Loş ve geniş bir salonun yekpare cam tavanının altında yıldızlara bakıyordu Nafiz. Etrafında hilal şeklinde bir masa masanın üzerinde her birinin kendi piyasasından çok daha pahalı ve eski olduğu anlaşılan müzik aletleri. Tam altı tane. İlk bakışta dikkat çeken, yedi sandalye oluşu ve ister sağdan ister soldan sayın dördüncü sandalyenin, bildiniz! Tam ortadakinin, önünde hiç bir enstrüman olmayışıydı.

Küçükken babasına en tuhaf sorusunu burada sormuştu yine yıldızlara bakarken:

– Bunca yıldızın arasında ay dede hiçbirine çarpmadan nasıl hareket ediyor?
-‎ Her birine dokunuyor, hepsiyle selamlaşıyor, tokalaşıyor… Bu yüzden o kadar parlak.

Hep efsunlu konuşurdu babası. Çekip gidişi de öyle olmuştu. Bu koskoca ev ve bu yedi kişilik masanın efendileri ona babasından mirastı. Belki de kendisi onlara mirastı. Hatta üçüncü sırada oturan Mi, kendisinin tam bir baş belası olduğunu söyler dururdu. Diğerleriyle hiç bir tanışıklığı yoktu. Hepsini baba dostu olarak bilirdi ama Mi’den çok açık nefret ederdi. Her oturumda önünde duran kemanı hiç farketmemiş gibi oturur, saatlerce muhatabına olabilecek en sivri tonda konuşurdu. Yanıbaşındaki Re onu yatıştırmaya çalışsa da, tam karşısına düşen Si, onun her sözüne muhalifti.

Mi sözde keman virtüözü 60’ın üzerinde narsist bir adamdı Nafiz’e göre.

Masa ne kadar hararetlenirse tam ortada oturan ve önünde enstrüman olmayan tek üye Fa, ki kendisi bu konseyin tek kadın üyesidir, öyle sessizleşirdi. Lakin son sözü hep o söylerdi.

Bu devasa jüriye onlarca sunum yapmıştı Nafiz. Klasik Batı müziği, Hint müziği, çeşitli orkestralar, ünlü festivaller… Bu insanlar coğrafya coğrafya gezip, rapor tutmasını istemişlerdi ondan. Ve nihayetinde sadece dinlemişlerdi. Yorum bile yapmamışlardı. Bütün konuşmalar ya da tartışmalar, kendi aralarında ve Nafiz’e uzak hadiselerdendi.

Ağır adımlarla hep beraber salona girdiler. En önde aceleci lakin temkinli adımlarıyla Mi, arkasında yuvarlak çerçeveli gözlükleri, bembeyaz lakin gür saçlarıyla La vardı. Bu yedi müzik dehası, her zaman olduğu gibi şık, farklılıklarına rağmen, bir şarkının notaları gibi uyumluydular.

Nafiz hilalin ortasında hiç kıpırdamadı. Bu insanları başıyla bile selamlamadı çünkü onlar selamlaşmaktan tokalaşmaktan nefret ederdi.

Oysa Ay Dede yıldızlarla selamlaştığı için bu kadar parlak değil miydi?

˜˜˜

Mi, konuşmaya başladı:
– Seni üç hafta önce bekliyorduk Nafiz. Bize Fairuz’u anlatacaktın.

Nafiz kekeleyerek başına gelen kazayı anlatmaya çalıştı… Bir şeyler gevelese de ne söylediğini kendisi de duymadı çünkü aklına Elif gelmiş, ona Fairuz’u, kazayı, müziği… Hatta nefes almayı bile unutturmuştu. Bunaldı Nafiz ve biraz olsun O’nun gözlerini andırır diye kafasını gökyüzüne çevirip yıldızlara baktı ve beyaz perdelerden süzülen deniz havasını içine çekti.

Masadakiler bu kazayla ve hâlen hastanede yatan Elif’le hiç ilgilenmediler.

Ve bakışlarıyla Nafiz’e geç kaldığı sunuma başlamasını işaret ettiler. O da dili döndüğünce anlattı.

Özellikle Mi, Ümmü Gülsüm ile Fairuz’u kıyaslamak derdindeydi. En ihtiyarları  görünen Sol, Ortadoğu siyasetine Fairuz’un etkisini anlatmaya çalışırken, saçları darmadağın, kravatı hafifçe gevşemiş Do, faltaşı gibi açılmış gözlerine yakışmayacak bir dinginlikle dizinde ritm tutuyordu. Sadece Fa, her zamanki ilgisizliğini koruyordu. “Notalar Konseyi” bu gece de Arap müziği ile fitillenmişti.

Nafiz bu alışıldık durum içinde, içinden atamadığı güzelliği düşünmeye başlamıştı ki, görüşü bulanıklaşmaya, göğsü daralmaya başladı. Olduğu yerde sendelerken, Fa’nın endişe ile ona baktığını gördü.

Fa sanki ayağa kalkacakmış gibi yerinde doğruldu. Konsey bir anda sustu ve Fa’nın gözlerini kilitlediği yere güdümlü bakışlar Nafiz’in ter içindeki yüzüne saplandı.

Si, sessizliği bozdu:
– Hayrola Nafiz? Arap müziği çok mu sıcak geldi?

Bu cümleyi kurar kurmaz neşeyle arkasına yaslanacaktı ki Nafiz’in arkasından gelen tok ayak sesleri Si’ye cevap veren bir cümle ile sonlandı:
– Belki aşık olmuştur… Gerçi siz ihtimal vermezsiniz ama…

Masadakiler büyük şok içindelerdi. Nafiz, hemen arkasından yanaşıp koluna giren, bu cüretkar ihtiyarın kim olduğunu anlamaya çalışırken, adamdan yükselen sigara ve anason kokusu ile kendine gelmişti. Yağlı saçlar, kirli sakallar… Fıldır fıldır masadaki yedi notayı dolaşan, ama özellikle Fa’nın üzerinde daha çok duran yesil gözleri… Bu adam konsey için tahammül edilemezdi…

Mi, ayağa kalktı ve adeta masadan sarkarak ayarlayamadığı ses tonuyla çıkıştı:
– Arabesk’in berduşu! Buraya gelmek için Arap müziği konuşmamızı mı bekledin?

Adam Nafiz’in kolundan çıktı, kokusuna yakışmayacak kadar dinç iki adım attı hilalin ortasına ve dipdiri bir sesle konuşmaya başladı:
– Arabeske ihtiyaç duyan bir gönül var! Ona geldim!

Herkes birbirine şaşkın bakışlar atarken, Fa gözlerini ikiliden ayırmıyordu.

İhtiyar devam etti:
– Pabucumun otoriteleri! Çirkinsiniz! Parmağını Nafiz’e doğrulttu, susmaya niyetli değildi:
-‎ Kapkara gönülleriniz şu garibin kaç gündür ne çektiğini bilir mi? Aşk diyen çile diyen kim varsa iteklediniz! Umursamadınız! Arabesk her duygunun senteziydi! Her duygunun suratına kapıları çarptınız!

Masadakiler karmakarışık ifadelerle ihtiyarı süzerken ihtiyar gözlerini Fa’ya dikti:
– Senin sayfalarını göz yaşınla ıslattığın mektuplarına lanet olsun! Sen nasıl bu kadar hissiz oldun? Bak şu heriflere… Ayak sesimi notaya dökerler de, kalbimiz ne olacak? Garipleri kim duyacak! Siz, aranıza diyez, bemol bile kabul etmeyen siz…

Fa ayağa kalktı, ihtiyar es verdi… Bu kısa sessizlikte Fa, derin bir nefes aldı. Herkes sanki bilinmeyen bir yerden emir almış gibi enstrümanlarını eline aldı.

İhtiyar konuşmaktan vazgeçti. Donup kaldı. Nafiz kendini rüyada zannediyordu, çünkü bu insanların o çalgılara dokunduğunu hiç görmemişti.

Fa, birazdan ihtiyarı dizlerinin üzerine çökertecek o şarkıya ipekten sesiyle muhteşem bir giriş yaptı, konsey de yıllardır prova etmiş gibi bu sahneyi tamamladı:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın!


 

…dördüncü bölümün sonu…

Bölüm 5 – Kapılar Böyledir Nafiz! Açılır ve Kapanır… okumak için tıklayın.

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: