiz. Özellikle Türk Milleti olarak çok garip huylarımız var. Yabancıların çok büyük bir emekle yaptıklarını iddia ederek ortaya çıkardıkları ürünleri çok daha kısa sürede çok daha iyisini yapacak zekamız da imkanımız da var. Lakin aklımız yok. Yada birilerinin işlerine gelmiyor. Çünkü çoğu yerli sermayedarlar temellerini sıcak para üzerine kurdukları için kalıcı ve uzun vadeli yatırımlardan çekiniyor. Bu ülkede bir şeyler üretmekten korkuyorlar. Üretim yapan firmaların bir çoğu da yabancılara satılıyor. Bu ülke yabancıların tezgahı mıdır? Pazaryeri midir? Biz neden kendi samanımızı, buğdayımızı bile üretemiyoruz da, meydanlarda “Ey ey!” diye bağırıp racon kestiğimiz ülkelerden ithal ediyoruz?
Genel tüketim mallarının markaları üzerinden Yerli ve milli tespiti yaparsak;
Türkiye’nin araba markası yok. Lakin dünya lideri birçok araba markasının fabrikası Türkiye’de var.
Türk malı sigara markası yok. Lakin Türkiye’de satışı olan neredeyse bütün markaların fabrikaları var.
Bakkal, market vb. yerlerde satılan gıda, kozmetik, temizlik vb. ürünlerin neredeyse hepsinin üretimi Türkiye’de. Ama yine neredeyse hepsinin sahipleri yabancı.
Elektronik, teknolojik ürünlerde de durum hiçte farklı değil.

 

Şimdi bu tabloyu biraz daha basite indirgeyelim. Bir köyde 195 kişisiniz. Bu köyü dünya, 195 kişiyi, 195 devlet olarak düşünelim. Herkesin köyde kendi arazisi var. Herkes tek başına yaşıyor ve kendi arazilerinde çalışıp üretim yapacakları belli başlı meslekler var. Mesela ormancılık, tarım, hayvancılık vs. Ve bu köyde çok şanslı olan 7 kişi var. Bu 7 kişinin arazisinde, köyde bulunan neredeyse her şeyden üretip, başka kimselere muhtaç olmadan kendi kendinize yetip hatta diğer kişilere ihraç edebiliyorsunuz. Bu gerçekten muhteşem bir şans. Ama yakın veya uzak köy sakinleri size gelip, o köydeki herkesin imrendiği arazinizden küçük küçük toprak satın alıyor. Sizin olanı sizden alıyor. Ve durum her geçen gün giderek artıyor. Sizde satışın getirdiği tek seferlik yüksek kazançla rahatlayıp daha az çalışmaya başlıyorsunuz. Gel zaman git zaman elinizdeki o yüklü miktardaki paralarınız bitiyor. Ve kendi arazinizde kendiniz üretim yapmayacak hale geliyorsunuz. Neden mi? Çünkü elinizdekileri satmışsınız. Büyümek yerine yavaş yavaş küçülüp kısa refahlar için. Şimdi geçiminizi sağlamak içinde eskiden sizin olan arazilerde köyün diğer yaşayanları adına çalışıp, onlara para kazandırıp kendinizi geçindirmeye çalışıyorsunuz. Nereden nereye!

 

Yurt dışında bizi çok ağır ithamlarla aşağılayan çoğunluk var. Bazı Avrupalı ve Amerikalı insanların zannettiği gibi biz develerle yaşamıyoruz ama develerle yaşayanlardan daha da fakir yaşıyoruz. Bu acı. Zamanında o develerle yaşayanlara yüzlerce yıl hükmetmiş olan bir millet için çok acı.
Kısa refahlar için elimizde avucumuzda ne varsa verdik. Şimdi yaşamak için onların şirketlerinde, firma ve kurumlarında çalışıyor, onlar adına ürettiğimiz ürünleri tüketiyoruz. “Üretmeden!”

 

Sonra da kalkmış birileri, “Ne olacak bu memleketin hali?” “Bu gençlik nereye gidiyor?” “Oku yavrum memur ol.” Gibi düşüncelere kapılıyor. Bak sen… Bu zamana kadar neredeydiniz? Bu zamana kadar ne yaptınız sevgili büyükler? Neden ben ve benim neslim doğarken borçluyuz? Neden düzgün eğitim alamıyoruz? Neden dünyaya katma değerli mal satamıyoruz? Neden bu ülkede herkes yerli ve milli olmaktan bahsedip kimse bunun için bir çaba sarf etmiyor?
Neyse sevgili arkadaşlarım, bu sorularımız akar gider son bulmaz. Bu yüzden artık soru sormak yerine, bizim yaşadıklarımızı bizden sonrakiler yaşamasınlar diye tek yapmamız gereken aklımızı kullanmak.
Genç nesil olarak güzel bir metot uygulayabiliriz. Mesela “Milletçe Şahsi Kalkınma Programı” Her gün kendi hayaliniz için, yaşadığınız yer için, Türk Milleti için ve daha yaşanılabilir bir dünya için kayda değer en az bir şey yapın. Ama mutlaka yapın. Belki bakarsınız bu şekilde birbirinden habersiz çalışan, aklını kullanan gençler olarak bir gün hep beraber buluşuruz.
Ve unutmayın “Milletçe Şahsi Kalkınma Programında tek parolamız: ÇALIŞMAK!

 

göktuğ alemdar