Merhaba sevgili öğrencim,

 

Sana karşı çok mahcubum. Ben sana “mahcubum” bilemezsin.

 

Hem henüz müşerref olamadık hem bir oldu bitti ile mektup arkadaşı olduk. Üstelik bu arkadaşlık, mektuplarıma cevap alamamamdan ötürü tek taraflı. 

 

Aylardır bir şey yazamadım sana affet.

 

Bir sürü şey geçti başımdan. Hazır işsizim, halihazırda bir atama veyahut ilan da yok, yavaş yavaş anlatayım.

 

Geçim derdi malûm. Günü birlik işler peşindeyim. Metroda tanıştığım genç bir üniversiteli bir iş önerdi. “Yumurta işi.” Evet! Aynen böyle dedi.

 

Ne yapacağımı anlamadım. Söylemedi de zaten.

 

Günlük para kazanabileceğim bir iş. Yevmiye usulü. Bu arada yevmiye kelimesi, yevm kelimesinden gelir. Yevm gün demektir ve tevafuk, Kur’an’da tam üç yüz altmış beş kere geçer bu kelime.

 

Bu bilgi benim atanmamı sağlamaz!

 

Ama, faydasız bilgi yoktur sevgili öğrencim.

 

Benim bu tarz çokça faydasız bilgim olduğunu söyler çevrem. Hatta bir arkadaşım beynimde bu sebepten yer kalmadığını iddia etti.

 

Bilmiyor ki beyin sonsuz ağırlığı sırtlayabilir.

 

Bilmiyor ki bilgi, güçtür!

 

Sen bunları bil isterim sevgili öğrencim.

 

~~~

 

Şehrin merkezine uzak bir ilçede, ilçenin merkezine uzak bir mahallesinde yürüyorum.

 

Saat 21:00. Sıcak bir gün. Gittiğimiz yerde saat 22:00’dan saat 06:00’a kadar yumurta paketleyeceğiz.

 

Ne kadar zor olabilir ki?

 

Tek çekincem, olur ya, bir tanecik çürümüş yumurta denk gelir, işte o an midem ağzıma gelir. O kokuya tahammül edemem.

 

~~~

 

Beklediğimden çok daha steril bir ortam.

 

Lakin çalışanlar olarak çok da bir hijyen önlemimiz yok. Bunu itiraf edeyim.

 

Şaşıracaksın, beklediğimiz odada hiç yumurta da yok. Sadece yumurta paketleri var. Altılı, sekizli…

 

Uzunca metal bir masanın arkasına dört kişi dizildik. Dört başka arkadaş, kapıyı aralayıp diğer odaya girdiler. 

 

Odadan ellerinde üst üste dizilmiş otuzluk yumurta kolileri vardı. Her biri önümüze bu kolileri koydu.

 

Şimdi dört yumurta paketleme görevlisi olarak önümüzde boyumuzu aşan yumurtaya bakıyorduk.

 

Ardından bir sürü karton kutu getirdiler. Kutu dediysem, belli formda katlayınca kutu olan kartonlar işte.

 

Bunların içinde de yumurtaları koyacağımız, onları muhafaza eden, pembe renkli, çukurlu tümsekli başka kartonlar. Neredeyse boş odayı bunca malzeme kaotik bir hâle soktu… 

 

Tarif edemeyeceğim, daha önce duymadığım bir koku var ve sabaha kadar buradayım.

 

Ne kadar zor olabilir ki?

 

~~~

 

Önümüzdeki otuzluk kolilerde bulunan yumurtaları olabildiğince hızlı bir şekilde altılı paketlere koyuyoruz.

 

Son altılığı doldurduğumda “bu kadarmış” diye düşünürken önüme aynı miktarda altılı kutu geldi…

 

Önümde tavana uzanan otuzlu kolileri bitirdiğimde de yine aynı hisse kapıldım lakin, bu akış devam etti.

 

Kutu bitince kutu, yumurta bitince yumurta… Metalik kapının ardındaki meçhulden geliyordu.

 

~~~

 

Hızlı olduğumu tek düşünen bendim. “Ustamız”, ki kendisi benden üç yaş küçüktü, beni çok yavaş buluyordu.

 

Hızlı olmaktan kasıt her seferde bir eline üç yumurta almak ve altılı kutuyu tek hamlede doldurmak.

 

Yumurtalar kırmızı bandrollü ise bu entegre olduğuna delaletmiş. Ve burada sadece ama sadece organik yumurtalar paketleniyormuş.

 

Yumurta çok büyükse, “Jumbo” sınıfına denk geliyor ve diğerlerinden ayırmak gerekiyor.

 

Gereğinden küçük olanlar meçhule giden bir başka koliye gelişi güzel atılıyor.

 

Kırık yahut çatlak olanlar direkt çöpe.

 

Bazıları doğuştan şanssız, öyle değil mi sevgili öğrencim.

 

O sırada, işçi motivasyonunu artırmak için fonda çalan radyodan kulağıma ilişen şarkı da acı bir tebessüm bıraktı dudağıma:

 

Orhan Gencebay – Ben Doğarken Ölmüşüm

 

~~~

 

Düşünüyorum da belki dokunduğum bu yumurta sofrana gelecek. Mutlu oluyorum.

 

~~~

 

Yumurtaların dezenfekte olması için bir ilaç kullanılıyor olmalı. Ve o ilacın da çok hafif ve boğaz kaşındıran bir kokusu var.

 

Koku fark edilmeyecek kadar hafif. Ama milyonlarca yumurta bir araya gelince. Neyse.

 

~~~ 

 

Gittikçe hızlanıyorum. Kendime bir ritim bulup tempomu bozmadan ilerlemeye çalışıyorum. Benden yaşça küçük diğer işçiler yumurtaları düşürüp kırıyorlar istemsiz. Fırça yiyorlar. Hemen temizleniyor. 

 

Umarım ben de düşürmem. 

 

~~~

 

Gözlerim bulanmaya başlıyor. Kaç yumurta telef oldu ellerimden düşüp de. Bilmiyorum.

 

İşin özü çok da önemsenmiyor. Çünkü o metal kapının ardında bana sorarsan sayılmayacak kadar çok yumurta var.

 

Bir şeyin sayılmaması ne kadar kötü değil mi? Mesela öğretmenliğe başlayacağım güne kaç gün var daha? Kaç hafta? Kaç ay?..

 

“Kaç yıl?” deme ne olur…

 

~~~

 

Saat 03:17 ve ben bittim. Ufaktan muhabbet etmeye başladık ustayla,

 

“Boşa okumuşmuşum.” “Bir işe girsem çoktan yuvamı kurmuşmuşum.” “Erkek adam bir baltaya sap olmalı imiş.”

 

“Öğretmenlik “kebap” meslekmiş ama boşuna bekliyormuşum!”

 

Bunu dedikten sonra kebap söylemeye karar verdi. Hiç iştahı yoktu ruhumun. Bünyem delicesine açtı.

 

Bir güzel yedim üzerine afiyet, sonra tekrar yumurtaların başına.

 

Pek severdim yumurtayı ben. Artık görmeye bile tahammülüm olmaz sanırım. 

 

~~~ 

 

Bu yumurtalar organikmiş, gezen tavuk yumurtasıymış, köylerden geliyormuş.

 

Ah ben de gidebilsem ülkemin köylerinden birine. Bir çoban çocuğa kitap versem, hayallerini dinlesem. Hayallerine hayaller eklesem.

 

Hüseyin Yılmaz geldi aklıma. Profesör Doktor Hüseyin Yılmaz!

 

Tam bu esnada ustamız, akıllı telefonunun sesli asistanına küfür edip gülüyor. Ben de ona gülüyorum çünkü aklımda Hüseyin var. Çocuk Hüseyin. Çoban Hüseyin.

 

Otuzlu yıllarda bir kaç öğretmen rastlamış Hüseyin’e. Denizli’nin Acıpayam ilçesinde bir yerlerde olması lazım. Çobanmış küçük Hüseyin. Ellerindeki gazeteyi uzatmışlar. Okuyamamış. O yıllarda okuma yazma oranı düşükmüş ülkemizde. Öğretmen de azmış. 

 

İşte tam da o yıllarda öğretmen okulundan mezun olmak vardı. Genç cumhuriyetin dört bucağına tohum saçardım ellerim kanayana dek. Belki kendim tohum olurdum. 

 

Kurumuş bir yaprak gibi rüzgara göre savrulmaktan iyidir tohum olup yeşermek.

 

Hüseyin’e okuma yazma öğretmişler. Sonra lise… Lisede cevheri farketmişler. Oradan İTÜ’ye… İTÜ’de denmiş ki, sen buraya fazlasın. MIT’ye git.

 

Gitmiş Hüseyin. İzafiyet teorisinde eksikler bulmuş. Bilirsin hani şu meşhur Einstein’ın izafiyet teorisine. 

 

Bilim dünyası çalkalanmış. Hüseyin  bilgisayarlara sesli komut verme teknolojileri üzerine çalışıyormuş. 

 

Sözün kısası, bugün bilgisayar sistemlerinde bildiğin bütün sesli komut uygulamaları Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz’ın icadı neticesinde. 

 

Ve çoban Hüseyin’i böyle bir dehaya çeviren de öğretmen, Hüseyin’in icadıyla iğrenç küfürlerle alay eden “usta”nın emrinde yumurta kolileyen ben de öğretmen.

 

Çok yoruldum sevgili öğrencim.

 

İşten değil, istediğim gömleği giyemedim diye. Anlaşılmadım diye. Beni layık görmediler öğretmen kürsüsüne. Bu yüzden yoruldum.

 

Gün ışırken otobüse biniyorum. Bütün geceyi ayakta geçirdim.  Yurdun dört bucağına gidecek bir sürü yumurta paketledim. Özenle yaptım işimi. Bir öğrencinin kahvaltı sofrasında emeğimiz olsun diye. O niyetle yaptım işimi.

 

Allah zihin açıklığı versin. Hepinize!

 

~~~

 

Otobüsün radyosunda sabah haberleri var.

 

Ellerimden kırılmış yumurtaların kokusu geliyor burnuma. Defalarca yıkadım üstelik. Sanırım koku burnuma sinmiş. 

 

Sabah haberleri devam ediyor. Kulağım atamalarda. O sırada bir haber.

 

“Uzun zamandır görülmeyen “kuş gribi” yine can aldı. Uzmanlar uyarıyor kanatlı hayvan ve yumurta tüketirken dikkat edin.”

 

Sanırım yarın işe gitmeyeceğim. Kendimi de iyi hissetmiyorum zaten çok. Gribe de yakalanmadıysam, görüşürüz.

 

O vakte kadar yediğin her yumurtada beni düşün sevgili öğrencim.

 

Muhabbeti ve hasretle.

 

Henüz atanamamış öğretmenin.