Algı ve bilinç bağlamında gerçeklik kavramı irdelenerek kaleme alınmış, harikulade bir bilim metni.


Biz insanlar, sahip olduğumuz duyularımız ve duyularımızın sınırlarından ötürü doğanın sadece bir bölümünü deneyimleme ve yorumlama imkanına sahibiz. Bu sebeple doğanın gerçek yüzünü anlayabilmek için kavramlara ve araçlara ihtiyaç duyuyoruz. Teknolojik gelişmeler tam da bu noktada işimizi kolaylaştırıyor, bilgi dağarcığımızı geliştiriyor ve farkında olmadığımız durumlar hakkında haberdar oluyoruz.

 

Tüm canlı ve cansız, mikroskobik ve kozmik yaşam biçimleri matematik kanunlarıyla ve gelişigüzel görünen değişmezler ile yönetilir. Bu durum bir soruyu ortaya çıkarabilir. Eğer evren tamamen belli kurallar ve kanunlar tarafından yönetiliyorsa yeterince güçlü bir bilgisayar tamamen benzeri bir durumu kolaylıkla sağlayamaz mı? “Bugünkü bilgisayar gücüne bakıyorsunuz ve bilgisayar içinde bir dünya programlayabilirim diyorsunuz. O zaman gelecekte sahip olacağınız daha da yüksek bir bilgisayar gücünü düşünün. Bu sayede özgür iradesi olan karakterler yaratabilirsiniz. Ve dünyayı yönetecek yasaları da programlayabilirsiniz.diyor Neil deGrasse Tyson. Gelecekte de evreni simüle etmek mümkün olabilir. Peki bu bir olasılık ise daha önce olmadığını nasıl bilebiliriz? Gerçekliğimiz aslında çok daha gelişmiş bir medeniyet tarafından kurulmuş muazzam detaylı bir simülasyon olabilir mi? Ya yaratan değil ama yaratılan isek?

 

Oxford Üniversitesi’nden İsveçli felsefe profesörü Nick Bostrom, 2003 yılında “Bir Bilgisayar Simülasyonunda Mı  Yaşıyorsunuz?” adlı bir makale yazdı. Bu makalede kendisi kesinlikle bir simülasyonda yaşadığımızı söylemese de bunun çok yüksek bir ihtimal olduğundan söz ediyor. Ve bunu da şu şekilde açıklıyor:

 

1. Evrendeki uygarlıklar yüksek kalitede bir simülasyon yaratacak seviyeye gelemiyorlar.                                            

2. Yüksek kalite bir simülasyon yaratacak seviyeye geliyor fakat simülasyon yapmakla ilgilenmiyorlar.                                                                                              

3. Neredeyse kesinlikle bir simülasyondayız.

 

Bu bir teori olduğundan bazı varsayımların doğruluğunu kontrol etmek durumundayız. Öncelikle bilinci simüle etmek mümkün olmalıdır. Bilincin ne olduğunu kimse bilmese de beyni simüle ederek bilince ulaşacağımızı düşünelim. Beyinler oldukça karmaşık yapılardır. Beynimizde saniyede 1020 operasyon yapıldığı düşünülüyor. Fakat biz tüm insanlık tarihini bir kerede simüle etmek istiyoruz. 1 yıl 30 milyon saniye içerir. Ortalama 50 yıl ömrü olan 200 milyar insanı simüle etmek için; 30 milyon saniye x 50 yıl x 200 milyar insan x 1020 işleminin sonucu kadar operasyon yapabilecek bir aygıt gereklidir. Bu durumda teknolojik ilerlemenin yakın bir tarihte durmayacağını da kabul etmemiz gerekir. Günümüzde böyle bir işlem yapabilmek için Matruşka Beyin denilen ve bir yıldızın etrafını nano bilgisayarlar ile kaplayarak enerjisini kullanmaya yarayan mega bir yapı tasarımı yapılmıştır. Geleceğin ileri teknolojilerinde bu yapı daha da küçük bir şekle dönüşmüş olabilir. Ayrıca bu seviye gelişmiş uygarlıkların birbirlerini ve kendilerini yok etmiyor olmaları ve tabi ki de bunların dışında simülasyon yürütme fikrine sahip olmaları gereklidir. Eğer bunlar sıra dışı olarak gözüküyorsa simülasyon teorisinin doğruluğundan neredeyse emin olan Elon Musk’ın dediği gibi daha otuz yıl öncesine kadar bilgisayarda Pong oyunu oynanıyordu.

 

 

Video oyunlarındaki karakterler bir dizi belirleyici kurallar ile sınırlıdır. Oyundaki bir karakter, bir katı maddeden değil bir dizi koddan oluşmasına rağmen duvardan geçemez. Bu kodlar neyin katı olup olmadığını belirler ve adı yine de duvardır. Eğer kendi yaşadığımız dünyayı düşünürsek, bizim duvar dediğimiz nesne, belirli bir şekli oluşturmak için atomik olarak programlanmış  atomlar topluluğundan oluşur. Böylece elimize duvar gibi görünen ve duvar gibi hissedilen bir şey geçmiş olur. Bir oyunda duvarı oluşturan kodları göremediğimiz gibi kendi yaşadığımız dünyadaki duvarı oluşturan mikroskobik parçaları da göremiyoruz. Dünyamızın tasarlandığı biçim yüzünden belli bir şekilde davranmasını bekliyoruz. Bunun programlanmış yapay sınırlardan değil, fiziksel bir şeylerden olduğunu düşünüyoruz.

 

Evimize bir misafir geldiğinde nasıl gelir? Misafiri evinden çıkarken veya yolda yürürken görür müyüz? Zaman geçer ve evimizdedir. Bu bir dünya algısıdır. Yapısı ve ayrıntılarının düzenleniş şekli bir araya gelerek bir dünyanın varlığına işaret eder ve izleyicinin bu dünyaya ait ayrıntılardaki eksikleri, kendilerine verilen ayrıntılar ile tamamlamalarına neden olur. Dünya algısı, şeylerin nasıl olması gerektiğine dair bu varsayımlar, simüle edilmiş bir gerçekliğin işlenmesini sağlar. Simülasyonda her şeyin ekranda görünmesi, her şeyin simülasyondaki herkes için aynı anda var olması gerekmez. Belki de evrenin genişliyor ve büyüyor olmasının nedeni yüklenmesinin henüz tamamlanmamış olmasıdır. VR teknolojisini düşündüğümüzde karşıya bakıyorsak arkamızda kalanların oluşturulması gerekli değildir. Bunlar gerçeğe dönüşmemiştir. Başımızı arkaya çevirene kadar da gerçeğe dönüşmez. Bir şeyin bakmadığımız sırada var olduğunu nasıl bilebiliriz? Bu solipsizmin (bencilik) teknolojik versiyonudur. Yani kesin olarak yalnızca insanın kendi zihninin varlığından emin olabileceği fikri.

 

 

Sanal gerçeklikle gördüğümüz şeyin gerçek olmadığını biliyoruz fakat duyularımız ve zihnimiz gerçek ve buna uygun tepkiler veriyoruz. Bu nedenle de içinde yaşadığımız hayat bize gerçek görünüyor çünkü yalnızca bu hayatı biliyoruz. Ancak bu simüle edilmiş evreni programlamış kişiler için gerçeklik çok daha farklı olabilir. Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi. Platon doğdukları andan itibaren zincirlenmiş ve karşısındaki duvar haricinde herhangi bir yere bakması yasak olan bir tutsak hayal eder. Görebildiği tek şey doğrudan şahit olmadığı, arkasında bulunan ateş nedeniyle duvara düşen gölgelerdir. Duyduğu sesleri bu gölgelerden geliyor zanneder. Bildiği tek şey budur ve bu yüzden onun için gerçeklik bu gölgelerden ibarettir. Hayatı boyunca başka bir şey deneyimlemediği için dış dünyaya ait bir kavrayışı bulunmaz. Eğer bu tutsak, bir gün bir şekilde mağaradan kaçacak olsa gördükleri karşısında o kadar şaşıracak, kafası karışacak ve dehşete düşecektir ki tekrar mağaraya dönüp kendi gerçekliğinin rahatlığı ile yaşamayı tercih edecektir. Biz de bu hikayedeki tutsak gibi kendi gördüklerimizin gerçek olduğuna inanıyoruz. Peki yanılıyorsak?

 

İçinde bulunduğumuz durumun gerçek mi simülasyon  mu olduğuna karar verebilmemiz ile ilgili güçlük, profesör David Chahners tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Elde ettiğimiz herhangi bir kanıt da simüle edilmiş olabilir. Philip K. Dick’in dediği gibi: “Sahte gerçeklikler sahte insanlar yaratır.  Şempanzeler ile aramızda genetik olarak sadece 1.23 fark ve aramızda böyle bir uçurum varken, bizden 1.23 farkı olan ve daha gelişmiş bir ırkın neler yapabileceği düşüncesi gerçekten de simülasyon teorisini doğrulayabilir. Belki de çok gelişmiş bir oyunun sanal karakterleriyiz. Kim bilir?


Kaynakça:

  • Kurzgesagt – In a Nutshell, 2017, Is Reality Real? The Simulation Argument
  • Vsauce3, 2017, Are You In A Simulation?
  • Vox, 2016, Why Elon Musk Says We’re Living In A Simulation
  • TED-ed, 2019, Are We Living In A Simulation?
  • Nick Bostrom, 2003, Are You Living In A Computer Simulation?
  • Evrim Ağacı, 2019, Simülasyon Teorisi: Bir Simülasyonda mı Yaşıyorsunuz?