24.846 km sonra uzayda olacağım diye düşündü Fellen kendi kendine. Gemisi hızla maviliği geride bırakarak siyah boşluğa doğru yükselirken. Korku sayılmasa da, şimdiye kadar öğrendiği tüm kötü olasılıkların senaryoları aklından geçtikçe bir dalga şeklinde yayılıyordu tedirginlik vücuduna. Koltuğuna onu bağlayan kemerlere sıkı sıkı tutunmuş sarsılarak yoluna devam ederken, Dünya’da köpeği onun yatağına yatmış, perdelerin izin verdiği oranda güneşleniyordu. Zaman tam tersine çok yavaş akıyordu yeryüzünde. Aklına bunun gelmesi gülümsetti Fellen’i. Yıllarca aldığı zor eğitimin ardından hayalini gerçekleştirdiği sırada evcil hayvanının yerinde olmak istemesi kısa süreliğine tedirginlik dalgalarını durdurmuş, aklı küçük bir kum havuzunda oynamaya başlamıştı. Henüz 5 yaşındayken annesine astronotların uzaya nasıl korkmadan çıkabildiklerini sorduğunda aldığı cevap köpeğinin yanında yatağa uzanmış, anılarının birbirine geçmesine sebep olmuştu. “Bisiklet ile kendini tepeden aşağı bırakmak gibi olduğu için. Bu yüzden korkmamaları.” Fakat bisikleti yoktu ki Fellen’in. Köpeğini bir tepenin üzerine çıkarıp üstüne binerek yokuş aşağı sürmeye çalışırken de bir çok kez yere düşmüştü üstelik. Astronot olmanın zor olduğunu ilk kez bu sırada fark etmişti.

 

Kocaman demir parçasının yörüngeye oturmasına 30 dakika kaldığını söyledi Dünya’dan bir ses Fellen’e. Bir ses kum havuzunu dağıtmış ve onu koltuğuna geri getirmeyi başarmıştı. Kendini zorlayarak tekrar sahip olmadığı bisikletini düşünmeye çalışsa da Fellen, fayda etmedi. Birbirinin üzerinden erimiş lavlar gibi akan bir sürü imge, zihninde 2-3 saniyeliğine patladı ve yok oldu. Tekrar gözlerini açtığında gördüğü onlarca elektronik alet, düğme ve ekran iç çekmesine sebep olmuştu. Ne tepede esen rüzgarın yapraklara çarptığında çıkardığı ses ne de köpeğinin küçük burnunun koklama sesi vardı şimdi aklında. Etrafını aynı tempoda devam eden dijital sesler sarmış, sürekli olarak evden çok uzakta olduğunu hatırlatıyorlardı ona. Şimdi ölme riskine çok yakın olduğunu düşündüğünden, neden astronot olmayı istediğini kendine daha keskin sorular ile sorabiliyordu. Elle tutulur bir şey bulamadı ve zaten tam olarak arayamadı da. Korkusu, göğüs kafesinde kurduğu kalesi ile sürekli olarak zihnine hükmediyordu. Hiçbir şeyi sağlıklı olarak düşünemediğini düşündü sarsılmaya devam ederken. Bir süre sonra gemisi yörüngeye oturduğunda derin bir nefes aldı Fellen ekranlara ve düğmelere bakarak ve aynı tempoda devam eden dijital sesin uzun, tiz bir notadan sonra sustuğunu ve tüm geminin vücudu ile birlikte sessizliğe gömüldüğünü fark etti.

 

Yine de her an ölebileceğini düşünse de sarsıldığı sırada olduğu kadar tesirli değildi bu his üzerinde. Gemisinin içinde süzülerek ilerlerken, pencerelerden mavi bir su topunun belirip yok olduğunu fark etti. İstemsizce, sevdiği ve nefret ettiği her şeyin orada olduğunu düşündü Fellen. Korkmasına ve rahatlamasına sebep olan şeyleri orada öğrenmişti ve artık orada bile değildi. Orada olmamanın nasıl bir his olduğunu iyi biliyordu ve bunu düşündükçe kötü oluyordu. Düşünce treni zorlama bir frenle raylara çığlık attırdıktan sonra bir süre daha boş bakışlarla gezegeni izlemeye devam etti Fellen. Şimdi, sonsuz bir sessizlik gölünün ortasında, köpeğinin onun ayak uçlarına uzandıktan sonra ilk yaptığı şey olan uzun iç çekişten başka hiç bir ses yoktu kulaklarında. Dünya’dan bir ses her şeyin yolunda olup olmadığını sorduğu sırada yatağına uzanmış, duvarına astığı Dünya posterini inceleyen genç bir adamı düşünüyordu Fellen.

 

Astronot olup hem ailesini hem de ülkesini gururlandırmak isteyen genç bir adam. Yıldızların arasında olmayı isteyen ve bu yüzden sürekli övgüler toplayan, kendine güvenen genç bir adam. Babasının aile dostlarına ve akrabalara gururla bahsettiği, iyi bir oğul olan genç bir adam. Tüm bunları düşünürken gururun, gururlandırmanın veya yıldızların hiçbir önemi kalmamış, genç bir adamın merakla ve istekle Dünya posterine olan bakışları yerleşmişti yıllar sonra tekrar gözlerine. Şimdi yine aynı toyluk hissi ile bakıyordu Dünya’ya fakat bu sefer yatağını ve ayak ucunda yatan köpeğini özleyerek. Bir süre cevap vermediği için Fellen, ses kendini tekrarladı. Fellen hızla pencereden uzaklaştı ve kendini gemisinin içinde sağa sola ittirerek mikrofona doğru her şeyin yolunda olduğunu belirten ezberlediği uzay havacılığı dilini kullandı. Fellen, başka bir insanın sesinin kendini rahat hissettirdiğini fark etmiş olsa da hoparlörün metal örgülerine bakarken karşıdan sadece onaylayan bir cevap gelmişti.

 

Geleceğin kapısını aralayacak hava operasyonlarından birisinin tek personeli olmak bir kenarda dursun, kalkış rampasından uzaya fırlatıldığı andan beri gemisi ile aynı hızda geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmıştı zihni Fellen’in. Bedeninin bulunduğu konum ve gözlerinin gördüğü nesneler ile bağlantısız hisleri o kadar kopuktu ki şimdiki zamandan; gözleri boşluğa daldıkça, bilinçaltı uzun süredir aralamadığı kapıları aralayarak alakasız anılara sürüklüyordu benliğini. O kadar ki, bu operasyonun asıl amacının Dünya’nın yörüngesine oturtulmuş bir geminin içerisinde yer alacak gelişmiş bir maymunun kendisi ile imtihanını gözlemlemek olduğunu düşünecek kadar boşluğa sürüklenmişti düşünceleri. Buraya gelme nedenlerinden hiç birisi onu tatmin etmiyordu şimdi. Geldiği yerde yarattığı hiç bir anlam burada bir yere ulaşıp tamamlayamıyordu kendisini. Bir zar atılmış gibi hissediyordu Fellen.  Bir zar atılmış ve köpeği berrak bir bilinç ile perdelerin arasından sızan Güneş ışıklarının banyosunda şekerleme yapma şansını kazanmış, kendisi ise Güneş’e yaklaşma şansını ona verecek lanetli bir bilinç seviyesi ile kalakalmıştı. 

 

Einstein, tanrı zar atmaz diyordu diye tekrarladı kendi kendine Fellen. Bir zarın olmaması, onun bilinçli bir şekilde bu konuma gelmiş olması aslında daha da kötüydü düşününce. Zarın olması veya olmaması, Fellen’in şu an Dünya’da olup olmaması kadar büyük bir önem teşkil eder miydi? Einstein hiç uzaya çıkmamıştı. Belki de yeryüzünden atıp tutmak çok kolaydı. Belki de bu karanlığın içinde yer almadan bu karanlık hakkında konuşmaya çalışmak, bir sis bulutunu uzaktan görüp ardında fırtınalar kopup kopmadığını tahmin etmeye çalışmak gibiydi. Bir sis bulutu hakkında düşünmek zorunda kalmak başlı başlına angarya bir iş diye düşündü Fellen. Keşke sis bulutları hiç olmasa diye düşündüğü sırada bisikletinin üzerinde tedirginlik ile tepeden aşağıya uzanan yola bakan küçük bir çocuğun keşke tepeler hiç olmasaydı dediğini hayal etti. Hayal etmesi bile güzeldi Fellen için. Hiç bir sis bulutu veya tepenin olmaması demek aslında ne manaya geliyor bunun imgesini canlandıramıyordu zihninde fakat sis bulutları ve tepeler yaşadığı gerçeklikte var olmasına rağmen sis bulutlarına dokunamayacağını ve tepelerden aşağıya kendisini bırakamayacağını da biliyordu.

 

Sadece, kendi türünden gelişmiş maymunların yarattığı kod sistemleri ile hakkında hiç bir şey bilmediği bu karmaşık belirsizliğe isimler koymuştu Fellen zihninde. Dünya, Merkür, Samanyolu, acı, mutluluk, korku, sevgi, aile, ölüm… O, sadece bu isimlerin neyi işaret etmeye çalıştığını biliyordu. Bu şeylerin zihninde yarattığı imgelerden emin olamıyordu. Kendi türünden birçok canlıya göre oldukça bilgili ve zeki olmasına rağmen bu “değerli” iki şeyin birleşimi sadece korkuları hakkında emin kılıyordu onu. Şimdi ağzına hiç dinmeyecekmiş gibi hissettiren bir tatsızlık oturmuş, kalp atışları yavaşlamış ve tüm vücudu sadece bir anın içine hapsolmuştu. Her zaman olduğu gibi bu hislerin geçmesini beklerken Fellen, gözlerini kapattı ve istemsizce uzay boşluğuna kendi boşluğunu ekledi.

 

Nerede olduğunu matematiksel olarak bilse de zihni tam olarak nerede olduğunu bir türlü kavrayamıyordu. Dünya’da iken orada değil, uzay boşluğunda iken gemisinde değildi. Neredeydi Fellen? Tam olarak nerede duruyordu? Milyarlarca yıldızın gelip geçtiği bu sessizlik denizinde uzun bir iç çekişin sesi geminin içini doldurdu. Ardından bisikletinin selesine oturmuş, tepeden aşağıya uzanan tedirgin edici yola bakan küçük bir çocuğu hayal etti. Bir bisikletim olsa belki de astronot olmazdım dedi sessizce içine doğru. Belki de tam tersine, o tepeden kendimi bırakır ve şimdi bu espaslı anıların içerisinde yer almadan korkusuz bir astronot olurdum. Belki de ne olmayan bisikletim, ne de içinde bulunduğum uzay gemisidir tüm bunların sebebi.  Belki de kelimesi zihninde yankılanmaya devam ederken gittikçe, gülümsemeye başladı Fellen. Zihninde sıraladığı her olasılık ile birlikte içinde bulunduğu belirsizliğe biraz daha gülümsüyordu. 

 

Hiç bir bağlantı kurmaya çalışmıyordu artık. Sadece kendi küçük aklının yarattığı korkular ve mutlulukları belirsizlik bağlamına oturttuğunda ortaya çıkan bulanık resimlere gülüyordu. Yeryüzündeki komuta merkezinin operasyon idare odasında 79 bilim insanı Fellen için sürekli olarak bilgi topluyor ve çalışıyordu. Tüm bu ciddiyeti yaklaşık 3 saat evvel uzaya başarı ile fırlattıkları geminin personelinin telsizinden gelen ani bir ses bozdu.

 

Onlarca bilim insanının anlam veremeyen bakışları eşliğinde patlayan histerik kahkahalar, dakikalar boyunca komuta merkezinde yankılandı. Kahkahalar kesildikten sonra Dünya’dan bir ses geminin hoparlörünün metal ızgaralarından endişeli bir biçimde fışkırarak Fellen’i geminin kumanda odasına çağırdı. Bir süre cevap gelmemesinin ardından komutunu titrek bir şekilde yineleyen ses, Fellen’e iyi olup olmadığını da sordu.  Fellen sakince telsizinin butonuna bastı ve ağzını mikrofona yaklaştırarak her şeyin yolunda olduğunu ezberlediği uzay havacılığı komutları ile komuta merkezine iletti. 

 

Herkes derin bir nefes alarak işinin başına dönerken, Fellen kendini yerçekiminin güçsüz kollarına bırakmış, ağzının kenarlarında ufak bir sırıtış ve kapalı göz kapakları ile gemisinin içerisinde süzülüyordu. Uzun bir süre boyunca, yalınayak bir biçimde tepeden aşağı inen yokuşu koşarak kateden küçük ve korkak bir çocuğu düşündü.

 


Kaynakça:

Kapak Resmi: GRYFFIN Pt. 1 – Anxo Vizcaíno