Kapılar böyledir… Açılır ve kapanır…

Elif kapıyı açtığında karşısında bu iki sarhoşu gördü. Güneş henüz doğmamıştı. Enerjisi, bu adamların ölgün gözlerine inat, tavandaydı. Sanki haftalardır hastanede değilmiş gibi dipdiri, mutlu, çok güzeldi!…

Nafiz’i tanıdı hemen, onun alkolden uyuşmuş mimiklerinin suratına çizdiği anlamsız ifadeye inat ışıl ışıl gülümsedi. Bir kaç adımda yanlarına geldi:

-Hoş geldiniz!

İhtiyar hiç şaşırmamıştı:

-Hoşbulduk güzel kızım.

Sabah kahvaltısının müebbet mesulü halası da uykulu gözlerle ve antika geceliği içinde belirdi kapıda. Şaşırdı:

-Nafiz bey oğlum… Hayrolsun sabahın bu saatinde.

İhtiyar lafa girdi:

-Hasta ziyareti diyelim.

Nafiz gözlerini Elif’ten ayıramadan, birkaç benliğe bürünmüş, kendi içinde bir sohbetteydi:

-Rüya mı bu şimdi?
-Kolumu sıkıyor ihtiyar, acıyor üstelik, bir şeye mi uyandırmaya çalışıyor?
-Belki de uyandırmaya çalışıyor?
-Bir filmde görmüştüm, buraya nereden geldiğimi biliyorsam bu bir rüya değildir!
-İhtiyarın külüstürüyle o kadar çok yerden geçtik ki… Nereden geldim?
-Konsey yine imtihana çekti ya…
-Aynen!
-Çok güzel kız…
-Aynen…
-Mevzuya döneyim, rüyada mıyım?
-Hayır!
-Mutabık mıyım?
-Hayır…

Elif Nafiz’in tam karşısında durdu dizlerini hafifçe bükerek selamladı:

-Halam bahsetti sizden, beni hastaneye siz götürmüşsünüz. Çok karşılaşmak istedim ama her geldiğinizde uyuyormuşum. Lâkin hayal meyal hatırlıyorum o kızla beraber kapıda görmüştüm sizi… Sahi o nasıl?

Nafiz kendi içinde konuşmaya devam ediyordu:

-Hangi kız? Hastaneye her gidişimde tek başıma değil miydim?
-Öyleydim!
-Hem… Hep de tenhaydı hastane…
-Adam gibi bir saatte gitmedim ki!
-Aynen!
-Çok güzel gözleri var…
-Aynen… 

Elif Nafiz’in bu heykelsi hareketsizliğine kaygıyla bakarken yinelemek zorunda kaldı:

-Kırmızı şapkalı, beyaz elbiseli bir kız… Onunla beraber değil miydiniz Nafiz Bey?

Nafiz belki de kendi kendine konuşmaktan sıkılmış olacak ki, sözcükler utangaçlığını yenip insan içine çıktı:

-Hayır.

Elif meraklandı lâkin üstelemedi. Nafiz’in yanındaki adam halasının dikkatini çekmişti. Yarı açık kapıdan sıyrılıp verandaya çıktı:

-İçeri buyurmaz mısınız? Biz de birazdan kahvaltı yaparız.

İhtiyar, aladağdan serin, içeri seyirtti:

-Vallahi çok güzel olur…

Halası hâlâ küçük bir çocuk merakıyla Nafiz’i izleyen Elif’e döndü.

-Koşmayı fazla abartma! Ekmekleri al gel çabucak… Yorma kendini.

Elif herkese saçtı tebessümünü ve ağır bir tempoda koşarak uzaklaştı

~~~

Şirin bir kahvaltı takımı yavaşça tamamlanıyordu mutfaktaki masanın üzerinde. İhtiyarın ağzı sulanmıştı. Sofraya gelen her tabağı, içindekilerin bütün yolculuğunu ezberlemek ister gibi izliyordu.

Elif’in halası, Elif’in Nafiz’e bakışındaki merakla ihtiyarı izliyordu. İhtiyar nihayet kadının yüzüne gözlerini çevirebildi:

-Efendim hiç gerek yoktu bu kadar zahmete…
-Ne zahmeti efendim, her zamanki soframız işte. Hem, isminizi henüz bahşetmediniz?
-Bendeniz Yusuf, efendim.
-Müşerref oldum. Ben de Adile, Elif’in halasıyım.

Adile Yusuf’a, Yusuf kahvaltıya bakarken, Nafiz’in gözleri, buzdolabının üzerindeki fotoğrafları geziyordu.

Çocuklar, Elif, çocuklar… “Ne çok çocuk var?” diye düşündü. Birden hastane koridorunda gördüğü rüya aklına geldi. Binlerce çocuk… Ortasında Elif. Elif’in baş ucunda kırmızı şapkalı beyaz elbiseli küçük kız. Nafiz, sarhoş kafasının içindeki sohbete  yeniden başladı:

-E bu kızı kazada gördüm!
-Sokakta bir başındaydı…
-Hastanede ne işi vardı?
-Hastanede yoktu!
-Elif niçin sordu? Demek ki hayal gördü!
-Narkozdandır…
-Belki… Çok susadım.
-Alkoldendir…
-Belki…

~~~

Elif nihayet geldi. Gürültülü adımlarla mutfağa girdi. İyiden iyiye aydınlanan gökyüzü daha bir parlaktı sanki artık.

Çaylar doldu. Enfes kokular birbirine karıştı. Kahvaltı şahaneydi. Elif de öyleydi. At kuyruğunun boyunduruğundan kurtulmuş bir kaç tel saç, terden hafifçe nemlenmiş ensesine yakalanmıştı. Yanakları tan yeri gibi pembecik, gözleri gece karası… Dikkatli bakınca belirginleşen çilleri… Tarçın gibi… Teni de zaten süt beyazdı…

“Ne “tatlı” kız?” diye düşündü Yusuf. Sonra Nafiz’e baktı. Nafiz apaçık meftundu. Gözlerini ayıramıyordu Elif’ten. Elleri titreyerek, şeker kullanmayan birine göre oldukça uzun bir süredir çayını karıştırıyordu.

Akşamdan kalma Nafiz’in kafasındaki çatal kaşık hengamesini Adile susturdu:

-Niçin bir şey yemiyorsunuz Nafiz bey oğlum?

Nafiz tebessüm ederek minnetini gösteren bir el hareketiyle, aç olmadığını söyledi. İşin aslı kurt gibi açtı sevgili okur!

Elif heyecanla, çeşit çeşit reçellerden, fırından aldığı simitten, peynirden, zeytinden… Nafiz’in önüne sürüklüyor, ballandıra ballandıra anlattığı kahvaltılıklara Nafiz el sürmeyince çocuksu neşesi kayboluyor, Yusuf’un iştahını görünce tekrar gülümsüyordu.

Adile Nafiz’in halini pek de iç açıcı bulmamış olacak ki, o da bu ısrar maratonunda yerini aldı. “Nafiz’e bir lokmacık olsun bir şeyler yedirme” yarışması, galibi olmadan sonuçlanacakmış gibi görünürken, Yusuf, ekmeğinin üzerine sürdüğü tereyağını balla boğarken, Nafiz’in tüylerini diken diken eden, daha evvel konseyin önünde kurduğu o cümleyi tekrar kurdu:

-Belki aşık olmuştur…

~~~

Sabah güneşi bütün karanlıkları eritip tüketmişken arabeskin berduşu, ihtiyar delikanlı, Yusuf, motordan gelen homurtudan, acılar içinde olduğu anlaşılan arabasıyla sahil yolunda seyrediyordu. Yanında oturan Nafiz, teninde yangınlar, gözlerinde bulutlarla denizi izliyordu. Kafası yerine gelirken, bu patavatsız ihtiyarın yanında ne aradığını sordu kendine…

Nafiz’in telefonu titredi, yabancı bir numaradan sıcacık bir kısa mesaj:

“Çok güzel bir gündü Nafiz Bey. Tekrar beklerim ama bu kez aç gelin 🙂

Elif”

Yayvan bir şekilde oturduğu yerde doğruldu. Soran gözlerle ihtiyara baktı, ihtiyar, kendine verdiği görevi tamamlamanın verdiği şevkle koltuğuna yayılırken saklayamadığı gülüşüyle ufukları süzdü.

Nafiz pozunu hiç bozmadan açıklama bekleyedursun, Yusuf, Nafiz’in gözlerine gülen gözlerle bakarak radyonun sesini açtı:

“…Ezginin Günlüğü’nden dinliyoruz:
Siyah gözler…”

…altıncı bölümün sonu…

Yedinci bölümü okumak için tıklayınız.

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: