Tarihi bir meydana doğru sürüyordu yürüyüş.

Ağır ama heybetli… Üç adım at, sağa selam ver; üç adım at, sola… “Bir de “İki ileri bir geri” diye adımlarımızla dalga geçerler” diye düşündü Osman.

Osman, şehir belediyesi mehteran takımının muhafızıydı. Sağ elinde ucu omzuna yaslanmış kılıç, sol elinde kın, arkasında dünyanın en eski askerî bandosu, sırtında zırh, omzunda tarihin yükü… Yürüyordu.

Amcası mehterbaşı Cevdet, meydana geldiklerinde, etrafında hilal şeklinde sıralanmış mehteri coşkuyla selamladı. Mehter de aynı coşkuyla selam verdi:

-Merhaba, mehterbaşı!

-Düştü vakta ki!

Bu, Şehzade Süleyman marşına gireceklerinin işaretiydi… Osman en çok bunu severdi.

Dudaklarına bu çalınırken engel olamaz, eşlik ederdi:

“İleri, ileri haydi ileri,
Alalım düşmandan eski yerleri!”

Meydanı hınca hınç dolduran binlerce insan ellerindeki bayrakları ritme göre sallıyordu. Kös, ziller, borular, davullar… ve mehterin gür sesi yürekleri kabartıyordu:

“Yürekler kabarık gözlerde damla,
Mehteri saygıyla dur da selamla!”

~~~

Akşama doğru kapısı çaldı Nafiz’in. Tutku Odası’nda masanın üzerine sızmıştı sabaha karşı. Son hatırladığı Elif’in gözleri, saçları ve imkansızlığıydı. Elif ne de aydınlık, Nafiz ne karanlıktı… Siyah ve beyaz… Güzel ve çirkin…

Sabaha kadar bu arabesk durumu, arabeskin babalarından dinlemişti.

Elif’le geçirdiği ilk günün akşamında içinde mutluluk vardı çokça. Yorulmuştu ama gam değildi. Onu evine bırakırken son bir kez dönüp baktı Elif, işte tam orada içine bir umutsuzluk çöktü Nafiz’in. Antika arabası ne kadar hızlanabildiyse o hızla döndü evine. Kapandı Tutku Odası’na. Sabaha kadar içti, dinledi…

Şimdiyse kapısı çalıyordu inatla. Bir kaç saat kadar önce ısrarla çalan telefonunu açmamıştı. Kapıyı çalan da her kimse bir süre sonra gider diye düşündü. Ama kapı zili susmak bilmiyordu.

Kafasını kaldırdı masadan, her yeri ağrıyordu. Ağır adımlarla dış kapıya yürüdü. Başı zonkluyordu. Kapıyı açtı. Yusuf karşısındaydı.

-Ne bu halin ulan?
-Hoş geldin ihtiyar.

Müsade beklemeden içeri girdi ihtiyar. Perdeleri açtı. Gözü koridorun ucundaki Tutku Odası’na takıldı. “Gene dağıtmış kendini kerata” diye düşündü.

-Hadi hazırlan çabucak! Güzelce yıkan, giyin efendi gibi… Gidiyoruz!
-Nereye gidiyoruz ihtiyar?

İhtiyar cevap vermedi uzunca bir süre… Sanki ölmüş bir sanatçının müzeye çevrilen evinde dolaşıyordu. Sağı solu inceliyordu ilgiyle.

-Sahi nereye götürecek ihtiyar beni?
-Kim bilir?
-Elif’e götürse ne güzel olur…
-Götürür mü ki?
-Neden birileri beni sürekli bir yerlere götürüyor?
-Geçen banliyö banliyö dolaştırdı, oradan Elif’in evine…
-Sonra Elif de dün yetimhaneye götürdü…
-Ne çok çocuk vardı Allah’ım!.. Düşündükçe başım ağrıyor.
-Başım çok ağrıyor!
-Yine bir yerlere götürecek…
-Herkes bir yerlere götürüyor
-Dümensiz gemi gibi her akıntıya kapılıyorum arkadaş!
-Rotası belli olmayan geminin nereye gittiğinin ne önemi var?
-Nereden öğrendim bu edebiyatı?..

İhtiyar salonun ortasında bir eli ensesinde, uzamış yağlı saçlarını karıştıran Nafiz’e, sanki yeni sormuş gibi dönüp cevap verdi:

-Müzik dinlemeye gidiyoruz aslanım!

~~~

Otogarda açtı gözlerini, yarım yamalak uyuyabilmişti. Yanından ayırmadığı bağlamasıyla, siyahlar içindeki genç indi otobüsten. Yolcuların tuhaf bakışları altında boyuna göre hayli küçük gelen valizini aldı muavinin elinden. “Uzunca bir yolculuk için küçük bir valiz, belki bu yüzden tuhaf görünüyorum bu canlara… Ne yapsın? Bu garibin dünyalığı da bu kadar…” diye düşündü Hüseyin.

Etrafına baktı. Denizi ilk kez görüyordu. Valizini yere bıraktı. Bağlamasını omzuna astı. Deniz havasını derince içine çekti. Ufukta dev gibi halaya durmuş gökdelenlere bakıp gülümsedi. Rahmetli annesi görse o da gülümserdi… Kırşehir’de yoktu ki böyle büyükçe bina?

Kayalıklara baktı. Hemen şuracıkta bir sigara tüttürsem diye düşünürken önünde bir araba durdu. İçinden biri konuştu:

-Hüseyin sen misin arkadaş?
-Benim kardeşlik

Adam arabadan inip yıllardır tanıyormuş gibi sarıldı. Kafası ancak göğsüne geliyordu Hüseyin’in.

-Beybaba çok methetti seni.
-Eyvallah

Valizi bagaja yerleştirdiler ancak ne kadar ısrar ettiyse de bağlamayı Hüseyin’in elinden alamadı adam…

~~~

Genişçe, kalabalık bir yer sofrasında, karnını doyurdu Hüseyin. Gözleri duvara asılmış boy boy, renk renk bağlanmaları dolaştı.

Hemen karşısında, etrafındakilerin Beybaba dedikleri, yıllardır görmediği dayısı, Burhan vardı. Yemekler yendi. Burhan, yeğeninin omzuna elini koyup, odasına götürdü. Kalacağı yeri gösterdi. Ardından genişçe bir terasa çıktılar. Manzaraya karşı bir yere oturdular. Çaylar geldi. Sadece ikisi vardı. Beybaba, sigara yaktı. Çok derin öksürüklerle sigarayı yarılamışken elinde bağlamayla kendisini otogardan alan, az evvel sofrada gördüğü adamı gördü. Masaya yaklaştı saygıyla. Bağlamayı Beybabaya verdi. Hürmetle uzaklaştı.

Beybaba, bağlamayı aldığı gibi Hüseyin’e uzattı.

-Bir ayrılık, bir yoksuzluk, bir ölüm yeğenim!
-Eyvallah dayı.
-Sesini çok yorma, bu akşam lazımsın.
-Eyvallah dayı.

Masayı uzaktan izleyenler, ağızları açık yontulmuş mermer heykeller gibiydi. İhtiyarın bağlanmasını kimseye verdiği görülmemişti.

~~~

Osman eski ahşap konağın kapısını açtı. Beraberinde getirdiği mehter takımından gençlerle hızlıca doluştular içeriye. Bu kez üzerlerinde her zamanki kıyafetleri vardı. Hemen dağıldılar. Eski bir ritüeli yerine getirir gibi, muazzam planlanmış bir soygunu saat gibi işletircesine, her zaman yaptıkları şeyleri yapmak için dağıldılar. Kimi semavere koştu kimi depoya. Osman, diğerlerine göre daha ağır adımlarla büyük bir kapının önünde durdu. Yavaşça araladı iki kanatlı kapıyı. Önünde uzanan salonun ortasına kadar yürüdü. Gözleri bir eksiklik arıyor gibiydi. Duvar boyunca dizilmiş minderler, baş köşede, amcası Cevdet’in oturacağı biraz yüksekçe minder, arkasında mehterin yeşil, kırmızı ve tam ortalarında beyaz sancaklar…

Her şey gece için hazır görünüyordu.

~~~

Gelenleri karşılamak için kapıya çıktı Osman. Önce beyaz bir araba geldi, arabadan üç derviş indi. Birinde ney birinde def olduğu anlaşılan kılıfları taşıyan iki genç, ortalarındaki ihtiyarla, adımları sanki yeri incitirmiş gibi ağır bir şekilde geldiler. Ellerini göğüslerine götürüp tebessümle selam verdiler. Osman aynı tebessümle karşılık verdi:

-Ve aleyküm esselam.

Sonra gürültülü egzozuyla mat gri, eski model bir Amerikan arabasi geldi. Sağ ön kapıdan kahverengi deri ceketi, omuzuna dökülen seyrek beyaz saçları, çenesine sarkan beyaz bıyıklarıyla biri indi. Bembeyaz saçına ve bıyıklarına inat, toprağı titreten genç adımlarıyla yürüdü Osman’a doğru. Kemiklerini kırmak ister gibi kucakladı Osman’ı. Hemen arkasında, giyimleri yetmişlerden kalmış iki genç, deri aksesuarları, renk renk taşlı yüzükleri, yine çenelerine sarkan bıyıkları ve omuzlarına dökülen saçlarıyla, olanca enerjileriyle Osman’ı kucakladılar.

Cevdet Bey, yanında iki yaşdaşıyla, yürüyerek geldi. İçeridekileri selamlamak için hemen içeri girse de gelenleri karşılamak için tekrar dışarı çıktı.

Bu kez siyah bir araba yanaştı. Ön kapıdan uzun boyuyla, siyah paltosuyla Hüseyin, arka kapıdan Burhan indi. Hüseyin bagajdan bağlanmasını aldı. Burhan’a yetişti, ve Osman’la tanışıp içeri girdi.

Sokak tenhalaşmıştı. Hava kararıyordu.

Osman ve Cevdet, yanındakilerle hâlâ birilerini bekliyor gibiydiler.

Bal rengi bir Mercedes yaklaştı. Yolun yabancısı bir şoförün sürdüğü belliydi. Gerçi Osman da bu arabayı ilk kez görüyordu.

Yusuf ve Nafiz, her zaman ki giyim kuşamlarıyla indiler arabayı park edip. Osman, Nafiz’i şüpheli gözlerle süzerken, “kim bu nursuz herif” diye geçirdi içinden.

Yusuf ve Cevdet Bey, yılların muhabbetiyle selamlaştılar.

Nafiz’i tanıttı Yusuf. Cevdet Bey ismini duyunca daha dikkatli baktı Nafiz’e. Kafasında  sormaya çekindiği bir şeyler var gibiydi.

Arabeskin berduşu Yusuf, sorulmadan cevapladı:

-Kemal’in oğlu Nafiz…

Cevdet Bey irkildi. Gür pala bıyıklarına inat, anında dolan gözlerini tebessümüyle kapatmaya çalıştı.

-Memnun oldum evladım. Şeref verdin.

Tüm davetliler gelmiş, konağın kapısı içerden kapanmıştı.

 

…dokuzuncu bölümün sonu…

BÖLÜM 10 – KRALLAR’ı okumak için tıklayınız!

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: