Apartman boşluğunun fotosel ışığı yedi saniyelik yepyeni bir dönem için tekrar yandı. Çilingir takım çantasını toplamaya başlarken Nafiz ceplerini yokladı, bomboştu.

-Ben hemen para çekip geleyim.

Çilingir güldü,

-Kardeşim hiç sıkıntı yok zaten haftada bir buradayım. Alırım bir ara…

Nafiz yine anahtarını evde unutmuştu. Tam karşı dairede oturan apartman yöneticisi, çilingir merdivenleri inerken çıktı dairesinden.

-Gene mi unuttun anahtarını! Aşık mısın evladım?

Nafiz sadece gülümsedi. Bu sorunun cevabı hepimizin malumu sevgili okur!

Eve girdi, ışıkları yaktı. Dağınıklığı mide bulandırıcıydı. Telefonunu çıkardı cebinden, ara sıra çağırdığı gündelikçi kadını aradı. Telefonu cebine koymadan mesaj kutusuna baktı. Elif’in mesajını belki bininci kez okudu. Mesajın sonuna iliştirilmiş gülücüğe baktı uzun uzun…

Kahve zamanıydı. Üzerinde çok rahat ettiği ve yıllarını geçirdiği sandalyesinde oturdu elektronik çaydanlık fokurdarken. Bir sigara sardı, bir sigara daha…

~~~

Gündelikçi kadın oflaya puflaya evin içinde gezinirken Nafiz masasının üzerindeki küçük ahşap sandıktan bir anahtar çıkardı. Anahtarları kaybetme huyu olduğundan ve bu anahtar, açtığı kapı, içindekiler… çok önemli olduğundan, onu bu sandıkta saklıyordu.

Aldı anahtarı, yatak odasına giden geniş koridorda ilerledi. Koridorun sonunda duvarı boydan boya kapatmış mat siyah kadife perdeyi araladı.

Gündelikçi göz ucuyla Nafiz’i izliyor, o perdenin ardında ne olduğunu bu eve ilk gelişinden beri merak ediyordu.

Kapıyı açtı Nafiz, onu karşılayan boğucu karanlığı çakmağının aleviyle dağıttı. Hemen sağındaki şamdanda, aylardır sönük duran mumları yaktı. Bu pencereler posterlerle kapanmış, is kokan odayı elden geçirmek gerekti.

Yayvan bir çöp poşetine, yırtarcasına çıkardığı posterleri doldurdu. Bileklikler, takılar, bir iki elektro gitar, kırmızılı siyahlı tişörtler, armut koltuklar… Hiçbiri bu karanlık odanın yeni dizaynında yer almıyordu.

Burası, Nafiz’in tutku odasıydı.

~~~

Gök mavisi ve beyaz duvar kağıtlarını duvarlara yapıştırdı. Taverna usulü dört ahşap iskemle, tam istediği gibi eskitilmişti. Ortalarına, engin sayılabilecek bir masa koydu. Yerleri temizledi. Tüm bunları yapmasına yardım eden tavandaki beyaz floresan lambayı sökmeden evvel, bir çift gaz lambasını köşelere yerleştirdi. Üç pencereye sahaflardan bulduğu üç posteri yapıştırdı; Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur ve Müslüm Gürses. Uzun sayılabilecek bir zaman, kollarını göğsünde bağlayıp, bu adamları izledi.

Oda hazırdı.

~~~

Gün batarken, elinde poşetlerle tekrar geldi eve, bu sefer evin anahtarı bir avcunda sımsıkı çivilenmişti sanki… bu sayede çilingire ihtiyaç duymamıştı.

Giriş kapısını hızlıca örtüp bir randevuya yetişir gibi koştu tutku odasına. Masaya mavi beyaz kareli masa örtüsünü serdi, poşetten rakı ve mezeleri çıkardı. Bardakları titizlikle düzenledi. Odanın bir köşesine yerleştirdiği pikaba plağı yerleştirdi.

Sevemedim karagözlüm…

“Başlangıç için mükemmel” diye düşündü. Şarkılar birbiri ardına akarken, zaten havasız olan oda duman altı olmuştu. Gözleri posterlere bakmaktan yorgun düşmüş, yerde belirsiz bir noktaya dalıp gitmişti.

Ne için dalıp gittiği hepimizin malumu sevgili okur!

Zihni bulanıklaşmaya başlamıştı. Kendini nakaratlara eşlik ederken buluyordu. Arap müziğine ne kadar benziyordu ama bağlama bir şekilde şarkıların elinden tutup Anadolu’ya çekiştiriyordu. Arabesk muhteşem bir sentezdi Nafiz için. Yıllardır bu kadar burnunun dibindeyken nasıl da fark edememişti?…

Arkasındaki kapı açıldı birden, dumandan ilk bakışta net göremese de bu gelen apaçık Yusuf’du.

Hayretle doğruldu yerinde,

-Nasıl girdin evime?
-Anahtarı kapıda unutmuşsun!

~~~

-Müslüm Gürses’i ihmal ediyorsun, dedi kadehini doldururken Yusuf ve ekledi:
-Etme!

Kalktı yerinden ihtiyar, pikaba doğru ilerledi.

Yerine oturduğunda, yoğun bir keman introsunun ardından, “Baba” söze girdi:

“Dinleyin geceler! Duyun sesimi!”

~~~

Arabasından indi Nafiz. Kendine has monologları tekrar başladı:

-Bu gecenin bu kadar soğuk olmaması gerekirdi!
-Alkollüyken araç kullanmamam da gerekirdi…
-Soğuk bir nebze tahammül edilebilir de, rüzgar çok acayip…
-Doğru…
-Uyuyordur değil mi?
-İlla ki uyuyordur.

Elif’in evinin önünde bulmuştu kendini. Acaba hangi pencere onundu…

Uzun uzun seyretti pencereleri, rüzgar ağaçları savururken, onun sarhoş dengesini de bozuyordu elbet…

İçindeki bütün sesler şarkı söylüyordu:

-Uzanan elimi tutun ne olur
-Benden daha güçsüz değilsiniz ki
-Ağlamayın, susun, susun, susun ne olur
-Benden daha yalnız değilsiniz ki
-Ağlamayın, susun, susun, susun ne olur
-Benden daha yalnız değilsiniz ki

Çok üşümüştü. Çok yorgundu. Üstelik ne bir ışık yanmıştı, ne bir bakan olmuştu…

Sahi neden buradaydı? “Arabeskin Babaları”ndan medet ummalı mıydı?
Gerçi arabeskin berduşu hangi yarasına merhem olmuştu?…

Onu buraya gelmesi için teşvik eden, ayartan hep o olmamış mıydı?

O gündüz yüzlü kız için fazla karanlık, fazla depresif ve genellikle fazla alkollü değil miydi?

Döndü arkasını, yürümeye başladı arabasına. Telefonu titredi, bu saatte kim arardı. Titreme kısa sürdüğüne göre olsa olsa mesajdı.

Mesajın kimden geldiği hepimizin malumu sevgili okur:

“Dışarıda üşümeyesiniz Nafiz Bey, içeri buyurun.”

 

…yedinci bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek hafta!

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: