Uzun bir tramvay yolculuğundan sonra Cihangir’deki mütevazi evimden asistanım Burak’la beraber Bağcılar’ı teşrif ettik. Burası, yeni jenerasyonun favori semtiydi. Kendine özgü şarkıları şiirleri hatta oturuşuyla Bağcılar merakımızı cezbediyordu.

İstanbul’un bu nezih semtine geldiğimizde bizi daha önce hiç görmediğimiz bir estetik anlayışıyla yeniden tasarlanmış ve bu semtin jargonuyla modifiye edilmiş yerli üretim araçlar karşıladı. Egzosları diğer araçlara nazaran daha gürültülüydü ve arabaların içinden gelen müzik bizim semte dair merakımızı arttırırken heyecanımıza heyecan katıyordu:

“Burası bağcılar Welcome to cehennem…”

 

 

Bu tarifsiz ezgi uzaklaşan arabalarla kulağımızdan silinse de gezimizin ilerleyen saatlerinde kendini hatırlatacaktı.

Buranın insanı çok sıcak kanlı ve gözleriniz onların gözlerine değdiğinde siz gözlerinizi kaçırana kadar size odaklanıyorlar. Bu odaklanış, bir aslanın bir ceylanı süzüşünden tutun da Fatih’in İstanbul’a yahut Ferhat’ın Şirin’r bakışı gibi… Sizin için dağları cebindeki kelebekle oyar bu güzide gençler. Ya da sizi oyar. Bu durum bakışınızın uzunluğuna bağlı.

İlginç saç şekilleri ve bu saçların envai boyayla renklenmiş haline yine ilginç yürüyüşleri eşlik ediyor. Kısa yürüyüşümüze Bağcılar Merkez Parkı’nda ara veriyoruz. Bu park, çocuklar için orta yere serpiştirilmiş bir kaç salıncak ve kaydırakla süslenmiş fakat burada ilgimizi çeken, parkta hiç çocuk olmayışı. Tahminen 18-25 yaş aralığındaki delikanlılar, salıncaklara çömelir vaziyette oturmuş, arkadaşlarının şiddetli tekmeleriyle keyifle sallanıyorlar. Saçları gerek şeklinden gerek renginden horoz ibiğine benzeyen başka bir delikanlı da eşofmanlarının üzerine giydiği siyah blazer ceketle kendi tarzını yaratmış ve kaydıraktan gene çömelerek kaymaya çalışmakta.

Bu arada sigara içiyorlar. Bu çocuk ruhlu delikanlıların sigarayla zehirlenmesi bizi derinden üzse de, aynı sigarayı bir kaç kişi, sırayla içmeleri, buradaki arkadaşlık olgusunun diğer semtlerdekinden çok çok üstün olduğunu bizlere gösterir nitelikte.

Sigaralarından bize de ikram ettiler elbetteki geri çevirmedik. Biraz büyükçe olan bu sigara konik bir biçimde sarılmıştı ve çok yoğun bir dumanı vardı. Bir nevi karşılamaydı, bir “hoş geldiniz” deyişti kendi dillerinde bu sigara. Bir barış çubuğu, bir gönül hediyesiydi. Sigarayı içtikten sonra dağıldılar. Bu erken veda bizleri üzmüştü. Arkalarından el salladık. Gülüştüler. Canımız hiç olmadığı kadar bisküvi çekmişti. Mümkünse bol şekerli. Asistanım Burak bisküviyi ben alayım üstadım diye bolca ısrar etse de bu münakaşayı ben kazandım ve bisküvi almak için en yakın dükkana doğru yürüdüm. Sanki yürümüyor da uçuyordum. Öyle güzel bir semt ki Bağcılar. Rengarenk… Cıvıl cıvıl… Dilime dolanan bir şarkı vardı yürürken:

“Dumanlı dumanlı oy bizim eller…”

Sanırım parktaki gençlerin ikramı beni çok etkilemişti. Birden bir adam çıktı karşıma orta yaşın biraz üzerinde, üstünde çok eski, yıpranmış fakat tertemiz ve kendine oldukça bol gelen siyah bir takım elbise, tepesi seyrelmiş beyaz saçları, kirli sakalı, sarkık göz torbaları, kanlanmış gözleriyle dikildi karşımda. Bir şey söyleyecek gibiydi. Ben de sanki bunca yolu bu adamı dinlemek için gelmiş bir müritcesine saygıyla durdum. Vaziyet aldım. Dinlemeye hazır olduğumu başımı hafifçe eğerek anlattım. Gözlerini gözlerime dikti ve konuştu:

Bizleri tuvalete götürecek olan bu hesaptır! Bu hesap Bayburt için, Bayburt’ta yapılmıştır! Oyunlara gelmeyelim. Ve gitti…

O ara gözlerimi bulutlara çevirdim. Ben kimdim? Ne arıyordum burada? Hah bisküvi!


Bisküviyi aldıktan sonra yürürken yarısını mideme indirdim. Ve nihayet Burak’ı bıraktığım yerde, Bağcılar Merkez Parkı’ndaydım. Burak parkta yoktu. Son kez oturduğumuz banka baktım. Yerde Burak’ın kırılmış gözlüğü vardı. Telefonumdan Burak’ı aradım uzun süre çaldı. Biraz evvel dinlediğimiz müziğe benzer bir müzik eşliğinde kabaca ve tırtıklı bir ses konuştu:

 

 

-Ne var?

-Burak’la görüşecektim.
-Burak kim hemşerim. Nerden arıyorsun sen?
-İstanbul’dan arıyorum. Ve bu Burak’ın telefonu eminim.
-Burası Bağcılar aslanım. Aradığın (çok afedersiniz) lavuk Bağcılar Araştırma’da bir daha arama!

Kapandı telefon. Ürpermiştim. O ara bir patlama sesi duydum. Telaşla etrafıma bakınsam da kimsenin benim kadar telaşlandığını görmedim. Hastaneye gitmem gerekiyordu.


Burak kalçasından bıçaklanmıştı. Parka gelen başka gençler barış çubuklarını Burak’a ikram etmişler, sonrasında, “Bedava mı ulan bu?” Deyip, Burak’a ceplerinden çıkardıkları “Kelebeği” hediye etmişlerdi. Ne kadar hayvansever insanlar… Burak’ın bu cömert ve misafirperver insanlara takındığı bu bencilce tavır beni şaşırtmıştı. Sağolsunlar Burak’ı hastaneye bırakmayı da ihmal etmemişlerdi.

Son söz olarak. Bağcılar, rengarenk ambiansı, kendine has müziği, dansı, doğası ve buranın yerlileri “apaçiler” ile İstanbul’umuzun bambaşka bir rengi. Bir dahaki yazıda başka bir semtte görüşmek üzere. Gidelim gezelim efendim. Sağlıcakla…