Uçsuz bucaksız yemyeşil bir bozkırın ortasında yürüyordu Nafiz. Koyu gri bulutlar gökyüzünü kaplamıştı fakat bunaltıcı bir sıcak vardı. Nafiz terlemiş ve yorulmuştu. Yanından ayırmadığı bel çantası artık taşıyamayacağı bir yük haline gelmişti. Onu bırakmak zorundaydı. Hiç bilmediği bu yerde çantasını bırakmak hoşuna gitmedi fakat onu taşıyacak dermanı yoktu. Nerden geldiğini bilmediği gibi nereye gittiğini de bilmiyordu Nafiz. Önündeki yeşil tepeye doğru ağır adımlarla tırmandı. Fötr şapkası terden ıslanmıştı. Tabanı sanki külçe olan ayakkabılarıyla zar zor tırmandığı tepenin zirvesinde ellerini beline dayayıp doğruldu.

Muhteşem bir manzara onu bekliyordu. Bir daire halinde kümelenmiş bembeyaz çiçekler vardı. Fakat bu çiçekler biraz tuhaftı ve hatta hareket ediyorlardı. İstemsizce gözlerini ovuşturdu. Bunlar çiçek değil beyaz elbiseler giymiş çocuklardı. Fersahlarca uzaklıktaki bu çocukların yanına gitmek sanki bir an kadar kısaydı. Yorgunluktan bayılmak üzere olan Nafiz çocukların yanında adeta uçar gibi gitmişti. Bu çocuk deryasının en dışındaki dalgaya temas ettiğinde Nafiz’in adımları çocuklarınkine uyum sağlamıştı. Çocuklar yavaş adımlarla dairenin merkezine doğru ilerliyordu. Hiçbir izdiham yoktu, çıt çıkmıyordu, Nafiz çocuklardan birini incitmemek için ayaklarını kontrol ederek yürüyordu. Yerdeki çimenler gittikçe seyrekleşiyor toprak kül rengini alıyordu. Bütün çocuklar tek bir yerden komut almış gibi durdular. Nafiz nefesini kontrol etmeye çalışarak, çocuklardan nazikçe sıyrılıp merkeze ilerlemeye devam etti. İlerledikçe çocukların hıçkırmaya başladığını hissetti. Gökteki siyah bulut girdabı sanki yaklaşıyordu. Çocukların bakışları tek bir noktaya odaklanmıştı. Kalabalığın ortalarında bir yerlerde bir şey olmalıydı. Bu tuhaf ritüelde bunca çocuğun arasında kendini fazlalık gibi hissetse de yürümeye devam etti. Çocukların odaklandığı yeri Kuzey Yıldızı gibi kullanarak çizdiği rotanın sonuna gelmişti. Bu bembeyaz çocuk denizinin ortasındaydı artık. Sadece çocukların değil bozkırın, dünyanın, belki de kainatın tam ortasında olduğunu düşündü. Eliptik, camdan bir duvar varmış gibi bütün çocuklar müthiş bir düzenle hizalanmıştı. Çölün ortasında bir vaha gibi duran bu boşluğa Nafiz çekinerek bir adım attı. Biraz evvelki yorgunluğu katlanarak geri binmişti sırtına. Boşluğun ortasında göz kamaştıran beyazlıkta bir yatak vardı. Papatyalar, pamuklar, zambaklar, beyaza dair ne varsa düzensizce istiflenmişti bu yatak için. Yatağın üstünde yatağın bir parçasıymış gibi duran bembeyaz elbisesiyle bir kız uzanmıştı. Elif’ti bu! Gözleri kapalıydı. O gözleri açık görmek için, Elif’le gözgöze gelebilmek için Nafiz ömrünün kalanını cebinden çıkarıp yatağın önüne atmak istedi. Cepleri bomboştu. O sırada yatağın baş ucunda hareket eden bir şey farketti. Kırmızı şapkalı, kırmızı etekli, beyaz gömlekli bir kız Nafiz’in önce gözlerine sonra sol eline ardından tekrar gözlerine baktı. Gülümsedi. Bu kız o kadar tanıdıktı ki. Nafiz sol elinde solgun papatyalardan örülmüş bir taç gördü. Papatyalardan sızan kan kül rengi toprağın üzerindeki siyah çimenleri ıslatıyordu. Elif’indi bu. “Bu tacı takarsam gözlerini açar mı acaba?” diye düşünmüş olacak ki yatağa doğru bir adım attı. O anda önce kırmızı şapkalı olanı ardından bütün çocuklar başlarını gökyüzündeki bulut girdabının tam ortasına çevirdi. Nafiz de kafasını yavaşça kaldırdı. Girdabın içinden bembeyaz bir ışık önce yatağı ardından bütün bozkırı aydınlattı. Işık öylesine göz alıyordu ki Nafiz hiç bir şey göremiyordu. Kısık gözlerle kafasını göğe kaldırmış; bu ritüeli, mekanı, ışığı, papatya tacını, kanı, kırmızı şapkalı kızı anlamlandırmaya çalışıyordu.

∼∼∼

Gözlerini hastanenin koridorunda açtı Nafiz. Oracıkta bir oturakta uyuya kalmıştı, uyandığında yüzü tavana dönüktü ve florasanın beyaz ışığı gözlerini acıtmıştı. Sol elinde sımsıkı tuttuğu papatya tacına gözü ilişti. Parmaklarını gevşetti ve ayağa kalktı. Cebinden eski müzik çalarını çıkardı kulaklıkları taktı ağır ağır. Ve önünden iki gündür ayrılmadığı odanın kapısına doğru usulca yürüdü. Elif, başucunda halası, etrafında iki gündür onlarca çocuğun gelip bıraktığı çiçeklerle, melekler kadar masum, uyuyordu. Onu hastaneye getirdi getireli uyanmamıştı. “Ah bir uyansa” diye geçirdi içinden. “Gözlerine değse gözlerim…” Odaya hiç girmeden pencereden dışarı baktı Nafiz. Güneş doğmak üzereydi. Kulaklıklardan gelen müziğe dudaklarıyla eşlik ediyordu

Birazdan güneş doğacak
Açacak çiçek sana sormadan

Elindeki papatyalara baktı ve söylenmeye başladı:
-Bu tacı taksam kesin uyanır! Allah Allah! Masal mı bu ulan? Yok bir de öpeyim! Gerçi ne yakışıklıyım ne prens… Haddimize mi düşmüş şu uyuyan güzeli öpmek?!

Şarkı devam ediyordu:
Birazdan yollar dolacak,
Garip İstanbul yine çıldıracak

-En güzeli şu tacı başucuna bırakıp gitmeli burdan. Bu masalsı güzelliği bu çiçeklerin arasında bırakıp kendi isli dumanlı hayatıma geri dönmeli. Duman demişken… Gideyim de biraz hava alayım.

Elif’in başucuna papatya tacını bıraktı. Hastanenin bomboş koridoruna çıktı. Şarkı nakarata girerken son bir kez dönüp Elif’e bakmak istedi.

Oysa sen bir nehirsin
Ve nehirler durmaz!

İşte tam da burada Elif gözlerini açtı. Nafiz’in nefesi kesildi. Güneş de doğdu sevgili okur!

Elif, Nafiz’e kocaman bir an boyunca gözünü kırpmadan baktı. Sonra Nafiz’in yanıbaşında kırmızı etekli, beyaz gömlekli, kırmızı şapkalı o kızı gördü. Yine gülümsüyordu. Bu durum, Elif’in kızı ezmemiş olduğunun capcanlı ispatıydı. Elif de bu rahatlamayla gülümsedi. Gülerken Nafiz’e baktı. Nafiz de aptal bakışlarla Elif’in kömür gözlerinde gönlünü tutuştururken şarkı nihayet sonlandı

İstesen gelebilirsin
Yola çıkmadan olmaz
Sabah olmadan gelsen bile
Ellerim sen olmadan ısınmaz.

 

…Üçüncü bölüm sonu… 

Bölüm 4 – Notalar Konseyi okumak için tıklayın.

 


 

Bu bölümde geçen şarkı: