Yedi kat göğün altındaki yedi kat bulutun altında, sapsarı bozkırda yürüyordu Nafiz. Uçsuz bucaksız bozkır, bulutlar yüzünden neredeyse karanlıktı. Birini arıyor gibiydi, telaşlıydı. İleride yatan birini gördü. Ardından ağıt gibi, yanık bir erkek çığlığı duydu.

Adımlarını hızlandırdı. Orta yerde örtüsüz, üstelik çırılçıplak yatan kimdi? Yaklaştıkça netleşti görüntü: Telleri kopmuş, teknesi çatlamış bir bağlamaydı bu.

Sesler yükseldi etrafına bakındı, sesin sahibini aradı, bulamadı… Ses sanki bulutlardan yayılıyordu ovaya.

Gözlerini dolduran bu ağıt yüreğine işliyordu. Ovayı son bir umut, bir daha taradı gözleri. Sese bir bağlama eşlik etmeye başladı. Kafasını hemen yerde bir yetim gibi duran bağlamaya çevirdi. Bağlama yoktu.

Bulutlar gözün kavrayamayacağı bir hızda üzerine geliyor gibiydi. Yahut yer yükseliyordu. Anlayamıyordu. Yürüyordu düzensiz adımlarla, nereye? Bilmiyordu?

Buraya nereden gelmişti? 

İnce bir yanık kokusu ciğerlerini yaktı. Yürümekten vazgeçti. Koku ağırlaşıyordu. Omuzları düştü. Başını önüne eğdi. Onlarca sorusuna karşı, hiçbir cevabı yoktu.

Omzuna bir el dokundu ve irkildi. Arkasını döndüğünde, tüysüz yüzünden yirmili yaşlarda olduğu anlaşılan, siyahlar içinde, boylu poslu bir delikanlı gördü. Gencin diğer elinde az evvel gördüğü kırık dökük bağlama vardı. İstemsizce ürktü. Delikanlının yüzünde tarifsiz bir ifade vardı. Bir kaybı var gibiydi. Kaşları çatıktı. Nafiz’in yüreğine saplanan bakışları kalbini hızlandırıyordu.

Ses yükseliyordu.
Yanık kokusu yoğunlaşıyordu.
Omzundaki el ağırlaşıyor, sanki mengene gibi sıkmaya başlıyordu.

~~~

Nafiz, tanıdık bir evin salonunda, tanıdık bir elin omzuna dokunmasıyla uyandı.

Elif’ti bu. Yüzünde günü aydınlatan gülüşü, gözlerinde gün ışığı…

Yanık kokusu rüyadan uyanmasına rağmen hala burnundaydı.

Mutfaktan gelen sesleri duydu. Adile Hanım söyleniyordu.

-Atıyorsun ekmekleri fırına, ara sıra kontrol et madem. Hepsi yanmış! Kömür olmuş kömür!

Elif aldırmadı, usulca konuşmaya başladı, sesi ney gibiydi:

-Size ellerimle kahvaltı hazırladım Nafiz Bey.

~~~

Kahvaltı yapılmış, kahveler içilmişti. Adile Hanım Nafiz’le muhabbet ederken, Elif evin içinde ellerinde paketler, telaşla geziniyordu. Uzun bir yolculuğa hazırlanıyordu sanki…

Paldır küldür indi merdivenlerden, salona girdi.

-Bugün için kimseye söz vermediniz umarım. Sizi çok güzel bir yere götüreceğim.

Nafiz sadece gülümsedi. Söz verecek kimsesi olmadığını düşündü. Bu düşüncenin Nafiz’i üzmesi gerekirken Elif’e gülümsemişti.

~~~

Elif yaramaz bir çocuk gibi arabanın radyosunu kurcalıyordu. Kanaldan kanala geçerken kesik kesik şarkılar, konuşmalar, haberler… Derken bir ses… Ağıt gibi, rüyasındaki gibi…

Elini birden radyoya götürdü. Sesi açtı. Elif irkilse de elini çekmemişti. Nafiz’in eli ilk kez eline değmişti. Yanakları pembeleşirken usulca elini çekip kafasını dışarı çevirirken sımsıkı tuttu Nafiz’in dokunduğu elini.

Nafiz’in bütün duyuları geçici bir süre için servis dışıydı, kulakları hariç. Bu ses, arkasındaki bu bağlama… Kocaman bir girdap oluştu göğsünde. Burnunun direği sızladı. Gözleri doldu. İlk kez duyuyordu rüyasını saymazsa… Ama ne kadar tanıdıktı.

Elif utana sıkıla Nafiz’e döndü:

-Siz de mi çok seversiniz Neşet Baba’yı?

Nafiz kendi kendine konuşmakla meşguldü:

-Al işte bir “Baba” daha…
-Babamız yok ya, Allah sürekli karşımıza bir baba çıkartıyor.
-Bu farklı ama. Tek enstrüman var.
-Bu nasıl bir ses?
-Detone denilebilir mi?
-Bir düzen olmadığı aşikar ama… Ahenk eşsiz.
-Sözler…
-Ayrılık, yoksulluk, ölüm!

~~~

Şarkı bitse de etkisi sürüyordu. Elif yıllardır konuşma orucu tutmuş da yeni bozmuş gibi susmuyordu. Nafiz hiç şikayetçi değildi. Sadece araba kullanıyor ve aralıklarla gülüyordu.

Elif biraz duraksadı, doğruldu yerinde:

-Buradan döneceğiz!

Dört katlı, güzel bahçeli bir binanın önünde durdular. Bagajdan özenle paketlenmiş kutuları indirdiler. Kapıdaki güvenlik Nafiz’in akşamdan kalma yüzüne baktı şüpheyle. Soran gözlerle kapıya yaklaşırken, Elif’i görünce birden çakıldı yerine. Ellili yaşlarda saçları kırlaşmış oldukça ketum duran adam gülümsedi ve adeta bağırdı:

-Elif kızım! Hoş geldin!
-Hoş bulduk Cafer Amca!

Büyük, siyah, demir parmaklıklı kapı açıldı. Sarıldılar. Nafiz’e kuru bir “merhaba” bahşetti Cafer. Elif adeta Nafiz’i sürükleyerek. Binanın arkasına götürdü.

Orada bir banka oturdular. Önlerinde bomboş yemyeşil bir bahçe vardı. Biraz ileride ufak bir oyun parkı, binanın duvarına alelade monte edilmiş bir pota, bahçe duvarına tebeşirle çizilmiş bir kale…

Elif heyecanla telefonunu çıkardı cebinden. Saate baktı.

-Birazdan hepsi gelecek. Bakın işte şu kapıdan! Sel gibi alacaklar bahçeye.

Nafiz yeniden, sadece gülümsedi.

Derken içeride bir fırtına koptu sanki. Tarifsiz bir curcuna… Ayak sesleri, çığlıklar… Onlarca çocuk birden açılan kapının ardından bahçeye doldu. Sağa sola koşuşturan en öndeki çocuklar, bankta oturan bu çifti gördüklerinde, duraksadılar ki bu duraksayış yüzünden az daha arkadan gelenlerin altında eziliyorlardı. Sonra çığlıklar atarak banklara koştular.

“Elif abla!”
“Elif abla gelmiş!”
“İyileşmiş!”

Nafiz bir anda etrafını saran kalabalığa hayretle baktı. Terlediğini hissetti. Ayağa kalktı, ve çocukları incitmemeye gayret ederek bu sevgi yumağından uzaklaştı. Bahçenin köşesine gitti. Hiçbir çocuk ona bakmıyordu. Bu ilgisizlik ona başta huzur verse de Elif’i çocukça kıskandı.

Belki de çocuklardan kıskandı…

Rengarenk paketler, çocukların arasında elden ele dolaşıyor, hepsi, sanki kutsal bir objeye dokunmak ister gibi, önce Elif’e sonra paketlere yöneliyor; hele Elif’e yönelenler adeta birbirini eziyordu.

-Güneşli gün, cıvıl cıvıl çocuklar…
-Yemyeşil bahçe, paketler…
-Çığlıklar…
-Elif!
-Dün gecenin karanlığından,
-Nereye getirdin beni Elif?
-Buradan nereye götüreceksin Elif?
-Nereye götürsen gelirim Elif!

Bir sigara sardı bunları düşünürken, usulca ağzına götürdü. Ateşi aradı uzunca. Sonunda buldu ceket cebinde. Yaktı. Bütün bunları yaparken başından beri izleyen Cafer bahçenin diğer ucundan birden yanında bitti. O kocaman göbeğine rağmen sanki ışınlanmıştı.

Sigarasının ilk nefesini henüz yarılamışken, Cafer çekip aldı ağzından.

-Yasak hemşehrim!

Nafiz yanıbaşındaki nefes nefese kalmış gözleri çakmak çakmak yanan “görev adamı”nın iş ciddiyetine gıptayla bakarken, çocuk kalabalık sessizleşti. Yavaşça başlarını çocuklara çevirdiklerinde, hepsinin kendilerine baktığını gördüler.

Elif çocukların arasında ışık ışık gülümserken birkaç cesur adım attı birkaç çocuk Nafiz’e doğru. Bu aheste yürüyüşe diğer çocuklar da peyderpey katılmaya başladı. Derken iş bir müsabakaya dönüştü. Çocuklar koşarak Nafiz’e doğru geliyordu. Nafiz irileşen gözleriyle  çocuklara bakarken, Elif kahkahalar atıyordu.

~~~

Uyandı öğle ezanı okunurken. Baş ucundaki saate baktı. Bıkkın yüz ifadesini hiç bozmadı. Küçücük odanın bir köşesindeki soba sönmüştü. Doğruldu yatağından, yanıbaşındaki dolup taşmış küllüğün kıyısında duran sigara paketini aldı eline, boştu. Fırlatırcasına yerine koydu. Bezginliğini reddeden bir hızla kalktı yerinden. Şöyle bir baktı etrafına. Özenle duvara astığı takım elbisesini giydi. Onun hemen karşısında duran bağlamayı duvardan indirdi. Gözleri tellerinde, perdelerinde gezindi. Gerdanından öptü bağlamayı. Ağır ağır kılıfına yerleştirdi. Kapının arkasından uzun siyah paltosunu aldı ve giydi. Kirlenmiş boy aynasından baktı kendine uzun uzun. Kılığına kıyafetine değil, gözlerine baktı. Bağlamayı sırtına alıp pencereye yöneldi. Köyüne baktı son kez.

~~~

Bir kaç saatin ardından, otobüsün camına dayadığı başını hafifçe kaldırıp, mavi beyaz tabelayı çaprazlama bölen kırmızı çizgiyi görünce sızladı içi:

Kırşehir.

Ayrılığı düşündü…

Yoksulluğu, ölümü tatmıştı da ilk kez ayrılıyordu bu şehirden.

Bozkırın ortasında uzayıp giden yola baktı. Gök gürledi, bir an ortalık aydınlandı.

Hava bulutluydu.

…sekizinci bölümün sonu…

BÖLÜM 9 – CEMİYET’i okumak için tıklayınız!

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: