Merhaba sevgili öğrencim;

 

Son mektubumda genel rutinimden ve ruh halimden bahsetmiştim. Daha da kötü hissediyorum. Mektubumun sonunda değindiğim korku evini dekor ettik ve en nihayetinde açtık.

 

Dekor kısmı gerçekten eğlenceliydi. Duvarlara spreyle kan püskürtmek… Avuçlarımı kan kırmızı boya kutusuna daldırıp sonra duvara sürmek… Tavana zincirlerle bir mankenden söktüğümüz insan uzuvlarını kana boyayıp asmak… Bu bahsettiklerim birkaç odası bulunan korku oyunu evimizin final odası. Sana genel akıştan ve diğer dekordan da bahsedeyim sevgili öğrencim; çünkü bu “korku evi” insanın sık sık uğradığı bir yer değil en nihayetinde…

 

Zifiri karanlık evde, el fenerleri girişteki vestiyerdedir. Fenerler yandığında, uzunca koridorun yoğun bir sis perdesiyle kapandığı görülür. O esnada kameradan görülen gözlerini hayretle açmış müşteriler, dekora gizlenmiş hoparlörlerden yükselen gerilim müziklerinin etkisiyle birbirine sokulur ve öğretmenin, bir bilgisayar programıyla kalınlaştırılmış sesiyle ilk anonsu geçer:

 

“Aranızda kalp yahut astım gibi rahatsızlıkları olan var mı?”

 

Ekip eğlenceli ve hafifçe korkmuşsa bu soruyu yüksek sesli bir koro halinde tek kelime ile cevaplar:

 

“EVEETT!!”

 

Ben de atanamamış bir öğretmen olmanın ruhuma kattığı ıstırabı ve hıncı sesime zerk ederek cevap veririm bu “Evet”e:

 

“Umurumda değilsiniz!”

 

Bu hoş(!) karşılamadan sonra “oyun” başlar…

 

Giriş odasında, ki gayet steril ve naif tasarlanmış bir odadır, duvar kenarında bir yatak ve yatakta boylu boyunca uzanmış, yüzüne keçeden bir çuval geçirilmiş bir manken, mankenin tam beline saplanmış bir ucu hemen yandaki kontrol odasına uzanan bir parça demir. “Cesedin” başucunda duvardaki tablolardan elde edilen rakamlarla açılan bir sandık…

 

Senaryo basit: Oyuncular, misafirler, müşteriler… Her kimse artık, bu sandığı açmadan önce yatakta yatan biri olduğunu görüp irkilir, onun cansız bir manken olduğunu idrak edene kadar epey süre geçtiği de olur… Zararsız bir dekor olduğu anlaşıldığında dikkatler sandığa çevrilir. El fenerleriyle aydınlatılan sandığa yoğunlaşıldığı anda kontrol odasından ekibi kameralar yardımıyla izleyen ben, öğretmenin, mankene saplanmış kolu çeviririm ve “ölü” birden yatağında doğrulur. Çığlıklar, odadan kaçışanlar, şifreyi unutanlar…

 

Evin mantığı, oyunlar ve şifreler yardımıyla çıkışa ilerlemek ve neticede oyunu tamamlamak. Sisler, insanı geren, korku filmlerinden aşina olacağın müzikler, oyuncuları iğneleyen, en korkak olanlarına zor görevler emreden anonslar… Ve tüm bunlar eşliğinde yukarıda bahsettiğim koridorun sonundaki bir gardıroptan girilen salon, salondaki televizyon sehpasının içinden girilen “gizli oda” ve buralardaki bilmeceler, şifreler, mor ötesi ışıkla görülen yazılar, sayılar…

 

Benim görevim de buraya gelip kendini bu hengamede buluveren misafirlerimizin yüksek adrenalinli mücadelelerini sabote etmek. Bunu yaparken en büyük yardımcım, önceki mektubumda bahsettiğim korkunç mu korkunç maskem. Siyah bir cübbem, kırmızı astarlı siyah bir pelerinim ve uzunca, kalın bir zincirim var.

 

~

 

Teferruatlıca anlattığım evde çalışmak başlangıçta eğlenceliydi sevgili öğrencim. Korkudan bahsetmiştim önceki mektubumda, geçim korkusundan. Burada hem operatörlük, hem de animatörlük yaparken, insanları korkuturken, yeni atanmış bir meslektaşımın maaşının neredeyse iki katını alabilirdim lakin genç dimağlara bir şeyler anlatma hazzı? Onu nereden alacaktım?

 

Burada her yaştan çeşit çeşit insan tanıdım. Arkadaşlarının zoruyla gelenler, bayılma numarası yapanlar, hiç korkmayanlar, hatta saklanıp da beni korkutmaya çalışanlar…

 

O bahsettiğim kanlı final odasında doğum günü kutlayanlar, televizyon sehpasının içinden girilen gizli karanlık odada, elinde yüzükle sevdiği kadına evlenme teklif etmek için dakikalarca bekleyenler, yedek kostümlerden birini giyip korku evine gelen eşini, dostunu, akrabasını bizzat korkutanlar…

 

Eğlenceliydi. Hatta bazen çıkan ekiplerin görüntülerini sonradan tekrar izleyip katıla katıla gülüyorduk. İyi de kazanıyorduk.

 

Sonra bir şey oldu sevgili öğrencim.

 

Gece 3 seansına bir grup geldi. Altı kişiydiler; üç adam, üç kadın. Önemli bir yemekten geliyor gibilerdi. Yaşları orta yaşın üzerinde, ama tavırları ortaokul öğrencisinin bile altındaydı -bütün müstakbel öğrencilerimi tenzih ederim- Oyun başladı, her nedense anonsları dikkate almıyorlar, oyunun akışına uymuyorlardı. Yürüyüşleri falan da bir acayipti. Bunlar yetmezmiş gibi, dekora da zarar vermeye başladılar. Tek yaptıkları fenerleri birbirlerinin yüzüne tutup gülmekti başlangıçta, oysa şimdi kahkahalarla benim bu karanlık, tozlu, yer yer yapay örümcek ağlarıyla kaplı, sisli ekmek tekneme zarar veriyorlardı.

 

Dayanamadım! Akışta olmamasına rağmen hızlıca kostümümü giydim, elime uzun zincirimi aldım ve koridora çıktım. Karanlıkta fark etmediler, zincirimin ucundan tutup kalan kısmını yere bıraktım. Fenerler yüzüme, daha doğrusu maskeme döndüğünde kadınlar çığlıklarla geri çekildi. Birinin ayakkabısının topuğu kırılmış olacak ki yere düştü. Kadınlardan daha seri bir tepki gösteren erkeklerden ikisi yere düşen kadını neredeyse çiğnediler. Bu arada erkeklerin beklenenden daha korkak olabileceğini de burada tecrübe ettim sevgili öğrencim.

 

Ayakta adeta donan ve fenerinin ışığını gözüme gözüme saplayan diğer adamınsa gösterdiği tek refleks elini beline atmak oldu.

 

Maskemi detaylıca incelerken sesli düşündü gayri ihtiyari:

 

– Sen ne değişik bir yaratıkmışsın hemşerim?!

 

Ne diyeceğimi bilemedim. Komik bir cümleydi, üstelik herkesin de kolay kolay duyamayacağı bir cümleydi, lakin gülemedim.

 

Ben de adamı inceliyordum bir yandan. Bir yandan da maskenin ardındaki yüzümün elimde olmadan ekşidiğini hissettim. Bu şüphesiz iki metre önümden bana bu cümleyi kuran adamın ağzından leş gibi yayılan alkol kokusundandı.

 

Yere düşen kadın kahkahalarla ayağa kalktı. Oyun devam etmeliydi. Maskenin boğuklaştırdığı sesimle konuştum

 

– Oyuna odaklanın!

 

Adam konuşabilen bir yaratık(!) olmamın rahatlığıyla elini belinden çekerken, elinin terk ettiği yerde bir silah kabzası gördüm. O an içimde bir şeyler koptu. Sarhoş kahkahaların arasından karanlıkta zar zor seçilen aynada, fenerlerin aydınlattığı halime baktım:

 

Maske, cübbe, pelerin, zincir… Evet canım talebem! Elimde tebeşir olmalıydı. Süt kokan körpecik ağızlarla konuşmalıydım ben! Sabahın dördünde bu sarhoş mafya bozuntularının eğlencesi olamazdım. Öğretmenin, öğretmenliğin izzetini bu kırık topuklara ezdiremezdim!

 

Hiç yaşamadığım bir şey oldu o an. İki kulağımda da tarifi imkansız bir uğultu başladı. Görüş alanımı bir ekran gibi düşün, o ekranı kenarlarından tutup sarstı sanki birisi.

 

Tüm bunlar kısacık bir an içinde oldu. Sonra kendime geldim. Kendimi bütün yorgunluğuma ve stresime rağmen dinç hissediyordum. Adam konuşmaya devam etti. Beni hiç dinlemediği belliydi:

 

– Sen bizi niye korkutuyorsun bilader?

 

Gülümsedim. Tabi bu gülümsemeyi göremediler. Adamın ceketini ensesinden toplayıp koridor boyunca sürüklemeye başladım. Çığlıklar atan kadınlara dönüp kırmızı parmakları, uzun siyah tırnakları olan eldivenimi maskemin ağzına götürüp elimle “sus” işareti yaptım. Sustular. Adam ucu gözükmeyen koridorda “korkmuş” olacak ki direnmeye başladı. Tam o esnada kulağına eğilip:

 

– Merak etmeyin beyefendi, oyunumuzun bir parçası, dedim.

 

Doğrudan final odasına götürdüm. Kapıyı üzerine kilitledim. Sonra dönüp grubu girişteki cesetli odaya yönlendirdim. Oranın da kapısını kilitledikten sonra kontrol odasına gittim. Çekmecedeki onlarca aksesuarın arasından anahtarı üzerinde bir kelepçe çıkardım. Final odasındaki mafya bozması adamın yanına gittim. Bıraktığım gibi ayakta bekliyordu. Duvara kanla yazılmış anlamsız yazıları fenerinin yardımıyla okumaya çalışıyordu. Nazikçe elini uzatmasını söyledim. Kelepçenin bir ucunu sol bileğine hızlıca taktım, diğer ucunu da tavandan sarkan kanlar içindeki eli tutan zincire bağladım. Anahtarı adamın yüzüne tuttum:

 

– Arkadaşların bu anahtarı bulduğunda kurtulacaksın!

 

Adam bağırmaya başladı:

 

– Sedat! Çabuk olun ulan!

 

Anlaşılan arkadaşımız “korku evi”nde olduğunun idrakine yeni varmıştı.

 

Kontrol odasına tekrar girdim. Pelerini, cübbeyi, eldivenleri güzelce çıkardım. Adamın bağırtıları artarken müziğin sesini açtım; hem de sonuna kadar sevgili öğrencim.

 

Maskemi çıkardım, terden sırılsıklam olmuş saçımı düzelttim. O ara gözüme bir ayna daha ilişti, “Böyle daha yakışıklıyım!” diye düşündüm.

 

Sarhoş kahkahalar, korku içindeki bağırtılar ve gerilim müziklerini bastırmak için, ağzımda öğretmen marşımızla, ağır adımlarla korku evini terk ettim.

 

“… Korku bilmez soyumuz!”

 

Sahile doğru yürürken gün ağarmaya başlamıştı. Hafiften üşümeye başladım, ellerimi cebime soktum. Elime bir şey takıldı. Kelepçenin minik anahtarıydı bu. Gülümsedim yeniden.

 

~

 

Korku evindeki maceram bu şekilde sona erdi sevgili öğrencim. Umarım bir an önce atanabilirim. Atanamasam bile kendimi geçindirmek için annemin tabiriyle “doğru düzgün” bir iş bulabilirim.

 

Haftaya görüşmek dileğiyle,

Sevgiyle…

 

Henüz atanmamış öğretmenin.