Taha Tanrıkulu’ndan, yaşamaya ve tercihlere dair farklı perspektifler sunan; soğuk, karanlık ve bir o kadar da aydınlatıcı bir kısa hikaye.


 

Yağmurlu bir sonbahar akşamı, uzun zamandır görüşmediğim üç arkadaşımla buluşmak için sözleştiğimiz kafeye gittim. İçeri girdiğimde etrafa baktım. Henüz gelmemişlerdi. Bu oturacağımız masa seçimini benim yapacağım anlamına geliyordu. Duvar kenarlarındaki masaları kontrol etmeye başladım ve bir tane boş masa gördüm. Sırtımı duvara verecek şekilde oturdum. Bu şekilde oturmak bana güven veriyordu. Kendime kahve söyledim ve arkadaşlarımı beklemeye başladım. Amerikan, İtalyan ve Japon olan arkadaşlarım sırasıyla geldiler. Kısa bir selamlaşmanın ardından onlar da kendilerine kahve söylediler. Hal hatır sorma gibi konuları hızlıca geçip daha derin konularda konuşmaya başladık. Konuşma ilerledikçe sohbetin derinliği ile birlikte içtiğimiz kahvelerin sertliği de artmaya başladı. Ne de olsa görüşmeyeli uzun zaman olmuştu. Konuşacak çok konu vardı. Gece uzundu.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde, muhabbet denizinde yüzmek yerine daha derinlere dalmaya karar verdiğimiz bir anda, konu ölüm ve intihara geldi. Japon arkadaşım konuşmaya başladı. Diğerleri arasında ilk söze girenin o olması şaşılacak bir durum değildi. Ne de olsa kendisi birkaç kez ve farklı şekillerde intihara teşebbüs etmiş fakat her nasılsa hepsinden sağ kurtulmuştu. Zor bir çocukluk geçirmişti. Alkol ve uyuşturucu bağımlısıydı. Biraz düşündükten sonra “İnsanın yaşama hakkı olduğu kadar ölme hakkı da olmalıdır.” diye cevap verdi.

 

Daha sonra İtalyan arkadaşım “ Yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka bir şey değildir. Bunu başaramadık mı bizi bırakıp giderler.” diyerek söze başladı. “Ve belki de yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır.” Kendisi oldukça yalnız biriydi ve mutsuz olduğunu biliyordum. Bire bir sohbet ettiğimiz ve birbirimize dertlerimizi anlattığımız bir gece bana, bir keresinde kendisini yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturduğundan bahsetmişti. Bana, her şeyi çok fazla düşündüğümü söylemiş, “Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.” demişti.

 

İtalyan arkadaşımın bu sözleri üzerine Japon arkadaşım “Yaşamım utançlarla doludur. İnsan yaşamının ne olduğu hakkında bir fikrim yok.” şeklinde bir karşılık verdi. Bir süre sessizlik oldu. Bu sessizlikten faydalanarak biten kahvelerimizin yerine yenisini söyledim. Ardından İtalyan arkadaşım şu sözleri sarf etti: “Biz acı çekerken acımızın çemberinin dışında mutluluğun var olduğuna inanırız. Acı çekmediğimiz zaman mutluluk diye bir şey olmadığını biliriz. Bu yüzden de katlanacak bir acımız yok diye daha büyük bir hüzün duyarız. Ve bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu, onun acı çektiğine inanmamaktır.”

 

Bu sırada kahvelerimiz geldi. Kahvesinden bir yudum alan ve konu hakkında şimdiye kadar sessiz kalan kronik depresyon hastası olan Amerikalı arkadaşım söze başladı: “Fiziksel acı sahibi bir kişi nasıl bu acı dışında hiçbir şeye dikkatini veremiyorsa, klinik depresyondaki bir kişi de etrafındaki herhangi bir nesneyi ya da kişiyi kendisini saran ver her bir hücresini sindiren bu acıdan bağımsız olarak algılayamaz. Her şey problemin bir parçasıdır. Ve de çözümü yoktur. Tek kişilik bir cehennemdir.”

 

Ve devam etti: “Depresyon denilen, kendini öldürmeye kalkışan kişilerin bunu yapmalarının nedeni umutsuzluk klişesi veya hayatın getirileri ve götürüleri denk değil tarzı soyut düşünceler değildir. Ölümün birden cazip görünmesi de değildir kuşkusuz. Yanan yüksek katlı  bir binada mahsur kalan kişi en sonunda nasıl pencereden atlıyorsa, gözle görülmeyen ıstırabı katlanılamaz bir seviyeye gelen kişi de kendini aynı şekilde öldürür. Pencerelerden atlayan insanlardan şüpheniz olmasın. Onların çok yüksek bir yerden düşme korkuları ile sizin ya da benim aynı pencerede durup manzaraya baksak hissedeceğimiz eşdeğer büyüklüktedir. Yani düşme korkusu değişmez. Burada değişken olan ise diğer korkudur, ateşin alevleridir. Alevler oldukça yaklaştığında iki korku içinden düşüp ölmek olanı nispeten daha az korkunç hale gelir. Mevzu düşmeyi isteme değildir, mevzu alevlere duyulan korkudur. Durum böyle iken aşağıda kaldırımda duranlardan hiç kimse yukarıya bakıp yapma veya dayan diye bağırmaz. Atlama gerekçesini anlayabilirler. Aslında hayır. Düşmenin ötesindeki dehşeti gerçekten anlayabilmeniz için bizzat mahsur kalıp alevleri hissetmeniz gerekir.”

 

Akrep ile yelkovanın nerede olduğunu hatırlamadığım bir zamanda kalkmaya karar verdik. Birbirimiz ile vedalaştıktan sonra yanlarından ayrıldım. Birlikte geçireceğimiz ve birbirimizi göreceğimiz son gecenin bu olacağını nereden bilebilirdim. Önce Japon arkadaşımın ölüm haberi geldi. Sevgilisi ile birlikte evinin yakınlarındaki bir nehre atlayarak intihar etmişlerdi. Daha sonra İtalyan arkadaşımın ölüm haberi. “Sözler değil, eylem.” notunu bırakıp kendini asmıştı. Ve son olarak Amerikalı arkadaşımın da ölüm haberini aldım. O da kendini asarak yaşamına son vermişti. Halbuki kendisi şu sözleri söylemişti: “Nasıl düşünmek gerektiğini öğrenmek aslında neyi nasıl düşünmemiz gerektiğini kontrol etmeyi öğrenmektir. Ancak klişeleşmiş olsa da şunu asla unutmayalım; düşünce iyi bir hizmetçi, kötü bir efendidir. Yetişkinlerin çoğunun kendilerini başlarından vurarak intihar etmesi tesadüf değildir. Böylelikle kötü efendilerini vurmuş oluyorlar. Bu intiharların çoğunda gerçek olan şu ki, aslında tetiği çekmeden çok önce zaten intihar etmiş oluyorlar. Ne kadar üzücü.”

 

Üçü de istemeyerek geldikleri bu Dünya’dan isteyerek ayrıldılar. Ben ise hala hayattayım.

En azından şimdilik.