I. Dünya Savaşı sırasında birçok Avrupalı sanatçı bu karanlık ve insan öğütücü savaşın etkisi ile birlikte kavramların ve insanları bir arada tutan değerlerin içlerinin boşaldığını ileri sürerek sanatta muhalif bir tavır takınmışlardır. Bu savaşın Dünya’yı yeni maddi paylaşımlar adına bölüşmek için yapıldığını ve bu paylaşımların burjuva güdümlü olduğunu düşünen Dada, bir anti-sanat akımı olmuş ve sanatta estetiğin yerini düşünceyi koyarak, yaşamın “hakikatini” keşfedebileceğini irdelemiştir. Dadaistler sosyal ve kültürel alanda toplum düzeyinde bir yıkım hedeflemişler ve bunu da yıkıcı sanatlarında yansıtmışlardır. Bu yıkımda sanatın geleneksel her biçimine tepkiselliğini belirten Dada, elit düşünceden köklenen sanat eserlerine karşı söylemlerin baş gösterdiği fakat bu karşı söylemin çıkmazı nedeni ile kendi kuyruğunu ısıran bir yılanın kötü kaderini yaşamış, sanat bağlamında gereksiz bir devrimin denemesidir.

 

Bu kıyım yapan dünya savaşının insanın rasyonelliği nedeni ile doğduğunu savunan Dadaistler, rasyonelliğe karşı gelişigüzelliği ve doğaçlamayı savunmuşlar ve protest sanat eylemlerinde bir akıl- dışı alanı düşündürtmeye çalışmışlardır. Hayatta, insan aklının ulaşabileceği fizik kanunları gibi olgusal gerçekler elbette vardır. Olgusal gerçekler bir kesinlik belirtir çünkü insanın rasyonalite üzerine inşa ettiği medeniyet için olgusal gerçekleri araştıran pozitif bilimler çok önemli temel taşlarıdır. Pozitif bilimlerin kesin olarak belirttiği olgusal gerçekler de insanlık yani medeniyet tarafından kabul edilir. Diğer yandan sanatta bir hakikat aramak bireysel ve ruhsal bir fanteziden öteye geçemez. Çünkü sanat eseri ne kadar estetik kaygı veya düşündürme kaygısı ile yaratılmış olursa olsun, onu algılayan her izleyici için farklı bir hakikat içerir. Hayatın kaotik ve belirsiz akışını algılayan sanatçının, eseri yaratım sürecini tamamlamasının ardından eser, yaratıcısı olan sanatçı ile tüm bağlarını koparır. O, artık tek başına var olmakta olan ve her algılayıcıda farklı anlamlandırmalar yaratabilecek bir “şeye” dönüşmüştür.

 

Fountain (Çeşme), Marcel Duchamp, 1917

 

Bu kadar sonsuz bir etkiye sahip olan sanat eserini sadece bir mesajı düşündürme kaygısı adına gelişigüzelliğin ve doğaçlamanın kılıfına sığdırmaya çalışmak, gereksiz bir devrimin çabasıdır. Duchamp’ın Çeşme isimli eseri ne kadar sanat ve yaşam arasındaki sınırları kaldırma amacı düşünülerek ortaya atılan bir fikrin ürünü olsa da, onun hayattaki hazır nesneleri sanatsal bir karşı duruş sergilemek adına sanat olarak lanse etmesi sanatın yaratıcısından koparak bir “şeye” dönüşmesini engeller ve onu sadece sanat bağlamında verilen basit bir mesaja dönüştürür. Sanatçının verdiği mesajın bir “şeye” dönüşmesi söz konusu değildir. Dada’nın “elit” olarak gördüğü, tekniğin ve estetik kaygının göz önünde bulundurularak yaratılan sanat eserleri ancak kendi içlerinde yer alan bu bilinmezlik ve kesin – mesajsızlık ile bu etkiyi yaratabilir.

 

Dadaistlerin bir anti-sanat mesajı vermek isteyen kesin hedefleri, onları hep aynı amaç için üreten, değersiz bir tek tip düşünce sanatı fabrikasına dönüştürmüştür. Tıpkı Tristan Tzara’nın Dada manifestosunda ve eserlerinde sıkça kullandığı kopuk kelimeler ve bozuk dilbilgisi buna örnek verilebilir. Sanat eseri, burjuvazinin ve toplumsal kuralların dikte ettiği bir beğeniye hitap etme zorunluluğu içermeyebilir. Bu durumda da burjuvaziden uzak fakat bir o kadar da elit sanat eserleri estetik ve resital göz önünde bulundurularak yaratılabilir, yaratılmıştır da. Bir sanat eserinde herhangi bir kaygı olmak zorunda da değildir. Bunu sağlayan şey sanattaki başıboşluk ve özgürlüktür.

 

 

The Triumph of Death (Ölümün Zaferi), 1563, Pieter Bruegel the Elder

 

Var olanı hakikat olarak kabul eden ve ardından ona bir karşı duruş sergilediğini iddia ederek tek tip bir mesajın üzerinden kendi içinde canavarlaştırdığı elitizmi eleştiren Dada, gelişigüzelliğe ve doğaçlamaya olan inancı ile tam da bu noktada ters düşer. Oysa ortada karşı duruş sergilenebilecek bir sanat devinimi söz konusu değildir. Sanat var olan değil, var olmakta olandır. Her birey algıladığı sanat eserini sürekli olarak yorumlar ve zihnini içerisinde anlamlandırır. Bu anlamlandırmalar sanatçının kaygılarından bağımsız da olabilir kesişebilir de. Sanat, sadece bir karşı duruşa kurban edilebilecek bir değere sahip değildir. Çünkü onun değerini de değersizliğini de algılayan kişi belirler. Bu nedenle her sanat eseri sanatçısının değil algılayıcısının eseridir.

 

Dadaistlerin kural yıkıcı istekleri kadar kuvvetli olan dikte etme istekleri kendi paradokslarında erimelerine neden olmuş olsa da 1920lerin başında ortaya çıkan bu düşünce tarzı, sanatta sorgulayıcılığı arttırmış ve akıl-dışı düşüncenin ilk defa tartışıldığı avangart fakat bir o kadar da nafile bir atılım olmuştur. Barthes’ın da Yazarın Ölümü isimli makalesinde bahsettiği gibi:

 

“İnsan, ne bir canlı türü ne de bir birey olarak dilden önce var olmamıştır. İnsanın dilden ayrılabileceği herhangi bir saptama yapamayız öyle ki o da kendini ‘açıklamak’ için süslü bir dil kullanır: İnsanın tanımı yapan şey dildir, tam tersi değil.”

Roland Barthes

Bu nedenle herhangi bir “var olan hakikat” sadece başka bir insanın başka bir süslü söz öbeğidir. Öyle ki bu metin de düşündürtme kaygısı ile yazılmış estetikten uzak bir sanat eseri olabilir. Bir kişi için bile böyle olması, herhangi genel geçer bir hakikatı saf dışı bırakır. Dada’nın burjuvazinin çirkin yüzüne savurduğu hamle yerinde bir etki ile patlarken, sanatı yıkmak için kollarını dikte edici bir biçimde sıvaması cüretkar bir başarısızlıktan öte gidemez.


Kaynakça:

  • 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Ahu Antmen, 2013
  • Allusion and Topicality in the Work of Pieter Bruegel the Elder, David Freedberg, 1989
  • Yazarın Ölümü, Roland Barthes, 1967