Hatırlatılan kavramlar ve kelimelerin yanında unutulan bir ruh.


 

 

“Hürriyet” ve “özgürlük” kelimeleri birbiri yerine kullanılan iki kavram. Günümüzde özgürlük kelimesi kendine daha çok yer buluyor denilebilir. Bunun nedeni konuşma dilinin zaman içinde Arapça, Farsça kelimelerden arındırılması değil bu iki kavramın farklı manalar içermesinden ileri gelir. “Hürriyet”,  hür kelimesinden gelen Arapça kökenli bir sözcüktür. Kendinden üstün bir kuvvetin boyunduruğu altında bulunmama, köle ve esir olmama haline deniyor. Fransızca karşılığı “liberté” olan “özgürlük” kelimesi ise serbestlik, serbestî, bir kısıt veya şarta bağlı olmama durumunu ifade eder. Hür olmak, ferdin ya da genel bir ifadeyle toplumların kendi seçimiyle oluşan bir karardır. Hürriyet talep edilmez; elde edilir. Kişi kendinden vazgeçerek hürlüğün elde edilmesi için bir bedel öder. Özgürlük ise talep edilen bir şey olup kişinin kendini rahat hissedeceği, çıkarlarına uygun şekilde davranabileceği bir serbestiyete kavuşmasıdır ve serbest piyasa ekonomisi ile birlikte daha çok kullanır hale gelen bir kavramdır. Öncelikle, konunun özünden uzaklaşmama maksadıyla iktisadi terminolojiye çok girmeden, kısa bir tarihsel süreç içerinde İktisadi Liberalizm üzerinden özgürlük kavramını ele alalım.

 

 

İngiltere’de Merkantilizmin ve Fransa’da Fizyokrasinin etkilerinden sonra yavaş yavaş liberal düşünceler gelişmeye başlar. 1776’da Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” adlı kitabı yayınlanır. Smith’in bu kitapta ekonomik liberalizmi benimsediği açıkça görülür. Düşünceleri “laissez faire” (bırakınız yapsınlar) ilkesine uygun olmuştur. Fakat “ticari toplumun paradokslarını” da görmüş ve ifade etmiştir.

 

“Smith, Locke’un siyasi liberalizmini kendi ekonomik liberalizmi ile birleştirmiş ve ticari bir toplumda özel teşebbüsün, kâr motifi altında ve hükümet sınırlamalarına karşı nispi bir özgürlük içinde sanayi devriminin teknolojik imkânlarını kullanacağını öne sürmüştür. Ancak Smith, Ulusların Zenginliği’nde rasyonalize ettiği ticari toplumun birçok kusurla dolu olduğunu da görmüştür.”

 

“Smith, Ahlaki Duygular kitabında, kişi özgürlüğünün iki sınırı olduğunu ve bunlardan birinin çevrenin onayı diğerinin de kişinin vicdanı olduğunu belirtmiştir. Liberal bir ekonomide iş adamlarının eleştirilen eğilimler içinde olabilmesi bu gibi kimselerin kişisel özgürlüklerini diğer kişiler aleyhine genişlettiklerini gösterir. Böyle bir eğilim çevrenin onayını kazanamayacağı gibi objektif bir vicdani değerlemeye tabi tutulursa, kişinin kendisi tarafından da onaylanmayacaktır.”

 

1780’lerde Endüstri Devrimi, teknik bilgi olarak daha ileride olan Fransa’nın aksine ilk İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi bu devrimin aslında çok da bilimsel ve teknik ilerlemelerden kaynaklanmıyor oluşudur. Tek etken İngiltere’de “özel kâr ile ekonomik gelişmenin bir devlet politikası olarak kabul ve teşvik edilmesidir.” 1850’lere gelindiğinde artık İngiltere’de makineleşme süreciyle beraber köleler işçilere dönüştürülür. Bir işçi sınıfı oluşur. Endüstri devrimiyle birlikte yeni bir evreye giren kapitalizm, 19. yüzyılın sonlarına doğru sömürü biçimini giderek hissettiren bir hal alır. Özel sektörün ayrıcalıklarını korumak adına mülkiyet hakkı, özel sektörün ayrıcalıklarını devletin koruması ve piyasanın işleyişine müdahale etmeyen bir devlet anlayışının söz konusu olduğu bir dönemdir. Bundan en çok işçi kesimi etkilenmektedir. İşçilerin ağır ve uzun çalışma saatleri, siyasi ve sosyal hakları olmadan çalıştırılmaları gibi durumlar tepkilere neden olmakta, düşünürler ve teorisyenler tarafından ele alınan çalışmalar ortaya konulmaktaydı. Bu çalışmalar sonrasında Karl Marx tarafından sistemleştirilecek ve kapitalizme karşı eleştirileri yoğunlaştırarak sosyalizm kuramına katkı sağlayacaktır. 1929 Büyük Buhranı ile kapitalizm krize girer. Fakat buhran sonrası Keynes’in getirdiği çözümlemeler ile birlikte kapitalizm kendini yeniden üretir. Yeni bir forma bürünür ve artık sosyalizmin yönelttiği eleştirilere de bir cevap niteliği taşıyan, çalışanların ve işçi sınıfının sıkıntılarını hafifletecek yeni sosyal politikalar uygulanır. İnsan hakları, bireysel özgürlükler, demokrasi gibi kavramlar da bu sürecin ilerleyen zamandaki parçaları haline gelmiştir.  Bu çalışan kesimin fiziksel sıkıntılarını belki hafifletmiştir, eskiye göre bir çeşit konfor sunmaktadır ancak birer “tüketim kölesi” olmaktan onları kurtaramamıştır. “Kafası jöleli köleler” ifadesini bu durumu en iyi anlatan tamlama olarak nitelemek yanlış olmaz. Adam Smith ve çağdaşlarının döneminde bireysel çıkar güdüsüyle elde edilen faydanın, birey farkında olmasa bile toplumsal faydayı da getireceği düşüncesi hâkimdir. Bugün ki dünyada insan ile insan ya da insan ile doğa arasında yaratılan tahribatın altında kişisel çıkar, bireysel fayda, her şeye sahip olma içgüdüsü ile oluşan aşırı talep, doğanın sınırlarını aşan aşırı üretim ve bununla birlikte gelen ülkeler arası ekonomik yarış yatar. Kişisel çıkarı ön planda tutan birey, bir parçası olduğu doğaya ve kendi türüne vahşice saldırmaktadır.

 

Materyalist bir anlayışla, iktisat bilimini felsefe ve sosyolojik bağları ile bir bütünlük içinde değerlendirmeden teori ile sınırlandırarak bir takım olguları sadece fayda maksimizasyonu ve bireyin rasyonalitesi ile açıklamak, “İnsanın haysiyeti neresindedir?” sorusuyla yüz yüze gelemeyenlerin çağından geçerken bizi bulan yaraların en açık ifadesidir. İnsanı ve toplumu, matematiksel ve istatistikî veriler ile yorumlamak sosyal bir bilime yakışmamaktır.

 

Besim Dellaloğlu’nun Benjamin ile ilgili oluşturduğu derleme kitapta şu sözler geçmektedir.

 

“Kimse on dokuzuncu yüzyılda Marksizm’in eleştirdiği hayatlardan daha iyi hayatlar yaşadığını düşünerek kendini kandırmasın. Evet, artık daha az çalışıyoruz, hafta sonu tatilimiz, yıllık iznimiz, sosyal güvencelerimiz, emeklilik ve sağlık sigortalarımız var. Yani bedenimiz düzen tarafından el üstünde tutuluyor. Ama ruhumuz, vicdanımız, yüreğimiz aklımız artık bize ait değil.”

 

Yirmi birinci yüzyılda konforu seçen ferd, bireysel özgürlüklere sahiptir ve yeni özgürlük talebinde de bulunabilir. Ancak artık ruhunu, vicdanını ve aklını kaybetmiştir, hür değildir. Dolayısıyla tarihsel sürece eğilerek baktığımızda hürriyet ve özgürlük kelimeleri aynı anlamı karşılamamaktadır. Felsefi yönden bu iki kavram yine ele alınabilir ancak bu farklı bir yazının konusunu oluşturacaktır.

 


 

Kaynakça: 

Savaş, V. F. (1997) İktisadın Tarihi. İstanbul: Liberal Düşünce Topluluğu

Dellaloğlu, B. F. (2013) Benjamin. İstanbul: Say

“Kafası jöleli köleler” tabiri Doç. Dr. Metin Saraçoğlu’na aittir.