Umutlarını yitirenler ve yarını korkarak bekleyenler için bir meşale.


 

Korkuyorum ve bilmiyorum. Bilmediğim için korkuyorum, korktuğum için hiçbir zaman bilemeyeceğim belki de. Bu imparatorluk ki geçmişte büyük kralların emirleri yankılanmış zindanlarında. O emirler binlerce gencin kanını akıtmış dereler gibi çağlayarak fakat yine de doymamış kanalizasyonlarında yaşayan fareler bu imparatorluğun. Gümüş renkli bir balık yüzmüş olsa bu kanalizasyonlarda, hiçbir okyanus silemez yüzgeçlerindeki kokuyu. Hiçbir mavi akıntı alıp sürükleyemez cansız gözlerine kazınmış korkuyu. Bembeyaz bir at dörtnala kaçmak istese buralardan, bastığı toprağın üzerinden kanlar sıçrar toynaklarına. Bataklık olmuş bu imparatorlukta ilerleyemez daha fazla, düşer beyaz gövdesinin üzerine ve pes etmiş bir şekilde yatarak bekler. Kimse gelmez yardımına o burun deliklerinden korkuyla ölümün buharlarını verirken. Kurtarmak isteseniz bile bir tanesini vicdanınıza yenilip, yanına gittiğinizde akbabaların tertemiz bıraktığı kemiklerini bulursunuz. Hemen çöker üzerine bu imparatorluğun umutsuzluğa sürükleyen gecesi. Güneş parlamaya utanır artık çamurla kaplanmış yelesinin üzerinde. O dev yıldız, sizin onun büyüklüğü yanında toz zerresinden küçük kalacak kalbinizin hiçbir zaman taşımadığı sancıyı saklar çekirdeğinde. Bundandır ki zindanların içi karanlıktır köşe bucak ve bundandır ki kralların emirleri yankılandıkça duvarlarının çatlaklarında ben keskin ve kısa süreli bir çığlık duyarım, sonra da soğuk zemine çarpan kan damlaların seslerini fakat göremem hiçbir zaman ışıklarını kaybeden gözleri.

 

 

Annemi biliyorum sadece bir de nöbetlerini değiştiren gardiyanları. Tanımak demek ise konuşmak, beraber ağlamak, hava buz gibi olunca birbirine sokulmak o zaman Babamı tanıdım sadece. Annemin ve gardiyanların kim olduğunu öğrendim fakat hiçbir şeyi ve hiç kimseyi görmedim. Kendimi de burada başladım tanımaya. Bu karanlık imparatorlukta. Babam yüzünden desem de aklım erinceye kadar, artık sayesinde diyorum. Babamın suçu emirleri dinlemek yerine şiir yazmaya çalışmak. Ne kadar basit değil mi? Öyle kralın sinirlerini oynatacak şiirler de değil. Hayallerini yazmak, hayallerini kağıda dökmek. Kısacası hayallerinin sesini dinlemek. Her sabah gardiyan içinde örümcekler gezen lapayı bize doğru ittirdiğinde Babam ilk önce böcekleri ayırıp onları kendi elleriyle çatlakların içine sokardı özgürlüklerine kavuşsunlar ve bu zindandan bir an evvel kaçsınlar diye. Bana yemeğimi yedirdikten sonra da ben uyuyana kadar konuşurduk. Ben küçükken zindanın köşelerinden çığlıklar yükseldiğinde sesini yükselterek neşeli bir şarkı söyler beni havaya atıp tutardı duymamam için. Bunun için gardiyandan bir kırbaç yerdi koluna her seferinde ama asla oturup dinletmedi bana kralın pisliklerini. Her zaman neşeli şarkılarını söylemeye devam etti. Günler böyle devam etti ve ben yürümeye başladım. İlk adımlarımı attığım yer paslı ve kanlı parmaklıkların olduğu taraftı. Babam uyurken, ayaklanıp birden ilerlemiştim gidebildiğim kadar. Ardından bir şeye çarptığımı ve düştüğümü hatırlıyorum ama çocuk merakı işte ya pes etmeden tekrar doğrulup tekrar gittim parmaklıklara doğru. Belki de tüm parmaklıklara tek tek çarptım alnımı sonra anladım ki bir türlü geçilmiyor buradan ileriye. İlk kez dokunduğum gün bu parmaklıklara ilk defa yürümeye başladığım gündü. İlk defa uzaklaşmak istediğim gün bulunduğum noktadan. Gerisin geri yürüyünce de duvarlara çarptım kendimi. Babamı o gün üzerine düşüp ben uyandırmışım. İlk defa neşeli şarkılardan ve acı çığlıklardan başka, garip bir ses duyduğum, tüm bu anıları dün gibi hatırlamama sebep olan ses, Babamın kalbinden ve akciğerlerinden yükselen gözyaşlarını ve sıcak havayı bastırmaya çalışma çabasının sesiydi. Oğlunun ilk yürüdüğü anı görememek değil de bu anı hiçbir zaman göremeyecek olmak muhakkak üzüyordu onu.

 

 

Zaman geçtikçe elbette deliriyordu Babam yaşlılığın da ona kattığı korku ve güçsüzlük yüzünden. “Gençken böyle değildim.” demeye başladı aniden. Bir daha da bırakmadı bu cümleyi söylemeyi. İlk başlarda ben de Babam da her bir göz ışıltısını kaybettiğinde zindanın öbür ucunda acı ve keskin bir çığlıkla, irkilip birbirimize sokulurduk ve Babam bana neşeli şarkılar söylerdi. Ardından alıştık biz de bu duruma. Artık ne neşeli şarkılar kalmıştı, ne de okunan şiirler Babam tarafından. Kabullenmiştik ve pes etmiştik. Emir veriyordu kral ve birileri ölüyordu yine, cesedi temizlemeye giden farelerin ayak sesleri insanın kulağının içini kazıyordu geceleri ve biz yanaklarımız zindanın soğuk zemininde uyumaya çalışırken, gözlerimizi kapatınca karanlığın yerini başka bir şeyin alacağını sanacak kadar aciz, kendi karanlığımıza sığınıyorduk.

 

 

Bir gün uyandığımda sadece kendi nefes alışımın ve ayak seslerimin kulaklarıma geldiğini fark ettim. Ölmüştü Babam. Belki de dayanamayıp intihar etmişti. Nereden bilebilirdim? Yakarışlarımı duyan gardiyanlar koşarak geldiklerinde hücremize ve gözlerime doğru tuttuklarında ışık saçan makinelerini, yaşadığım baş ağrısı ve acıyı size anlatamam. Babamın anlatıp durduğu Güneş bu olmalı diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Ben baş ağrısı, yürek sancısı ve korku ile boğuşurken bir el boğazımı sıkıp bağladı gözlerimi. Sonra kaldırdılar Babamın vücudunu, duydum. Bana emir verene kadar onlar, korkudan açamadım gözlerimi. Zindanın öbür ucundan boğuk ve tok bir ses duyunca anladım ki ana kapıyı kapatıp gittiler. Açtığımda gözlerimi yine karanlık vardı sadece ve ben Babamı onların mı yoksa kendisinin mi yoksa başka bir sebebin mi öldürdüğünü bulmak için gözyaşları içinde zindanın zemininde kan kokusunu aradım. Ellerimi sürterken korkuyla soğuk taşlara, sıcak bir kan damlası bulmanın korkusu yüreğimi öyle bir sarmıştı ki kendi kendime Babamın bana “en sevdiğim” dediği şiiri okumaya başladım onu yanımda hissedebilmek için.

 

 

Bu Dünya’nın hastalığı tüm hayalleri yok ediyor

 

Aptallar krallar, ruhu ortadan ikiye ayırıyor

 

Karmaşa için yarış, kitlesel bir tepki

 

İnsanın yüreğinin eksiliği, Ben uzaklaşıyorum çekirdekten1

 

 

Uzun zaman oldu Babam karanlıktan ayrılalı. Nereye gittiğini bilmiyorum, nasıl gittiğini de ama şimdilerde seviniyorum onun adına. Kendim için ise ne hissetmeliyim bilmiyorum artık. Karanlıklar İmparatorluğu’nda doğdum ben. Burada kralın dediği olur. Ne kadar çabalasanız da hayalleriniz için, kralın adamı değilseniz ya zindanda bulursunuz kendinizi yada farelerin midesinde. Öyle ya biliyorum bazılarınız bu yazdıklarımı okurken irkilecek, midesi kalkacak, anlamsız bulacak. Biliyorum bazılarınız kralın altın tacından yansıyan Güneş ışığına çevirmeyi tercih edecek gözlerini bu kelimeler yerine. Önemi yok. Sizin altınlarınız, sinir ile birbirine sürttüğünüz dişleriniz, çocuklarınıza biçtiğiniz elmas ışıltılı hayalleriniz zaten hepsi benim şu anda olduğum yerde, karanlıkta son bulacak. Güneşi görmedim ben evet ama Güneş’i görmeyi hep isteyeceğim. Sizin gözleriniz Güneş’e bakamasa da ben Güneş’i zihnimde istediğim renge boyayacağım. Buraya ışık girmez hiç, girmeyecekte zaten fakat buradan bir ışık doğuyormuş gibi hissediyorum artık. Babamın bana söylediği şarkılar ve şiirlerden başka hiçbir şeyim yok biliyorum. Sadece kelimelerim ve hayallerim var. O kelimeler öyle bir ışık ekti ki zihnime, gardiyanların ışık saçan makinelerinden daha çok ağrıtıyor başımı. Geçmiyor gözlerimi kapatınca canımın yanması. İçimde ve zihnimde beni yakan ne varsa biliyorum bu Karanlıklar İmparatorluğu’nu çıkaracak bir gün aydınlıklara.

 

 

Annemden hiç bahsetmedim size şimdiye kadar çünkü suçların en büyüğü onun. Bu yüzden onu en sona sakladım. Annem, Babama sevmeyi ve şiirleri öğretmiş. Babama küçükken kraldan güçlü kimse yok mu diye sorduğum zaman, “Olmaz olur mu hiç? Annen tüm imparatorlukların krallarından daha güçlü.” derdi. O zaman ben Annemi elinde kılıç ve kalkan ile hayal etsem de aklım ermeye başladıktan sonra anladım ki hiçbir silahı olmadan ve kimseye zarar vermeden Karanlıklar İmparatorluğu’nda işlenebilecek en büyük suçu işlemiş Annem. Hem sevmiş, hem hayal kurmuş fakat hepsinden de büyüğü, kadın doğmuş. Elbette anlatmadı bana Babam nasıl öldüğünü Annemin. Yine de biliyorum ben onun da bu zindanlarda öldürüldüğünü. Şimdi daha iyi anlıyorum artık Babamın neden her öldür emri ve kesik çığlık sesinden sonra histerik bir şekilde bana neşeli bir şarkı söyleyip benimle oynadığını.

 

 

Eminim benim gibi yeraltında olan sayısız zihin hayal kurmaya korkuyor kralın kanunları ve acımasızlığı yüzünden. Altın! diye bağırıyor kral salyalar saçarak. Altın! Altının varsa gidersin başka imparatorluğa! Altının varsa ver bana düşme burada zindanlara! Adamlarına ve yandaşlarına öldürün ve ölün diye bağırıyor. Kin kusun, birbirlerine düşürün diye emirler veriyor. Beyaz yeleli, dörtnala koşmak isteyen atlar ve maviliğinin içinde huzur bulmak isteyen balıklar ölüyorlar ardı ardına. Lakin biliyorum artık adım gibi. Tacının altına gizlenenler korkuyor en çok. Hayal kurmaktan çekinmeyenlerden korkuyor krallar. En karanlık anda bile gözlerini sonuna kadar açarak neşeli şarkılar söyleyen ve oyun oynayanlardan korkuyorlar. İçini yaksa bile zihninde taşıdığı ışık karanlıkta yaşadığı için, Güneş’i istediği renge boyayabilecek olanlardan korkuyorlar. Ben de öldürüleceğim veya öleceğim bu zindanlarda belki de ama Babam gibi gençken farklı birisi olduğumu sayıklayarak değil, gökkuşağının tüm renklerini kan akıntısına karşı yüzmek isteyen balıkların pullarına yansıtarak.

 

 

Bir gün ben de buranın kanalizasyonlarından okyanusa dökülüp akıntıyla maviliklere sürükleneceğim bilinçsiz ama hayal kurmaktan korkmayanlar bir gün tüm okyanusları taşırdığında, Karanlıklar İmparatorluğu’nun lekesinin dünyadan silindiğini bileceğim şüphesiz.

 

hakan karagöz


Kaynakça:

Kapak Resmi : The Whisper of Darkness – Wojciech Siudmak

1:  Vacuity – Gojira