Do akademideki ofisinde koltuğunda yayılmış ayaklarını masaya uzatmıştı. Elinde biraz sonra içeceği puroyu evirip çeviriyordu.

 

Kapı birdenbire açıldı. İçeriye simsiyah kıyafetleri parmaklarında gümüş yüzükleri ile Ahu girdi.

 

– Kapı çalmaz mısın sen?

 

Ahu aldırmadı masanın tam karşısında dikildi. Kollarını göğsünde bağladı.

 

– Konsey binasını yakmışlar!

 

Do ayaklarını yavaşça indirdi.

 

– Sana da günaydın…

 

Ahu burun kanatlarını şişirerek derin bir nefes aldı. Bir şey diyecek gibiydi. Do beklemedi:

 

– Seni gündüz görmeye hiç alışık değilim.

 

– Ben de seni böyle sakin görmeyi beklemiyordum.

 

– Olan biten her şeyden haberim var. Hatta bütün bunlar olmazdan evvel, olacağını biliyordum.

 

– Göz göre göre gelip yaktılar yani. Biz de hiçbir şey yapmadık

 

Do sakince ayağa kalktı.

 

– Birkaç berduş bir binayı ateşe verdi. Hepsi bu.

 

– Ne yapacağız?

 

Do masanın altındaki dolaptan saman kağıda sarılmış bir kutu çıkardı.

 

– Ne konuştuysak onu yapacağız.

 

Kutuyu Ahu’ya uzattı.

 

– Düğmeye bastıktan sonra 15 dakikan olacak. 

 

Ahu sertçe kutuyu aldı. Do gülümsedi.

 

– Biraz daha dikkatli davran bu kutuya. Biz de yanıp kül olmayalım. 

 

Ahu kapıya yöneldi. Do yerine otururken ona  seslendi:

 

– Hemen gidecek misin?

 

Ahu dönmeden cevapladı:

 

– Güzel bir kızı ziyaret etmem gerek. Dondurma yemeyeli yıllar oldu.

 

~~~

 

Nafiz sönmek üzere olan kamp ateşinden iki tahta parçası ile bir köz aldı, sigarasını tutuşturdu.

 

Beline taktığı posta çantası ile ağaçlara doğru ilerledi. Çadırlar görüş alanından çıkana dek yürüdü.

 

Büyükçe bir kayanın üzerine oturdu.

 

Çantasını açtı. Sigarasını ağzından çekmeden bir kağıt ve bir kalem çıkardı. Çantasının boyunduruğundan kurtuldu. Hafif bir rüzgar esiyordu. Kağıdın uçuşmasını engelleyerek dizlerine yatırdı. Yazmaya başladı:

 

“Sevgili Elif,…”

 

– Olmadı bu

– Aynen çok resmi oldu

 

Kağıdı buruşturup fırlattı. Başka bir kağıt çıkardı. Tekrar başladı:

 

“Sevgilim, …”

 

– Ve aleykümselaaam. 

– Bu da fazla samimi.

– Ee… Ne diye hitap edeceğim Elif’e?

 

“Elif,

 

Merhaba. Neşeli günler dilerim!”

 

– Bu mu? Bu kadar mı?

– İlk kez mektup yazıyorum. 

– Ne yapmalı?..

– Devam etmeli…

 

“Elif,

 

Merhaba. Neşeli günler dilerim! Bu sana yazdığım ilk mektubum. Aslında bu yazdığım ilk mektubum. Dün mesajlaşırken kararlaştırmıştık. İstanbul ile Ankara arasında bir yerlerdeyiz. Beni uğurlarken gördüğün karavan bozuldu. Biz de kamp için durduk bir orman kenarında. Hayatımda ilk kez çadırda yattım. Çok eğlenceli bir aktivite. Tavsiye ederim.”

 

Umutsuzca ağaçları süzdü. 

 

– Böyle mektup mu olur ulan?

– Zaten bir iki kelimelik kısa mesajı zor yazıyorum. 

– İstedi ama hanımefendi… Yazalım madem.

– Yazalım! Yazalım elbet… Ama biraz daha içten mi yazsam?.. Biraz daha romantik!

– Romantik?!

 

Derin bir iç çekti. İçmeyi unuttuğundan sönmüş sigarasını kayanın üzerinde ezdi. Yazmaya devam etti.

 

“Umarım bir gün seninle de çadır kampı yaparız. Umarım sen bu konularda iyisindir. Çünkü arkadaşlarım olmasa ne yapardım bilmiyorum.

 

Sana biraz onlardan bahsedeyim: …”

 

Nafiz gülümsedi.

 

– Sanki ben çok iyi tanıyorum da 

 

“Barış ve Cem, iki kardeş. Sesleri çok güzeldir. Bir grupları bile varmış. Ama dün gece dağıldı sanırım. Aslında kötü bir haber değil bu, çünkü yeni bir grup kurulduğu için dağıldı… Mevlevî genç var sonra. O çok tuhaf. Asıl tuhaf olan, adını bile bilmemem. Derviş diyor Cem bazen. Bazen de şeyhim diyor. Sonra Osman var. Tam bir külhan beyi. Gücü kuvveti boyu posu yerinde. Gür bıyıkları ve gür sesi var. Mehter takımındaymış. Ama muhafızmış. 

 

Biliyor musun Elif? Ben hiç mehter takımından biriyle tanışmadım. Onları, müziklerini, kıyafetlerini… açılan bir portaldan gelmiş zaman yolcuları sanırdım. Hiç de öyle değilmiş. Ama durup durup, “Ben bu zamanın adamı değilim!” diyor. 

 

İlginç.

 

Sonra bir de Hüseyin var. O da bağlama çalıyor. Ve en tuhaf olanı burası, ben Hüseyin’i rüyamda gördüm! Üstelik tanışmadan.

 

Hepsi iyi insanlar. Güzel arkadaşlar. Aslında ilk arkadaşlarım diyebilirim…”

 

Solunda bir çıtırtı duydu Nafiz. Önde Cem arkasında Mevlevî Genç ona doğru geliyordu. Nafiz gayri ihtiyari mektubu saklamak istedi. Cem anladı, gülerek:

 

– Hayrola Nafizim? Sms’in mi bitti.

 

Nafiz cevap veremedi. Cem gülerek uzaklaştı. Mevlevî Genç gelip Nafiz’in yanına oturdu.

 

– Seni alıkoymayayım ama naçizane bir nasihat vereyim. Rahmetli şeyh efendim derdi ki… Ya da neyse… Şimdi o kadar derine inmeyelim. Daha yolumuz uzun. Sadece şunu diyeyim güzel kardeşim, gönlünden geçeni olduğu gibi yaz! Özünü yaz! Lafı dolandırma sakın. Kağıdı, mürekkebi, zamanı israf etme… Dünya fâni, ölüm ani…

 

Ayağa kalkıp Cem’in peşinden yürümeye başladı. Nafiz peşinden seslendi:

 

– Derviş! 

 

Mevlevî genç soran bakışlarla döndü

 

– Senin adın… Sahi senin adın neydi derviş?

 

Mevlevî genç gülümsedi:

 

– Âsım.

 

~~~

 

“Buraya kadar yazdıklarımı okudum da… Çocuk gibi yazmışım Elif. Gerçi sen çok seversin çocukları. Bu güzel işte. Ama şunu da bil isterim, “Ben seni severken çocuk gibiyim!” Belki klişe gelecek ama, senden önce gri bir hayatım vardı benim. Sen bana ilk güldüğünde anladım çimenlerin yeşil olduğunu! Hatta yeşilin ne olduğunu!

 

Beni bu hayata bağlayan tek şey müziktir Elif. Benim zaten babam da müzisyenmiş. Babamı tanısan çok severdin. Hoş, ben de pek tanıdım sayılmaz. Ne diyordum, müzik!

 

Benim bir odam var Elif. Oraya “Tutku Odası” diyorum. Maket uçaklarla ilgileniyordum mesela, onları yerleştirdim çeşit çeşit boy boy. Sonra müzik girdi hayatıma. Plaklarla doldurdum. Gövdeden dallara, oradan yapraklara ilerledim müzikte. Metal müziğe tutuldum, posterlerle donattım. Sonra sen geldin, sonrası arabesk!..”

 

Bir sigara yaktı. 

 

“İhtiyarı tanırsın. O gelip gördü orayı. Orada çok müzik dinledik onunla. Arabesk benim kanayan yaramı, yani senin, yani gece karası gözlerinin açtığı yarayı kapatmadı. Ama o yara öyle tatlı kanadı ki hep kanasın istedim. Kendimi jiletlemenin arefesinde, gecelerim sabahlarım birbirine girmişken, rüyalarım gerçeklere bu denli karışmışken, Hüseyin mesela, beni dondurma yemeye götürdün. Kavunlu hani… Orada beni sevdiğini söyledin bana! Ben hiç hazır değildim inan… Ama dünyaya bunun için geldiğimi sanki doğmadan biliyordum…

 

Lafı fazla uzatmadan sadede geleyim, Tutku odasının duvarlarında ne varsa söktüm yeniden. Duvarlar, sürekli bir şeylerin takılıp çıkarılmasından çok üzgündüler. Senin resimlerini duvarlara asana dek. “Resimlerin” dediysem sadece bir resmin. Sana son gelişimde ödünç almıştım. Bir mezuniyet fotoğrafı. İşte o resimle boy boy donattım duvarları. Anlıyorum ki bütün tutkularım beni sana hazırlamış. 

 

Sesinden güzel tını, adından güzel ezgi yokmuş Elif!

 

En kısa sürede seninle kavunlu dondurma yemenin hayalindeyim. Aynı pastanede, aynı masada! Ama bu sefer hesaplar benden!

 

Hasret ve muhabbetle

 

Nafiz.”

 

Sigarasından aldığı son nefesi ağaçlara savururken mırıldandı Nafiz:

 

– Özünü yaz.

 

~~~

 

Elif her zaman gittiği pastanede, her zaman oturduğu masada, önünde neredeyse tamamı erimiş kavunlu dondurmasına bakarken dalmış, oturuyordu. 

 

Birden gülümsedi. Boş bakışları silindi gözlerinden, gözleri parladı. Yanıbaşındaki garsona nedense yüksek bir sesle:

 

– Bir kağıt ve bir kalem alabilir miyim?

 

Garson afalladı:

 

– Hemen efendim.

 

~~~

 

“Nafiz!

 

Şapkanı çok özledim! Ellerinle sardığın sigaranın aromasını bile özledim. Özledim diye çok çok içme ama! Bırakacaksın! Öyle anlaştık… 

 

Senden mektup istedim lakin sabredemedim, gelmeden başladım cevabını yazmaya… Umarım bir uyumsuzluk olmaz.

 

Umarım…”

 

Gürültülü bir motorsiklet sesi pastaneye doğru yaklaştı. Siyah ve büyükçe bir motorsikletin üzerinden, siyah dar kıyafetleri ve uzun siyah saçlarıyla bir kadın indi. Motorun deri heybesinden saman kağıdına sarılmış bir kutu çıkardı, koltuğunun altına alıp ağır adımlarla pastaneye girdi.

 

Elif’in yanındaki masaya oturdu. Elif motorsiklete ve kadına hayranlıkla bakıyordu. Kadın nazik bir el hareketiyle garsonu çağırdı. Donuk bir ifadeyle:

 

– Dondurma alacağım… Kavunlu olsun.

 

Garson uzaklaşırken geldiğinden beri kendini izleyen Elif’e döndü. 

 

– Burada kavunlu dondurma güzel diye duymuştum. Ama yanılmışım sanırım. 

 

Gözleriyle Elif’in önünde duran dondurmayı gösterdi:

 

– Dokunmamışsınız bile.

 

Elif irkildi: 

 

– Ah… Yo hayır… En güzeli buradadır. 

 

Yarım kalmış mektubunu katladı:

 

– Yazmaya dalmışım sadece.

 

Kadına elini uzattı:

 

– Elif benim ismim

 

Kadın gülümsedi:

 

– Ben de Ahu.

 

~~~

 

– Benim de bir motosikletim vardı. Kırmızıydı.

– Ne oldu ona?

– Bozuldu. Yaptıracağım ama trafiğe çıkmaya korkuyorum. Bir kaza atlattım yakın zamanda.

– Geçmiş olsun.

 

Muhabbeti bir kaç gürültülü motosiklet sesi yarıda kesti. İki kadın camdan dışarı baktıklarında iki motorsikletli adamın pastanenin önünde durduğunu gördü. Siyah motosikletlerdi ve adamlar siyah giyinmişti. 

 

Motorlarından inmeden etrafı süzmeye başladılar. 

 

Ahu yerinden kalktı.

 

– Güzel bir sohbet oldu Elif ben yavaş yavaş gideyim. 

– Uğurlayayım sizi. 

 

Pastanenin önüne geldiler. Hava kapanmıştı. Ahu motora binmeden elindeki paketi yanındaki motorun üzerindeki adama verdi.

 

Elif tereddütle bir adım attı Ahu’ya:

 

– Kaskınızı takmadınız.

 

Ahu yanındakilerin ruhsuz tavırlarına inat tebessüm etti:

 

– Ben kullanmıyorum.

 

Elif kararan bulutlara baktı.

 

– Dikkatli olun yağmur başlayacak.

 

– Bu bineğin tadı en çok bu havalarda çıkıyor Elif. 

 

Bir gök gürlemesi ve çiseleyen yağmur sesi duyuldu.

 

Ancak bu sesler pastanenin müzik setinden geliyordu:

 

Ahu yanındakilere döndü:

 

– Banliyödeki kahveye gidiyoruz. 

 

Üç motosikletli atıştırmaya başlayan yağmurun altında gürültüleriyle caddeyi inleterek uzaklaştı.

…on altıncı bölümün sonu…

Bir sonraki bölüm gelecek hafta!


 

Bu bölümün müziği,

 


Kapak Resmi:  Love’s Messenger, Marie Spartali Stillman