Melekler gibi uyandı ipek saçlarıyla… Güneşin ilk ışıkları ile uyanmıştı; hep de öyle uyandırdı. Bebekliğinden beri dinmemiş gözlerindeki bir çift güneşe bakılırsa hiç dinmeyecek gibi olan enerjisi ile fırladı yatağından. Saçlarını topladı, akıllı telefonunun rengarenk, kocaman ekranından saate baktı, muzipçe gülümseyerek tavanda turları simsiyah gözleri. Gününü planlamıştı. Hızlıca giydi eşofmanlarını, kocaman kulaklıklarını taktı. Hoplaya zıplaya indi merdivenlerden, karşısına çıkan küçücük odaya bodoslama girdi. Kulaklığından çıkan gümbür gümbür müzik yüzünden ayarlayamadığı sesi doldurdu havayı:
-Uyanmış mı tontişim!
Zıplar gibi bir anda pencerenin önüne geldi, gürültüyle açtı perdeleri ve ardından pencereyi. Serin nisan havası güneş ışıkları ile kolkola girdi odaya ve halası kısacık boyuna inat veremediği kilolarıyla kıvrandı yorganın altında. Nihayet uyandı -gözleri hariç-:
-Kıs kızım şu müziğin sesini Allah aşkına ya…
Elif duymamıştı, umurunda bile değildi… İncecik parmaklarıyla halasının yorgandan dışarı taşmış ayaklarını gıdıkladı. Tombul ayaklar kendine yakışmayacak bir hızla yorganın altına giriverdi. Elif yılmadı. Baş ucuna çörekleniverdi, yanaklarını gerdanını,kulaklarını… öpücüklere boğarken bağırmayı da ihmal etmiyordu:
-Uyan! Uyan! Ne de güzel bir gün?!
-Bir günü beğenmesen şaşarım, diyerek doğruldu halası. Halası doğruluğunda Elif de muzaffer bir edayla dikildi. Görevini tamamlamıştı. Boy aynasından genç atletik vücudunu süzdü kısacık bir an.
-Hemen koşup geleceğim. Simitleri de alıp gelirim. Hazır olsun kahvaltım hala sultan!
“Bir kerede sen hazırlasan ya şu kahvaltıyı. Öğleye doğru uyandırsan beni…” diyecek oldu; Elif’in Moğol Ordusu gibi girip çıktığı mutfağı düşünüp vazgeçti. Elif çoktan çıkmış spor ayakkabılarını giyiyordu.
“Enerjin tükenmesin be güzellik”, diye bağırdı arkasından. Elif duymamıştı bile.

~~~

Bütün uyuşukluğuna rağmen her zamanki gibi mükemmel bir sofra hazırlamıştı Elif’in halası. Buzdolabını son kez kapattığında kapakta Elif’in fotoğrafını gördü; “Annesi ve babasının kucağında, kundakta, daha gözlerini bile açamamış Elif, şimdi kargalar kahvaltı etmeden uyanıp başlıyor koşmaya” diye düşündü.
Bu eski fotoğrafın hemen yanında Elif’in onlarca çocuk kafasının içinden görünmeye çalıştığı başka bir fotoğrafı vardı birkaç yıl öncesine ait. Bu çocuklar öksüz ve yetimdi. Elif, onları kardeşi gibi severdi, belki bu durum, onlarla aynı kaderin hamallığını yapmasındandı…
O’nun bir melek olduğunu düşündü kısacık bir an. Bir trafik kazası bu meleğin iki kanadını birden koparmıştı daha konuşamazken. Fakat hiçbir zorluk, hiç bir olumsuzluk, Elif’in bir melek gibi iyilik için koşturmasına engel değildi.

~~~

Apar topar yaptı kahvaltısını. İncecik vücuduna rağmen iştahı fazlaydı. Kermese yetişmesi gerekiyordu. Bu kermes yetim çocuklar için düzenleniyordu. Ve tabii ki Elif de orada olacaktı.
Şirin mi şirin bir motosikleti vardı Elif’in fakat son birkaç gündür bozuktu.  Yoğunluğundan dolayı tamir ettiremiyordu. Bu sebepten halasının arabasını kullanıyordu.

Kıpkırmızı, çok da pahalı olmayan emektar bir arabaydı. Onunla gidecekti kermese.

~~~

Bembeyaz elbisesinin eteklerini savurarak koşturdu bütün gün kermeste. Başlangıçta kuluçkadan yeni kalkmış bir tavuk gibi dizlerinin etrafını saran büyüklü küçüklü onlarca çocuk ile beraber hareket etti. Onu görenler, tıpkı halasının düşündüğü gibi kanatları koparılıp cennetten azat edilmiş bir melek olduğunu düşündüler. Üzerindeki kar beyazı elbise olmasaydı bile böyle düşüneceklerdi şüphesiz. Bir süre sonra çocuklar hızına yetişememiş sağa sola savrulmuşlardı. O ise elinde tepsilerle o hayırseverden bu hayırseverin yanına gidiyor, etrafına gülücükler saçıyor, sürekli biraz daha mutlu oluyor; her mutluluğunun arkasından daha çok insanı mutlu ediyor, terinin parlattığı teni ile bütün melekleri kıskandırıyordu…

~~~

Gün bittiğinde sanki hiç yorulmamış gibi halasının emektar kırmızı arabasına bindi. Bu arabayı halasına babası almıştı. Belki bu hatıradan, halası Elif’e bu arabaya baktığı kadar iyi bakmıştı. Fakat bu durum arabanın ilk günkü kadar iyi olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu. Hemencecik radyoyu açtı hareketli bir şeylerin çaldığı bir kanal aradı, buldu da. İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyi daha da arttırmak istercesine açtı müziğin sesini.

Evine giden yolu yarılamıştı ki müzik de değişmişti. Şebnem Ferah çalıyordu radyoda… “Deli Kızım Uyan!” Bu şarkıyı, diğer tüm Şebnem Ferah şarkıları kadar severdi. Evine giden yolda, inmesi gereken, uzun sayılabilecek bir yokuş vardı. Hava alacakaranlıktı. Bu yokuşa çok hızlı girmişti. Fren yapması gerektiğini biliyordu; frene yavaşça bastı. Fakat pedalın eskisi kadar sert olmadığını farketti. Üstelik araba yavaşlamamıştı bile.

Frenler tutmuyordu! Tüm gücüyle asıldı frenlere. Netice alamadı. Araba yokuş aşağı inmenin verdiği ivmeyle gittikçe hızlanıyordu. Gözbebekleri irileşmişti. Alnında boncuk boncuk terler peydah olmuştu. Birazdan yokuş sonlanacaktı. Fakat araba yavaşlayacak mıydı? Frenleri tutmayan bu kırmızı ihtiyarın içinden sağ salim inebilecek miydi? Zihninde dolaşan onlarca sorunun arasında, annesi ve babasının hatırası haricinde hatırına hiç gelmeyen kelimeyi fısıldadı yarı açık pencereden içeri dolan rüzgar: “Ölüm!”

Bu hengamede bir kazaya sebebiyet vermemek için korna çalarak ilerlemeliyim diye düşünmüş olacaktı ki elini hızlıca kornaya götürdü. Tam o esnada, önüne kıpkırmızı bir etek ve aynı renkte bir şapkası olan, beyaz gömlekli, tahminen dört yaşlarında bir çocuk çıktı. Bir an için çocuğun asırlardır orada dikildiğini düşündü. Çocuk, hiç tepkisiz olanca hızı ve ağırlığıyla kendisine yaklaşan arabaya bakıyordu. Elifin gözleri, kirpikleriyle kaşlarını delmek istercesine açıldı.

Çocuk gülümsüyordu!

Elif, hayatını çocuklara adamıştı. Bir çocuğun hayatını harcamamak adına can havliyle kırdı direksiyonu. Şimdiyse önünde bal rengi klasik bir Mercedes vardı. Bu arabanın rengini bile idrak edecek kadar bakamamışken, çarpmıştı.

~~~

Nafiz, dikiz aynasına asılı oyuncak ayıyla yaşadığı bu büyük şokun ardından göz göze geldi. Göğsünün içinde tepinen atlara soluk vermek istercesine derin nefesler alıp verdi, bir taraftan indi arabadan. Titreyen adımları onu hemen arkasında ön kısmı hurda olmuş kırmızı bir arabaya götürdü. Kulağına gelen şarkının eşliğinde, korkarak kırık camlardan içeri baktı. Direksiyona yaslanmış bir baş gördü. Uzun siyah saçların etrafında papatyalardan yapılmış bir taç vardı. Hırpalanmış ve kana bulanmıştı. Zor da olsa kapıyı açtı. Geriye yasladı incecik bedeni, gördükleri ona kazayı unutturdu. Nafiz bu güzelliğin karşısında öz adını unuttu. Kızın alnından sızan kanı bile görmedi azımsanmayacak zaman… Gözleri, kızın saçlarındaki papatyaları kıskandıracak güzellikteki yüzünde dolaştı. “Kim bilir? Belki papatyalar bu yüzden böyle soluk.” diye düşünmekten kendini alamadı… Bir müzik otoritesi olan Nafiz’in iç sesi istemsizce radyoda çalan şarkının nakaratına eşlik ediyordu…

“Deli kızım uyan!”

Zor da olsa kendine geldi ve hadisenin yaratması gereken halet-i ruhiyeye büründü. Göğsündeki başıboş atlar hızlandı. Akşamın alacasında yardım edecek birini arasa da bulamadı çünkü sokak, beş adım ilerde kendisine bakıp her nedense gülümseyen kırmızı gömlekli, kırmızı şapkalı, beyaz elbiseli kızı saymazsak, bomboştu!

…İkinci bölüm sonu… 

Bölüm 3 – Kül ve Papatya’yı okumak için tıklayın.

 

Yazarın naçizane ricası:
Elif’i merak ediniz. Elif için endişeleniniz! Ve yine Elif için, Şebnem Ferah ablamızın bu güzel eserini dinleyiniz. Uyuyup da uyanamayanlara rahmet olsun!