Çok uzun zaman oldu. O kadar ki saymaktan bile sıkıldım saniyeleri. Zaman kendi kendine akıyor ne de olsa diye düşündüm ve kendimi bıraktım en sonunda. Şimdi size -ki kim olduğunuzu bilmiyorum ve umarım benimle aynı kaderi paylaşmazsınız- hikayemi anlatmaktan başka yapabileceğim bir şey yok. İçinde bulunduğum, bu geçmeyen anlar bütününün üzerine gitmeden ondan kurtulabileceğimi sanmıyorum. Hem beklerken yapacak daha iyi bir şeyim de kalmadı. Saniyelere sayacak noktaya gelmeden evvel uzun süre boyunca tavernada gördüğüm kızı düşündüm. Neyse oraya daha sonra geliriz ama ara ara geldiği için yine de aklıma, lafını etmeden duramazsam bu sıkıcı ve zaten sonu gelmiş olan hikayemi dinlerken lütfen beni mazur görün. Ben aslında zamanla anlayacağınız üzere gayet insanları düşünen, dürüst ve aklı başında birisi olduğumu varsaymışımdır hep. Fakat muhakkak büyük bir hata yapmış olmalıyım ki sonunda kendimi burada buldum. Bu yanı başımda duran ve benden daha uzun süredir burada olan kelebek çalısından başka hiçbir dostum yok şimdi ve uzakta sadece gölgesinin altına girmenin hayalini kurduğum fakat yatar pozisyonda olduğum için tam olarak seçemediğim kızıl bir kaya var.

 

Ben bir gezgindim aslında sadece. Bu Akdeniz kıyılarını gezmekte olan basit bir insandım neden tüm bunlar geldi başıma hala anlayabilmiş değilim. Geçmişimin pek bir önemi yok. En azından şu durumdayken ben, anlatılmaya değer bir şey olduğunu düşünmüyorum. Kamp kurduğum sahil kenarından yola çıktıktan sonra yaptığım uzun yürüyüşün ardından, bir yudum içki ve bir tabak meyve için dayanamadan kendimi attım gördüğüm bu tavernaya. Bu taverna dediğim sanki hiçliğin ortasında kalmış ufak bir kulübe gibiydi. Aralıklı olarak yapılmış 7-8 binanın tam ortasında yer alıyordu bu taverna. Diğer tüm ufak binaların üzerinde basit de olsa göz zevkine hitap edecek renkler kullanılmışken bu tavernanın duvarları boyasızdı. Tabelasında, benim anlayamadığım yerel halk dilinde “Lais’in Tavernası” yazıyordu, bunu sonradan içerideki kızdan öğrenmiştim. İlk görüşümde de dikkatimi çekmişti bu ufak binanın özensizliği fakat susuzluğum yüzünden pek üzerine düşünmeden içeriye atıverdim kendimi. İçeri girer girmez, bu kız direkt olarak dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Kendiliğinden böyle bir insan mıydı, ben mi uzun süredir bir kadına hasret kalmıştım, yoksa Akdeniz esintisinin işi miydi dikkatimi çekmesini sağlayan şey bilmiyorum. Nasıl tarif edebilirim ki onu tam olarak size? Tavernanın loş ışığı altında teni esmer bir mücevher gibi parlıyordu adeta. Dışarıdaki sıcak havanın etkisiyle yırtmaçlı uzun eteğinden ara sıra görünen pürüzsüz bacaklarının üzerinde oluşan nem, ışıltılı yıldız haritaları bırakmış gibiydi teninin üzerinde. Boyu uzun ve yürüyüşü yapmacıklıktan çok uzak olduğu belli bir şekilde kadınsılıktan uzaktı. Beyaz keten gömleğinin üzerinden sırtına dökülen kıvırcık saçları, benim dışımda tavernadaki tek müşteri olan o adam sipariş vermek için seslendiğinde havada aniden dönerek etrafa lavanta kokusu saçan öldürücü girdaplar oluşturuyordu. Adamın yanına gitti ve masaya eğilerek sessizce birkaç kelime etti. Kız gülümseyerek adamın yanından uzaklaşmasının ardından barın üstündeki buğulu sürahiyi alıp, suratında aynı gülümseme ile yanıma doğru gelmeye koyulduğunda yüzünü ve gözlerini iyice seçmeye başladım. Hiçbir şey sormadan masada ters duran bardağı çevirdi ve gülümseyerek bardağa su koyup bana uzattı. Ben de hiçbir şey demeden kurtarıcımın bana sunduğu bu doğal ilacı ani bir şekilde kafaya diktim. “Bu saatte dışarıda olduğuna göre buranın sıcağını hala öğrenememişsin.” dedi bana ve ardından cevap vermemi beklemeden sürahiyi ve bardağı alıp aniden yanımdan uzaklaştı. Elindekileri barın üstüne geri koydu ve barın arkasında durup pencereden dışarı bakmaya başladı. Cebimden sigara paketimi çıkardım ve bir tanesini yakıp kızın geri gelmesini beklemeye başladım ben de sakince. Fakat şu an hikayemi size anlatırken üzerine bağlanmış olduğum tren raylarının üzerinde eminim ki daha çabuk geçiyor zaman o ana nazaran. Kız pencereden bakıyor, ben gözlerimi kaçırıyorum ve sigaramın dumanını izliyorum. Hayatımda içtiğim son sigara olduğunu bilecek olsam eminim ki zamanın o kadar yavaş geçmesinden çok memnun kalırdım. Neyse geçmişi kurcalamanın anlamı yok artık. Sonuçta her şey az sonra bitecek değil mi? Hava da yürüyüş yaptığım saatlerden daha sıcak şimdi. Bu rayların üzerinde, insanın içinden korkunun çekilmesinin ne demek olduğunu fark ettim. Geçmişte kafama taktığım tüm o küçük sorunlarım şimdi yanımda duran bu kelebek çalısından daha önemsiz benim için. Tren üzerime doğru geliyorken korkarım tekrar muhakkak. Eminim ki bu son korkum değil fakat belki de alışmış olurum o zamana kadar durumuma ya da belki de susuzluktan ölürüm. Tüm bu ölüm düşüncelerinden daha çok kafa yorduğum ve hikayemi size anlatmama neden olan şey neden burada, bu rayların üzerinde yatıyor olduğum. İnsan neden öleceğini merak ediyor doğrusu, halbuki güneş batmadan öleceği kesin olan bir adamın kalan son değerli vakitlerini mantık kurmakla geçirmesi çok saçma değil mi? Yine de dayanamıyorum ve düşünmeden edemiyorum. Bu çoraklığın ortasında gözlerimi açtığımdan beri ne zaman düşünmek kelimesini geçirsem zihnimden aniden o tavernanın görüntüsü geliyor aklıma, durduramıyorum. En son dediğim gibi kız önümdeki sürahiyi ve bardağı alıp barın arkasına geçmiş bana bakıyordu. Sonunda sigaram bitti ve bu dayanılmaz garipliği sonlandırmak için ani bir hareketle yerimden kalkıp, oturan adamın yavaşça bana doğru dönen kafasına ve baygın bakışlarına aldırmadan kızın yanına doğru yürümeye başladım. Kızın yanına geldiğimde en mantıklı şeyin masadaki konuşmayı devam ettirmek olduğu fikri aklıma yattı.

 

– “Evet buralardan değilim.”

– “Onu zaten ben söyledim az önce. Ayrıca bu her halinden belli oluyor.”

– “Evet susuz bakışlarımdan ve şehirli hareketlerimden anlamış olmalısın.”

– “İstersen öyle de diyebilirsin evet.”

– “Madem susuz olduğumu anladın, neden sürahiyi götürdün önümden?

– “O, hoş geldiniz ikramıydı. Daha fazla içmek için bara ödeme yapman gerekiyor.”

– “Neyse zaten benim aklımda olan şey buranın yerel meyvelerinden bir tabak ve bu sürahiden daha küçük olan bir tanesinin içine doldurulmuş bolca rakıydı.”

– “70.”

– “70 ne?”

– “Ödemen gereken ücret. 70.”

 

Parayı ödedim ve terslendiğimi düşündüğüm için arkamı dönüp masama yürümeyi kafama koyduğumda diğer adamın masama geçmiş ve sigaralarımdan bir tane yakmış oturduğunu fark ettim. Başka bir seçeneğim olmadığını düşünerek adamın karşısına oturdum. Bana nerede kaldığımı ve nereden geldiğimi sordu. Sahil kenarında kamp kurduğumu ve gezinmek için yola çıktıktan sonra adımların adımları takip etmesiyle kendimi burada bulduğumu anlattım ona. Bana, buranın sıcaklarını artık öğrenmem gerektiğinden ve bu sıcakta yürüyüşe çıkmak istiyorsam, çiftliğindeki öküzlerden biri ile vardiya değişip onun için tarlasını sürebileceğimden bahsetti. Ardından seyahat çantamı barın arkasındaki kıza hediye edip etmek istemediğimi sordu çünkü ona göre böyle bir çantayı satın alırken bir çift göğse sahip olma veya bir çift göğsü olan birine hediye alma durumu satış sözleşmesinde şart koşulmalıydı. Adam ayrık dişlerinin arasından benim sigaramın dumanını yavaşça bırakıp kıs kıs gülerken ben ifadesizce adama gözlerimi dikmiş, susmasının gerektiğini ona anlatmaya çalışıyordum. Kafasında duran yıpranmış açık toprak rengindeki kasketini çıkartıp masaya koydu ve ağızlarının kenarlarından aşağıya sarkan bıyıklarını düzelterek bu tavernanın sahibi olduğundan bahsetmeye başladı bana. Ne zaman inşa ettirdiğini ve babasının tüm engelleme çabalarına rağmen bu tavernayı nasıl hala ayakta tutabildiğini konu alan uzun ve sıkıcı hikayesini anlattığı sırada kızın elinde rakı sürahisi ve meyve tabağı ile gelmesiyle birlikte aniden duraksadı. İkimiz de kızın eski yerine geri dönüşünü izledik. Kız barın arkasında yerini alıp pencereden dışarıya bakmaya başladığında konuşmaya devam ettik. Sorduğum basit sorularla ve nezaketen ortaya çıkardığım gülüşlerle onunla konuşmak istemediğimi ne kadar belli etmeye çalışsam da her soruma uzun cevaplar verip sigara paketinin gittikçe cılızlaşmasına neden oluyordu. O konuşurken ben içmeye ve beyaz meyve tabağının içini boşaltmaya devam ettim. Bana bu tavernanın çok fazla yabancıyı çekmediğinden ve sadece çevrede yaşayan köylülerin karılarından uzaklaşmak için uğradıkları basit fakat büyülü bir yer olduğunu bildiğinden bahsetti. Yarım yamalak dinlediğim bu adamın konuşmasından iyice sıkılmıştım artık. Sürahinin yarısına geldiğimde güneş neredeyse batmak üzereydi ve tavernadan çıkmak için toplandığımı gördüğünde, gerisin geri bu kafayla o kadar yolu yürümenin anlamsız olduğundan ve kamp çadırı yerine üst katta bana verebileceği küçük misafir odasında kalmamın beni daha rahat ettireceğinden bahsetmeye başladı. Aklım gitmek istese de bedenimin mayhoşluğu ve pencereden dışarı baktığımda gördüğüm gitgide çökmekte olan karanlık, yürümenin gerçekten zor olacağı konusunda aklımı ikna etmeyi başarmıştı. Adamın teklifini kabul ettikten sonra çantamı toparladım ve sigara paketinde kalan son sigarayı ağzıma koyup üst kata doğru yola koyulduğum sırada barın arkasındaki kızın şaşkın bakışları üzerimdeymiş gibi hissetmeme rağmen dönüp kıza bakmaya cesaret edemedim ve omuzlarım yorgunluktan çökmüş bir şekilde merdivenleri tek tek kat ederek tuvaletin yanındaki odanın kapısına vardım. Üzerime çöken sinsi ve sarıp sarmalayan yorgunluk sayesinde hiç düşünmeden kendimi yatağa attım ve pencereden giren serin Akdeniz esintisi gömleğimin açık olan birkaç düğmesinin arasından vücudumu bir battaniye gibi sararken ağzımda yakmamış olduğum sigarayla pürüzsüz bir uykuya doğru sürüklenmeye başladım.

 

İstemsizce gözlerimi açtığımda yanmalarına rağmen kapı aralığından beni izleyen silueti görebiliyordum. Saniyeler geçtikçe alt kattan gelen loş ışık ve sessizlik gözlerimin odaklanmasına yardımcı oldu ve arkasından vuran ışığın, onu bir gölge gibi göstermesi yüzünden kısa süreliğine kendimi irkildiğim bir rüyanın içinde hissettim. Kapıyı vücudunun geçebileceği kadar araladıktan ve içeri süzüldükten sonra kapıyı kapattı. Gözlerim ve zihnimin kendilerine gelme hızı, onun bana yaklaşma hızıyla yarışamadı. Karanlık odanın içinde üzerime gelen bu siluet içimdeki korkunun gittikçe artmasına neden olurken, yavaşça dirseklerimin üzerlerinde doğrulduğumda bir anlık duraksamanın ardından, “Bu kadar paran olduğunu düşünmüyordum açıkçası. Eğer bu gece burada kalacağını söyleseydin sana geçmişte öyle davranmazdım. Seni çevre köylerden gelip sadece içki içen ve dikizleyen genç serserilerden biri sandım. Evet farklı birisi olduğunun farkındayım fakat şimdiye kadar isteğinin bu olduğunu hiç fark etmemiştim. Benim kardeşim de senin gibiydi ve seni üzmek istemiyorum aksine mutlu olman veya seni kurtarabilecek olmam benim içimi gerçekten yumuşatır.” dedi. Ses tonunu tanıdıktan sonra bunun barın arkasındaki kız olduğunun ve yatmamın üzerinden çok geçmeden uyandırıldığımın farkına vardım. Hala kendime gelmekte olduğum ve söylediği cümleler ile aklımda hiçbir bağlantı kuramadığım için sessiz kaldım. Kız yatağın kenarına oturdu ve gömleğimin açık düğmelerinden sızan tenime meyve kokan elleriyle dokundu. Ben niyetinin ne olduğunu anlayıp kendimi bu rüya kadar güzel olan gerçekliğe bırakmaya karar verdim. Ona doğru hareket ettiğimde geri çekildi ve yatağın kenarından kalkıp, kapıya doğru yürümeye başladı. Kapıyı kilitledi ve anahtarı iki göğsünün arasından, sutyenine yerleştirdi. “Eğer buradan gitmek istiyorsan bunu şimdi söylemen ve anahtarı ele geçirmen yeterli.” dedi ve ardından olduğu yerde dururken gömleğinin en üstteki düğmesini yavaşça açtıktan sonra bir omzunu gömleğinden dışarı çıkıp bir heykel gibi gözlerimin içine bakmaya başladı. Ayağa kalktım ve kıza doğru düşünmeden ilerledim. Zaten nasıl düşünebilirdim ki? Bu, tavernanın içine girdiğim ilk andan beri aklımı ve gözlerimi ondan alamadığım kızdı. Sadece ileri doğru yürümem gerekiyordu ve zihnim bundan başka bir şey düşünmemeye kararlıydı. Bu yüzden, ben kıza doğru yürürken “Buradan sonsuza kadar çıkmak istemiyorum.” dediğimde odanın penceresine dayalı merdiveni fark etmemiştim. Kız “Bunu her şeyden daha çok istiyorsun ve sonsuza kadar en çok istediğin şey bu olacak değil mi?” deyip gözleriyle sütyenini işaret ettiği sırada verdiğim “Evet” cevabının ahmaklığını şimdi fark ediyorum. Tam bu esmer mücevheri ellerim ve kollarımla saracakken, kollarımı tutan başka iki kolu vücudumda hissettim. Zihnim ne olduğunu anlayamadan istemsizce arkamı dönmemi bana öğütlediğinde karşımda gördüğüm, başıma yaklaşmakta olan havluya sarılmış tahta bir sopadan başka hiçbir şey değildi. Tekrar gözlerimi açtığımda şimdi hem gözlerim hem de midem pencereden gördüğüm tahta merdivenin üzerinde asılı duran güneş gibi yanıyordu. Vücudum bir sandalyeye bağlıydı ve kısa süreli bağrışmalarımın ardından kapının kilidi döndü ve kolu aşağıya indi. Kızı gördüğümde bağırmayı kestim ve aklıma gelen her mantıklı soruyu sordum fakat kız sadece elinde tuttuğu anahtarı kapının yanındaki sehpanın üzerine koydu ve odadan çıktı. Ben gözlerimi anahtara dikmiş düşünürken saatler geçti ve sonunda elinde bir bardak ve sürahi ile tekrar odanın içine girdi. Hiçbir şey söylemedi. Sadece, bardağın çeyreğini doldurdu ve ağzıma doğru yaklaştırdı. Bir yudum su dilimi ve dudaklarımı ıslattıktan sonra uslu durursam daha fazlasını alabileceğimi söyledi ve çıkarken sürahiyi ve bardağı anahtarın olduğu sehpanın üzerine bıraktı. Ben, küfürler savurarak bağırmaktan yorulduğumda kapının kolu tekrar aşağı indi ve kız içeri girdi. Sanki az sonra yıkanacakmış gibi basit bir rutinlikle kıyafetlerini çıkardı ve sehpanın tam ortasına, anahtarın ve sürahi ile bardağın arasına oturup bacaklarını açtı. Hiçbir şey düşünemiyordum. Kız aynı şekilde dakikalarca durup gözlerini hiç üzerimden ayırmadı ben ise onun gözlerine seyrek bir şekilde bakabiliyordum. Sessizlik ve durağanlık beni çıldırtacak noktaya gelmişti ki kız, dudaklarını sakince araladı ve hangisi istediğimi sordu. Sürahi ve bardak, anahtar ya da onu seçebileceğimi söyledi. Yıpranmış bir şekilde bana neden bu işkenceyi yaptığını sormama rağmen sessiz kaldı ve ben de sonunda onun oyununu oynamak zorunda hissettiğim için kendimi dudaklarımın arasında umutsuz bir “anahtar” kelimesi döküldü. Ben onu şaşkınlıkla izlerken, kız hızlı bir biçimde giyindikten sonra sürahi ile bardağı alıp odadan çıktı. Kısa bir süre sonra 3 başka kız ile birlikte birlikte geri geldiler ve beni domuz bağı yaptıktan sonra bir battaniyenin üzerinde taşıyarak tavernanın önünde duran at arabasının arkasına yüklediler. Bu yolculuk sırasında konuşurken onlar, öğrendiğim tek kayda değer şey kızın isminin Lais olduğuydu. Bir de diğer kızların uzun süre, akli dengesi yerinde olmayan bir adamdan bahsettiklerini ve Lais’in merhameti yüzünden onu her gün tavernaya almasının başına bir iş açacağını bildiklerinden bahsettiklerini duydum. Bana her gün türlü hikayeler anlatıp, ne kadar güzel olduğumdan bahsedip durdu diyordu Lais. Fakat artık korkmaya başlamış ve uygun bir zamanı kollayıp bu işe bir son vermeye karar vermiş. Adamı öyle görmeye dayanamamış daha fazla. Ya bu adama kendini verecekmiş ya da adamı bu hayattan kurtaracakmış. Bahsettikleri adamın masada oturan adam olduğuna eminim ama benim tüm bunlara ne ilgim var? Tüm bu düşünceler kafamdan geçerken kavurucu öğle sıcağından ve halsizlikten uyuya kalmışım. Uyandığımda size hikayemi anlatmaya başladığım bu rayların üzerinde buldum kendimi. Tüm bu hikayeyi sesli bir şekilde avazım çıktığı kadar bağırarak kelimelere döktüm. Sesimi duyurmak için atacağım imdat çığlıklarına uzun süre cevap alamazsam psikolojik olarak yıpranacağımı ve pes edeceğimi düşündüğüm için farklı kelimeleri bağırmak bana daha mantıklı geldi. Yüzüm, parlak ve açık gökyüzüne dönük. Hareket edemiyorum ve tek seçeneğim bir deli gibi bağırmak. Başka ne yapabilirdim ki? Lütfen sizi aldattığımı düşünmeyin. Biraz mantıklı olun ve bir adamın son anlarını tanımadığı insanlara hikaye anlatmakla geçirmesinin saçmalığının farkına varın. Son olarak da lütfen bana bu sorunun cevabını verin: Neden buradayım?!

 

 Kaderime razı olmuş bir şekilde gözlerimi kapatmışken ben, “Çünkü anahtarı seçtin ve dışarı çıkmak istedin.” dedi Kelebek Çalısı bana. Raylara bağlı olan ben sesin nereden geldiğini anlamaya çalışarak boynumu sağa çevirdiğimde kelebek çalısının hikayenin başında olduğu gibi orada hareketsiz durduğunu fark ettim. Bu anın gerçekliğini sorgulamadan “Evet anahtarı seçtim ama istediğim bu değildi.” dedim yakararak fakat Kelebek Çalısı sakinliğini korudu ve tekrar “Anahtarı seçtin.” demekle yetindi. Sessizce ve hareketsiz bana bakıyordu. Delirdiğimi düşünüp “Anahtarı seçtim.” diye sayıklayarak ağlamaya başladım ve ardından ikimiz de tren raylarının titremeye başladığını duyduk.

 


Kaynakça:

Kapak resmi: Octavio Ocampo, Marlena